+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Osmanlı Tarihi Forumunda Osmanlı askeri sistemi Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Osmanlı askeri sistemi








    Osmanlı askeri sistemi

    Osmanlı askeri sistemi.jpg

    Osmanlı Devleti o derecede kudretli ve kuvvetli bir imparatorluktur ki, hesapsız sayuda, mükemmel eğitim görmüş askerlerden müteşekkil ordusu, her an harbe hazırdır. İstenildiği anda yürüyüşe geçebilen bu ordu, her zaman emre âmâdedir. Ordunun yürüyüşe başladığını daha düşman öğrenmeden Türk ordusu, muharebe sahasına girmiştir. 1660 yılında gemilere manda ve öküzleri koşup Tuna yoluyla Belgrat'a, Osiyek'e, Budapeşte'ye Türkler'in çektirdikleri gemiler ve taşıdıkları yiyecek ve ağırlıklar tarif edilemez, akıl almaz. Gerek ordu yürüyüşünü, gerekse ağırlık naklini Osmanlılar, bütün hileleri kullanarak saklarlar. Düşman casuslarına daima ters hedef verirler. Her seferindeki hileleri de bir öncekinden farklıdır. Nitekim herkesi Venedik seferi yapacaklarına inandırıp birden Transilvanya'da görünen Türk ordusu, şaşkınlık yaratmıştır. Malta'ya gideceklerini yayıp Girit'e sefer etmeleri de böyledir. Savaştan çok önce vaktiyle tedarik görmek, Romalılar'da usul ve kaide idi. Osmanlılar, zuhurlarından bu ana kadar Romalı'ların bu usul ve kaidesini aynen tatbik etmişlerdir. Osmanlılar ordusundaki her çeşit san'at erbâbı işçinin sayısı, şaşılacak kadar çoktur. Kılavuzları ve casusları da çoktur. Ordunun büyük ağırlıkları ve topları bulunduğu için nakliyeye ehemmiyet verilir. Diğer milletlerin tahammül edemedikleri, tâkat getiremedikleri meşakkatlere Türk ordusu alışıktır. Çok iyi siper ve tabya yaparlar. Ordunun yürüyüşü fevkalâde sür'atlidir. Bizde "Türk'e ayak kurşundan ve el demirdendir." atasözü meşhurdur. Türk askeri cesurdur. (krş. Cevdet, I, 92-3)

    Sayfa 325

    · Grenard Grenard, şevket devri Türk ordusunu şöyle anlatır:

    "Muharebe meydanýnda Türk askeri ölür teslim olmazdı. İlk çağırma emrine daima hazırdı. Her nefer yüzbaşısını tanırdı. Her nefer kumandanının kendisinden önce yığınak yerinde bulunacağından emindi ve ona göre davranırdı. Bu sûretle en kısa zaman içinde Sultan'ın emrinde çok tecrübeli, iyi silahlandırılmış, iyi atlandırılmış, iyi kumanda edilen, sayı bakımından olduðu kadar kalite bakımından da üstün bir ordu âmâde olurdu. Topçuya çok hususî bir ihtimam gösterilirdi. Top sayesindedir ki II. Mehmet İstanbul'u almıştı. Top sayesindedir ki Osmanlılar başlıca zaferlerini kazanmışlardı. Top boldu, çeşitliydi, iyi imal edilmişti ve kullanılmasını fevkalâde iyi bilen ellerdeydi. Bilhassa ağır Türk topları, dehşet vericilikleriyle meşhurdu. XVII. asırda bile dünyanın en iyi topu ve topçusu Türk ordusundaydı.

    Yardımcı sınıflar iyi yetiştirilmişti: Cebeciler, demirciler, nakliyeciler ve her türlü yardımcı sınıf. Türk levazım teşkilatı yer yüzünün en iyisiydi. Asker, ülkenin sırtından geçinmezdi; levazımın kendisine verdiğinden başka ne yemek, ne almak isterse hepsini öderdi.

    Sayfa 326

    · XVI. asýrda Türk ordugahını gören Postel "dünyanın en ilâhî düzeni= le plus divin ordre du monde" ibaresini yazmaktan kendisini alamamıştır.

    · XV. asırda Bertrandon de la Brocquiere: "Bizim 10 askerimizin yaptığı gürültüyü, 1.000 Türk askeri bir araya geldiği zaman duymadım." diye yazar.

