+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Osmanlı Tarihi Forumunda Osmanlının gayrimüslimlere karşı tutumu Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Osmanlının gayrimüslimlere karşı tutumu








    Osmanlının gayrimüslimlere karşı tutumu


    Osmanlı'nın gayrimüslimlere karşı tutumu1.jpg

    Osmanlı Yahudileri Müslüman toplumuyla ilişkilerinde, yönetici sınıfla iyi ilişkiler kurmaktaki menfaatlerinin bilincinde olarak hareket etmişlerdir. Bu sebeple Yahudiler, imparatorluk içinde yer alan diğer azınlıklara göre ayrıcalıklı bir duruma gelmişlerdir. Bu dayanışmanın ve samimi ilişkinin temelleri, Bizans İmparatoruluğu'nun yıkılması sırasında Yahudilerin Osmanlı'ya destek vermesiyle atılmıştır. Daha Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan çok önce, Türklerin 1071'de, Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu'ya yerleşmeleriyle birlikte, Bizans İmparatorluğu'nun yönetimi altında baskı altında yaşayan binlerce Yahudi, Türklerin yönetimi altındaki bölgelere göç etmiş, Bizans yönetimi altında yaşamaya devam eden Yahudiler de, Bizans topraklarının Türklerin yönetimi altına geçmesi için Türkler'le dayanışma içine girmişlerdir.
    İstanbul'un fethinden sonra, kentin ekonomisinin canlandırılması amacıyla, başta Bursa, Edirne ve Selanik'tekiler olmak üzere, ülkedeki diğer Yahudi cemaatlerine mesajlar gönderilerek, bunların İstanbul'a yerleşmeleri sağlanmıştır. [72]
    Osmanlı yönetiminin Yahudilere sağladığı en önemli haklardan biri de, din değiştirme konusunda tanınan ayrıcalık olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nda başarılı olan herkes yönetici sınıfına yükselebilme imkanına sahip olmakla birlikte bu statüyü elde edebilmek için Müslüman olmak bir önkoşuldu. Bu nedenle, yönetici sınıfa girmek isteyen azınlıklar için din değiştirerek Müslüman olmak bir zorunluluktu. Hıristiyanlar, din değiştirmeleri halinde, kendilerinin ve babalarının adlarını değiştirerek bir Müslüman adı alırlar ve baba adları da "Allah'ın Kulu" anlamına gelen Abdullah olarak değiştirilirdi (ör:Ahmed ibn Abdullah). Öte yandan, Yahudilerin din değiştirmesi halinde kendi Yahudi ve baba adlarını taşımalarına izin verilirdi. (ör:Isak ibn Abram). Böylece Yahudilerin yönetici sınıfı içine girmeleri kolaylaştırılmış oluyordu. [73]
    Bizans İmparatorluğu'nun yıkılmasında Türklerin tarafını tutan Yahudilerin, ekonomik, sosyal ve kültürel hayatta da birtakım ayrıcalıklara sahip olmaları, Hıristiyan azınlığın onlara karşı tepkisini körüklemiştir. Özellikle Rumlar arasında, Yahudilere karşı tarihten gelen hoşnutsuzluk devam etmiştir.
    Bu hoşnutsuzluk iki biçimde kendisini göstermiştir. Birincisi, Hıristiyan dini liderlerinin, Hıristiyan topluluğun haklarını, Yahudi cemaati aleyhine genişletmek üzere sürekli olarak Osmanlı padişahlarına ve Osmanlı yöneticilerine başvurmalarıdır. Mesela, Rum patrikleri, resmi Osmanlı törenlerinde hahambaşıdan önce gelmek için uzun süreli bir mücadeleden sonra, 1697'de Fransız ve İngilizler'in de baskısıyla bu ayrıcalığı elde etmişlerdir. [74]
    İkincisi, başta Rumlar olmak üzere, Hıristiyan cemaatlerin Yahudilere karşı giriştikleri fiili saldırılar ve manevi baskılardır. Bu saldırılar daha çok, Yahudilerin Pesah (Hamursuz) bayramı sırasındaki dini ayinlerinde Hıristiyan çocukları kurban ettikleri söylentilerine dayanmaktadır. Literatüre kan iftirası olarak geçen bu söylentiler, Roma ve Bizans döneminde ortaya çıkmış ve Osmanlı döneminde de zaman zaman gündeme getirilerek, Yahudi cemaatine karşı gerginlik yaratmanın temel dayanaklarından biri olarak kullanılmıştır. 1215'te toplanan Lateran Konsülü'nde, Hıristiyan topraklarında yaşayan Yahudilere özel işaretler takmaları zorunluluğu getirildikten sonra, bu topraklarda Yahudi aleyhtarlığı dinsel bir boyut kazanarak gelişmiştir.