    · Rodos'u teslim almak üzere kaleye giren 30.000 askerden bir tek gürültü, bir tek kelime, adım seslerinden sonra hiçbir şey duyulmadığını gözleriyle gören Hristiyan müşahidler hadiseyi yazmışlardır.

    · Paule Jove, Türk askerinin Hristiyan askerinden 3 üstünlüğü olduğunu kaydeder: Kumandanlarına körü körüne itaat, muharebe meydanında canlarýný sakınmamak, yiyip içmeksizin çok uzun yol yürüyebilmek.

    · Thevenot: "Bir şeyleri eksik olduğu zaman sadece sabrederler. Giyimleri ve teçhizatları hafif, yorgunluğa mütehammildirler, sür'atleri hayret vericidir. Cengiz Han'ın askerlerine benzerler." diye kaydediyor.

    · Postel: "Hristiyan askerinin 3 gün 3 gecede aldığı yolu, Türk askeri bir gecede alır." diye yazmaktadır.

    · Busbeçg: "Teşkilatının kudreti ne olursa olsun, Türk ordusunâ mağlub bir ordu değildi. Pekala mağlubiyetlere de uğradığı oldu. Ona mukavemet edilemez kudretini veren başlıca iki hususiyet vardı: Daima seferberlik halinde, daima emre âmâde idi ve sefer yolu ne kadar uzun olursa olsun yürümeye hazırdı. Halbuki Avrupalılar her yeni sefer için büyük masraflarla yeniden asker toplamaya mecburdular ve üstelik bu askerlerin iradesi kısa zamanda gevşiyordu. Diðer taraftan Türkler bir başarısızlıkla karşılaşınca aynı teþebbüsü tekrarlamak, gene tekrarlamak karakterinde idiler. Bu sebat, inatçılık ve tâkıyb fikri Osmanlı prensibi idi. Cengiz'in, Timur'un, Babur'un prensibi de bu idi. Bu tâkıyb fikri ve muvaffak oluncaya teþebbüse devam azmi, şüphesiz devletin malî gücü sayesinde olabiliyordu. Ordu ile devlet iyice kaynaşmıştı ve maliye bu gücün emrindeydi. Halbuki Batı'da ordular, sosyal yapının üzerinde ve dışında, sonradan eklenmiş müesseselerdi. Bunun neticesi olarak Avrupa orduları için normal kaynaklar bulmakta müşkilat içindeydi. Avrupa hükümdarları üst üste yığılan istikrazların yükü altındaydı. Charles Quint bile bu durumdaydı. Türkiye'de ise aksine ordu hükümetin normal imkânları içinde hayatını devam ettiriyordu.

    Sayfa 265

    · II. Murad ve Fatih Mehmed zamanında 22 yıl Türkler arasında esir olarak yaşıyan ve sonradan Almanya'ya dönerek hatıralarını yazıp bastıran Georg von Mühlenbach (s.432): "100.000 atýn bulunduğu Türk ordugâhında bir tek atın kişnemesinin bile duyulamayacağını" yazmaktadır. Sessizliğin savaş sırasında ne derecede işe yarayacağı âşikârdır.

    · Babinger: "Türk ordusundan hâkim olan mâneviyât, muhakkak ki herhangi bir düşman ordusununkinden çok üstündü." der.

    · Gene II. Murad devrinde Türkiye'ye gelip Türk ordusunu gören De la Brocqiere şunları yazar:

    "Ordudaki büyük emirler ve kumandanlar; öyle basit bir kıyafette idiler ki, onları, alayların içinde alelâde neferlerden ayırmak imkânsızdır. Padişahı (II. Murad'ı) camide namazını kılarken görmeye muvaffak olabildim. Ne tahta benzer ki bir koltukta ne bir iskemlede değil, fakat yere serilmiş bir seccadede ibadet ediyordu. Çevresinde, arkasında veya başı üzerinde, mevkiini işaret eden hiçbir şey yoktu."

    · XVII. asrın son yarısında, bu haşyet verici sessizlik hâlâ devam ediyordu. Türk ordusu pek büyük bir sessizlik ve Majeste'nin (XIV. Louis) askerleri arasında tasavvuru müşkül bir tevazu içindeydi.

    Sayfa 266

    · Yabancıları her şeyden fazla şaşırtan bu sessizlik bahsine Busbecq tekrar döner ve Kânûnî'nin Amasya ordugâhını şöyle tasvir eder:

    "Bu muazzam kalabalık içinde medhe değer görünen nokta, sessizlik ve disiplindir. Hiç bir bağrışma ve uğultu yoktur. Halbuki alelâde kalabalıklarda böyle şeyler eksik olmaz. Herkes kendisine tayin edilen noktada rahatça duruyordu. Paþalar, sancak ve alay beyleri, yüzbaşılar ve daha küçük Türk subayları yerlerine oturmuşlardı. Alelâde neferler ayakta idi. En çok göze çarpan topluluk, sayıları bir kaç bine erişen yeniçerilerdi. Bunlar, diğer birliklerden ayrı bir yerde uzun bir saf halinde duruyorlardı. O kadar sessizdiler ki, benden çok uzakta bulunmadıkları halde, acaba canlı insanlar mıdır, yoksa birer heykel midirler diye tereddüt ediyordum. Bu mevki'den ayrıldığım zaman; hoş bir manzara göründü. Sultan'ın hasa alayı atlar üzerinde, yerlerine dönüyorlardı. Atlar gayet güzel ve yüksek olduktan başka, gayet bakımlı ve süslü idi.

    · İstanbul'a gelen Fransız rahiplerinden Canillac, Türk askerinin harp adamları değil keşiş sanılacak derecede sessiz ve mütevazı olduðunu, Dîvân-ı Hümâyûn'da vezirlerin bile yüksek sesle konuşmadıklarını kaydediyor.

    Sayfa 268

    · Gene Iorga (I, 198-9 ) şöyle der: "Bir Avrupa ordusunun bir ülkeden geçmesi ülkenin halkı için bir felaket, bir Türk ordusunun geçişi bir saadetti. Halk, Türk ordusunun kendi memleketlerinden geçmesini dört gözle beklerdi; zira zengin Türk ordusu ile geniş ölçüde alış veriş yapardı. Balkanlar'da genç hristiyan kızları, tek başlarına mal satmak için endişesizce Türk ordugâhına girerlerdi. Böyle bir durum Avrupa orduları için tamamen imkânsızdı.

    · Çağdaş büyük Fransız yazarı Montaine'in kaydettiği gibi Yavuz'un ordusu memlûklerin Şam şehrine girerken, şehri çepeçevre kuşatan hârikulâde meyve bahçelerine el bile değdirmemişti. Türk ordusunda disiplin o derece idi.

    Sayfa 268, 269 ve 270. yarısına kadar

    · Meşhur İngiliz diplomatı Ricault, Orduy-u Hümâyûn ile köprülü-zade Fâzıl Ahmed Paşa'nın Uyvar seferine katılmıştır. Müşahadeleri arasında şunları anlatır:

    "Gerek vezîr-i âzamın, gerek diğer büyük kumandanların otağlarına çadırdan fazla saray demek doğru olur. Fevkalâde büyük olmaları, muhteşem ve hârikulâde süsleri, çeşitli dairelere ayrılmaları, otağlara saray manzarası verir. En konforlu şehirlerde bile bu otağlardaki huzur yoktur. Aslında bu otağlara mermer, yahut başka değerli taşlardan yapılmış saraylardan fazla masraf edilmektedir. Zira otağın ömrü azdır, bir kaç yılda yenilenir. Saraylarsa, asırlarca ayakta kalır. Bu otağlar ve onları taşıyan kazıklar çok ağır çektikleri için nakilleri kolay deðildir. Fakat bütün eşyalarıyla beraber bu seyyar saraylar, menzilden menzile taşınır.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Osmanlı askeri sistemi hakında bilgi


    Türk ordusu günde 5 veya 6 saat yürür, daha fazlası cebri yürüyüştür ve fevkalâde hallerde olur. Bütün ordu ağırlıkları at, katır ve develerle taşınır. Otağ kurucular, bir menzil önden giderek otağı hazırlarlar. Otağı sahipleri menzile gelince, otağlarını kurulmuş ve hazır bulurlar. otağ kurucu ekip, ordudan daima bir gün ileridedir. Aslında her otağ çifttir, birinde otağ sahibi yatıp dinlenirken, diğer otağ bir menzil ileride kuruluş halindedir. Türkler her menzili "konak" tabir ederler. Bu durum Türk ordusunda çok büyük sayıda deve, katır ve diğer yük hayvanlarının bulunmasını icap ettirir. Bu hayvan kervanlarına memur askerler de çok büyük sayıdadır. Bu da büyük masrafı mûcip olmaktadır. Fakat benim fikrime göre, bu halden daha fazla bir ihtişam gösterişi mümkün değildir ve Osmanlı İmparatorluğu bunu gerçekleştirmiştir.