    Yahudiler en çok, Hıristiyanların ayin sırasında kullandıkları ve Hz. İsa'nın etini ve kanını temsil eden ekmeği murdar kılmakla suçlanmıştır. Bu suçlamaya göre, Yahudiler Hz. İsa'nın her türlü tezahürünü önlemek maksadıyla, ayinlerde kullanılan ekmeyi kiliselerden çalarlar, ekmeğe iğne batırırlar, kaynar suya atarlar ya da harca gömerlerdi. Hıristiyanlara göre bunun cezası ölümdü. [75]
    Osmanlı tarihinde, kan iftirası nedeniyle, Rumların Yahudilere karşı harekete geçmelerinin birçok örneği bulunmaktadır. Mesela, 1530'ların sonunda Rumlar Tokat'da bir Yahudi mahallesini, Yahudilerin Hıristiyan çocuklarını kaçırıp, kurban ettikleri bahanesiyle talan etmişlerdir. Padişahın özel doktoru Moshe Hamon devreye girerek padişahı, o tarihten sonra bu tür davaları yerel makamların ve hakimlerin değil, padişahın ve Divan-ı Humayun'un göreceğine ilişkin bir ferman yayınlamaya ikna etmiştir. [76]
    Buna benzer bir olay, 1663'te meydana gelmiştir. İki yeniçeri, babası tarafından öldürülerek, Hamursuz Bayramı'nın (Pesah) başladığı akşam suçu Yahudilere atmak için cesedi Yahudi mahallesine bırakılan bir Rum çocuğunun, Yahudiler tarafından öldürüldüğü yolunda şikayette bulunmuştur. Bunun üzerine, Fener'de oturan Rumlar ertesi sabah Balat'a gelerek sinangoga gitmekte olan Yahudilere ve ticarethanelerine saldırmışlardır. Ne var ki, Sadrazam Rum mahallesindeki muhbirleri aracılığıyla olayın gerçek yüzünü öğrenmiş ve durumdan Padişah'ı haberdar etmiştir. İftira atan iki yeniçeri idam edilmiş, ancak Padişah olaya müdahale edene kadar 20 kadar Yahudi Rumlar tarafından öldürülmüş ve Balat'taki bütün dükkanlar yağmalanmıştır. [77]
    Benzeri olaylar, Filistin bölgesinde de yaşanmış, Kudüs, Safed ve Taberiye'de kan iftirası'na uğrayan Yahudiler saldırıya uğramışlardır. [78]
    Yahudi ve Rum Cemaatleri arasındaki rekabet çok değişik platformlarda devam etmiştir. Yahudiler ve Rumlar arasındaki mücadele padişahların tahta çıkarılması konusunda bile yaşanmıştır. Mesela, Sultan II. Selim'in tahta çıkışının, Kanuni Sultan Süleyman'ın karısı Hürrem Sultan'ın desteğiyle, Yahudi Cemaati'nin eşrafından Dona Gracia ve Don Joseph tarafından finanse edildiği yönünde iddialar vardır. Buna karşılık Rum Cemaati'nden Michael Cantacuzesne, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa'nın da desteğiyle Şehzade Bâyezid'ın tahta çıkarılması için mücadele etmiştir. [79]
    XVII. yüzyılda Osmanlı merkezi otoritesinin zayıflaması ile Yahudi cemaatinin gücünü yitirmesinin aynı zamanda gerçekleşmesi bir rastlantı değildir. Devletin korumasını büyük ölçüde kaybeden Yahudi tüccarları, uluslararası ticaretteki üstünlüklerini, Avrupalı Hıristiyan devletlerin de yardımıyla birtakım ayrıcalıklar elde eden Rum, Ermeni ve Avrupalı rakiplerine kaptırarak, oldukça fakirleşmişlerdir. Bu dönemde İmparatorluk toprakları içindeki ticarette üstünlük yine de Yahudi tüccarlardadır. Avrupa'dan ve Uzak Doğu'dan mallarını getirip satmak isteyen Rum, Ermeni ve Avrupalı tüccarları bu malları Yahudi tüccarlar aracılığıyla satmak durumunda kalmışlardır. [80]
    Rumların Yahudilere karşı kullandığı kan iftirası XVIII. ve XIX. yüzyılda da zaman zaman gündeme getirilmiştir. Mesela 1774'de, Rumların uyguladıkları baskılar dolayısıyla Selanik'ten kaçarak İzmir'e gelen Yahudilerin sayısında büyük bir artış olması üzerine,Yahudilerin Hıristiyan kanı ile ayin yaptıkları söylencesinin, Rum ileri gelenleri tarafından kasıtlı olarak yayılmasıyla kentin Rum ahalisi ayaklanmış ve çıkan olaylar sırasında İzmir'in Yahudi mahalleleri yağlamanmıştır. [81]
    1840'da, Eliya Kalomiti adlı, İzmir'li bir Yahudi tüccar, sünger satın almak amacıyla Rodos'a gittiğinde, adada sünger ticaretiyle uğraşan ve bu kişiyle rekabete girmek istemeyen Rumlar tarafından, bir Hıristiyan kız çocuğunu öldürmekle itham edilmiş ve tutuklanmıştır. Olayın bir komplo olduğunun anlaşılmasıyla Kalomiti serbest bırakılmıştır. [82]
    Hıristiyanların, kan iftirası atarak Yahudilere kötü davranması, Avrupa'nın çeşitli kentlerinde yankı bulmuş, İngiliz Yahudilerinin ileri gelenlerinden Sir Moses Montefiore ve Fransa Yahudilerinden Isaac Adolphe Crémieux (daha sonra adalet bakanı olacaktır) İstanbul'a gelerek, konuyla ilgili görüşmelerde bulunmuşlardır. Padişah Sultan Abdülmecid tarafından kabul edilen bu heyet, Osmanlı Devleti'nin adil tutumunu övmüş ve Rumlar başta olmak üzere Hıristiyan cemaatlerin Yahudilere karşı davranışlarının engellenmesini istemişlerdir. [83] Osmanlı arşivlerinde yer alan bir belgeye göre, Sultan Abdülmecid, heyete şu görüşleri iletmiştir:
    "Dımışk-ı Şam ve Rodos ceziresinde bulunan Millet-i İsrailiyye'den bazı kesâdın 'îd-i kebirleri olan Hamursuz Bayramı'nda insan telef itmek ve kanlarını isti'mal itmek misillü haklarında vukû' bulan iftirâ keyfiyeti ma'lûm-u Şâhânemiz olmuş ve millet-i merkûmeden bir takım kesânın kavânîn-i mülkiyyemize muğayir olarak hapse ilga' olundukları ve bir çok eza ve cefaya giriftâr olarak bazısının telef ve helâk oldukları dahi bi't-teessüf mesmû-ı Humâyunumuz olarak Memalik-i Mahrûse-i Mülûkânemizde sâir teb'a-i Devlet-i Aliyyemiz misillü Gülhane'de kıraat olunan Hatt-ı Humâyunumuz mucibince himâyet-i kâmileye mazhar olarak teb'a-i Saltanat-ı Seniyyemiz 'ıdâdından bulundukları müddetçe icrâ-yı âyin-i dîniyyeleri husûsunda kimesne tarafından müdahale vukû' bulmaması matlûb-ı Şâhânemiz idüğünü beyan iderüz." [84]








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Osmanlının gayrimüslimlere karşı tutumu hakında bilgi


    Bu beyandan da anlaşılabileceği gibi, Osmanlı yönetimi kan iftirası'nı yasaklamakta ve Yahudilerin de diğer gayrimüslimler gibi, serbestçe dinsel vecibelerini yerine getirebilmelerini teminat altına almaktadır. Abdülmecid, bu görüşünü 6 Kasım1840'da bir ferman olarak da yayınlamış ve Yahudilere bu tür yakıştırmalarda bulunulmamasını buyurmuştur. Abdülmecid, söz konusu fermanında, Yahudilerin insan kanı şöyle dursun, dinsel inanışları nedeniyle, yenilebilen hayvanların kanından bile uzak durduklarının altını çizerek, kan iftirası'nın tamamen dayanaktan yoksun olduğunu vurgulamıştır. [85]
    Padişahın bu fermanına rağmen, Rum cemaatinin Yahudilere karşı tutumunda çok da önemli bir değişiklik olmamıştır. Rumların kafasındaki Yahudi imajı değişmemiş ve yeri geldiğinde yeni kan iftira''larını ortaya atmaları engellenememiştir. Nitekim, Abdülaziz'in padişahlığı döneminde, 1865'de İstanbul'un Kuzguncuk semtinde yaşayan Rumlar, mahallelerinde bir Rum çocuğunun kaybolması üzerine, çocuğun Yahudiler tarafından, kurban edilmek için kaçırıldığı şaiyasını yaymış ve buna kulak veren çok sayıda Rum, Yahudi evlerine saldırmıştır. Çocuğu aramak bahanesiyle evlere giren Rumlar, 300 Yahudiyi öldürmüştür. Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa, olayları zorlukla kontrol altına alabilmiştir. Yapılan soruşturma sonucunda, iddianın mesnedsiz olduğu ve Rumlar tarafından uydurulduğu anlaşılmıştır. [86]
    Bu olay üzerine, Sultan Abdülaziz, bir ferman yayınlayarak kan iftirası konusunun bir kez daha gündeme gelmemesini istemiş ve yerel yöneticileri de böyle iddiaların yayılmasını önlemek hususunda dikkatli olmaları için uyarmıştır. [87]
    Bu ferman da bir önceki gibi yeterli olmamıştır. İmparatorluğun özellikle merkezden uzak yörelerinde, Rum, Ermeni ve Arap Hıristiyanlar tarafından yürütülen Yahudi karşıtı eylemler, zaman zaman o merkezlerdeki Avrupalı konsoloslar tarafından da kışkırtılmış ve olağanüstü boyutlara ulaşmıştır. Yahudiler, Osmanlı kentlerinde ani bir Rum ya da Ermeni saldırısından korkar hale gelmişlerdir. Yahudi karşıtı hava, bir yandan kulaktan kulağa yayılan kan iftirası ile bir yandan da gazetelerde yer alan asılsız ve karalayıcı haberlerle güçlendirilmiştir. Osmanlı makamları, öndegelen Rum din ve ticaret adamlarından söz konusu eylemlerin durdurulmasını istediklerinde, önce işbirliği sözü almışlar ama bu kişiler hiçbir zaman gerçek anlamda Yahudi karşıtlığını engelleyici girişimlere önayak olmamışlardır. Bunun en önemli nedeni, Kilise'nin tarihsel Yahudi karşıtlığı ve Rum tacirlerin Yahudilerin kendilerine rakip olmasını istememeleridir. [88]
    Osmanlı Devleti'nde yaşayan Rumlar ve Ermeniler, XIX. yüzyılın sonundan itibaren, Yahudilere karşı tutumlarını öylesine sertleştirmişlerdir ki, Yahudilerin yeni sinagoglar inşa etmelerine bile karşı çıkmışlardır. Mesela, 1899'da Haydarpaşa'da bir sinagog inşaına başlanması üzerine, Rumlar büyük bir nümayiş düzenleyerek inşaatı durdurmaya çalışmışlar. Fakat, Sultan Abdülhamid, bölgeye Selimiye kışlasından askeri birlikler sevkederek, göstericileri dağıttırmıştır. [89]
    Çorlu Eşkanaz Yahudi cemaati lideri, 1902'de Alliance Israelite Universelle merkezine gönderdiği bir mektupta, kentteki Rumların Yahudilere karşı takındıkları tutumdan şu sözlerle yakınmaktadır [90] :
    "Trakya'nın diğer yerlerinde olduğu gibi, bizim kentimizde de fanatik Rumlar, gerçek Hıristiyanlığın ruhuna aykırı olarak, Judas Iscariote'nin [Hz. İsa'yı Romalılara ihbar ettiğine inanılan Yahudi (13. havari)] resmini yapmakta ve bu resmi kutsal Cumartesi akşamları yakmaktadırlar. Tarihteki yahudileri canlandırdığına inandıkları ağaç ve bezden bir kuklayı da aynı biçimde, cahil ve fanatiklerden oluşan bir gurubun önünde aleni biçimde ateşe vermektedirler. Bu kişilere kiliselerde, İsa'nın acı çekmesine neden olanların Yahudiler olduğu yönünde hikayeler anlatılmaktadır İki cemaat arasında yeni düşmanlıklar yaratmamak için bugüne kadar bir şikayette bulunmadık. Ancak bu fanatiklerin çılgınlıkları arttı. Biz alevleri görüyoruz ve Yahudilere karşı nefret çığlıklarını duyuyoruz."

    Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Yahudilerle Rumlar arasında cereyan eden olaylara ilişkin olarak, Osmanlı Arşivleri'nde çok sayıda belge mevcuttur. Bu belgelerin bir bölümü bu çalışmanın ekler kısmında yer almaktadır. Aşağıda, söz konusu belgelere konu olan bazı olaylara özet olarak yer verilmiştir.
    1839 tarihli bir belgeye göre, Selanik limanına gelen bir gemiden inen üç Yunanlı gemici, sekiz yaşlarında bir Yahudi kızı kaçırmışlardır. Tüm aramalara rağmen kız bulunamayınca, Yunanistan'ın Selanik Konsolosu'ndan duruma müdahale etmesi istenmiş, ancak Konsolos, kendi vatandaşlarının böyle işlere kalkışmayacaklarını ifade ederek, yardıma yanaşmamıştır. [91]
    1851 tarihli belgelere göre Rumeli Eyaleti'nin Kesriye Sancağı'na bağlı Tesrika köyünde, Yanya Eyaleti'nin Berat Sancağı'nda ve Tırhala'da, bazı Rum kadın ve çocuklarının rüyalarında Hazret-i Meryemi gördüklerini ve onun kendilerine Yahudilerle alış veriş etmemelerini söylediğini iddia etmeleri üzerine, Rumlar Yahudilerle ilişkilerini kesmişler ve onları izole etmişlerdir. Bunun üzerine konunun araştırılması için müfettişler görevlendirilmiş, bunların verdiği raporlar çerçevesinde, bölgede yaşayan Rumlar'a ve İstanbul'daki Fener Rum Patrikanesi'ne, Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslim milletler arasında düşmanlığa ve uygunsuz davranışlara yol açabilecek bu gibi hareketlerden derhal vazgeçilmesinin gerekliliği bildirilmiştir.
    Osmanlı makamlarının bu kararlı tutumuna rağmen, bölgede Yahudiler'e karşı olan hareket güç kazanmaya devam etmiş, farklı yerlerde farklı kişiler aynı rüyayı gördükleri iddiasıyla ortaya çıkmışlar ve Müslüman halkı da yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Bunun üzerine bölgeye soruşturmacılar gönderilmiş, iddia sahipleri sorgulanmış, kendilerine Yahudilerle ilgili sözlerini niçin söyledikleri sorulduğunda, bunu inkar etmişlerdir. Böylece, Yahudilere karşı girişilen eylemlerin tamamen sebepsiz yere çıktığı tescil edilmiştir. Buna rağmen, Rumların Yahudilerle ilgili olumsuz tutumları bir süre daha devam etmiştir. [92]
    İzmir Eyaleti Valisi Mehmet Kamil Paşa'nın, 1859'da Babıali'ye yolladığı bir belgede, İzmir'deki Rumların diğer gayrimüslim ahaliye ve özellikle Yahudilere karşı uygunsuz davranışlar içine girdikleri yazılmaktadır. Vali, Rumların kutsal günlerini ve Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanma yıldönümünü bahane ederek, Yahudilere saldırılarını daha da yoğunlaştırdıklarını, böyle hareketlerde bulunanlara müsamaha edilmediğini ve olaylara karışan bazı Rumların tutuklandıklarını bildirmektedir. [93]
    1891'de Zaptiye Nezareti'nce yazılan bir belge İstanbul Rumları'nın Yahudi karşıtı eylemlerinden birini ortaya koymaktadır. Belgeye göre, Büyükdere Rumları, Paskalya döneminde, Yahudileri tasvir eden resim ve kuklalar yapmış, bunları pazar gibi ahaliye açık yerlerde gezdirmiş, Yahudilere hakaret etmiş ve bu resim ve kuklaları yakmışlardı. Bu durumun Rum ve Yahudi cemaatleri arasında nefreti körüklediği ve Hahambaşı'nın da durumdan şikayetçi olduğu ifade edilen belgede, böylesi durumlara meydan verilmemesi için her türlü önlemin alındığı kaydedilmektedir. [94]
    Yine 1891'de Zaptiye Nezareti'nce kaleme alınan bir başka belgeye göre de, Yunanlıların baskı ve saldırılarına maruz kalan Korfu Adası Yahudileri'nden 65 kişinin İstanbul'a kaçtıkları bildirilmektedir. Söz konusu belgede ayrıca, Yunanlıların davranışlarından zarar gören 8000 kadar Yahudinin de, başta İskenderiye olmak üzere çeşitli yerlere göç etmek zorunda kaldıkları ifade edilmektedir. [95]
    Yukarıda, Osmanlı Devleti'nde yaşayan Rumlarla Yahudiler arasındaki ilişkilere değinilmeye çalışılmıştır. Tarihsel olarak gergin olan Rum-Yahudi ilişkileri, Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra daha da kötüleşmiş, Osmanlı topraklarında sahip oldukları devlet himayesini tamamen yitiren Yunanistan Yahudileri, Yunanlılar karşısında korumasız kalmışlardır. Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasından günümüze kadar bu ülkede Yahudilere karşı takınılan tutumlar bir sonraki bölümde değerlendirilecektir.





+ Yorum Gönder