    Ordu da düzen tek kelimeyle fevkalâdedir. Fikrimce bu düzen, içki yasağı ile sağlanmaktadır. İçki yasağı, Türk askerini itaatkâr, uyanık ve kanaatkâr yapmıştır. Ordugâhta en küçük bir gürültü ve münakaşa duymak mümkün değildir. Halk ordularının geçişi sırasında en ufak bir endişe hissetmez. Ordu geçtiği yerde her şeyi peşin para ile satın alır; hanlarda geceleyin asker parasını öder. Türk ordugâhına, kızlarına tecâvüz edildiği için şikayete gelen anneler görmek mümkün değildir. Malının asker tarafından yağma edildiğini, hoþ olmayan herhangi bir muameleye muhatap olduðunu söyleyerek şikayete gelen de yoktur. Zîrâ böyle şeyler olmaz. Bu düzen, Türk ordusunu muzaffer kılmış ve imparatorluklarını muntazam şekilde büyütmüştür. Biz Hristiyanlar'ın ordularına ise şarap, Türk ordusunda görülenlerin tamamen aksine husule getirir. Türkler bunu çok iyi bilmekte ve değerlendirmektedir. Ordugâhlarına şarap girmemesi için her türlü tedbiri alırlar. İki üç gün önce bir konağa vâsıl olduk, bu konakta meyhaneler vardı, ordu orada bulunduğu müddetçe meyhaneler kapatıldığı gibi , her türlü şarap alış verişi ve satışı da yasak edildi.

    Türk ordugâhı her zaman için son derece temizdir, en küçük bir çöp görülmez. Her çadırın yanına, tabiî ihtiyaçlar için geçici çukurlar kazılır ve bu çukurlar ordu hareket ederken toprakla doldurulur. Bu suretle Türk ordugâhı, en temiz şehirlerden daha temizdir.

    Büyük yaz sıcaklarında yürüyüş olduğu zaman, nakliye katarları, gecenin 7. saatinde harekete geçirilir. Vezîr-i âzam ve maiyeti ise gece yarısından az sonra yürüyüşe başlar. Bu sûretle gündüzün zahmetli yürüyüşler yerine, gece yürüyüşleri tercih edilir. Her birliğin önünde öylesine bol miktarda meşale yakılır ki; gökyüzü, gündüz gibi aydınlanır. Bu işi "Meşaleci" denilen ve şam yahut Halep ayetlerinden gelen Arap Birlikleri yaparlar. Bu birlikleri "Meşalecibaşı" denilen subayları düzenler.

    Belgrad'dan geçerken genç Sırp kızları ordugâha geldiler. En iyi elbiselerini giymişlerdi. Getirdikleri malları birliklerin içine girip sattıktan sonra çekilip gittiler. Hangi yerden geçtiysek köylüler, orduyu sevinçle karşılıyorlardı. Türk askerine bol bol mal satıp çok para kazanıyorlardı."

    Sayfa 300, 301 ve 302

    · Üstün niþancý olan Türk askeri, üstün süvari idi de, doðuþtan atlýydý. Bin yýl önce bir Hristiyan müellif, Türkler için: "Atlarýyla beraber doðmuþ sanýlýrlar." demiþti. Türk ordusu da esas bakýmdan atlý bir ordu idi. Süvarilik meziyetleri XIX. asýrda bile üstün kalmýþtý.
    · 1827'de Sir Adolphus Slade þöyle yazar:

    "Türk süvarileri atlarýna çok hakimler. Günlerinin çoðu at üzerinde geçer. Eðitimleri sert ve çok disiplinlidir. Atlarýný daima muharebe sahasýnýn icaplarýna göre terbiye ederler. Eðitinde Türk süvarisi atýný alevlere bürünmüþ fýçýlara, silah ateþlerine, domuz ayaklarýna doðru sürer ve düz duvarlardan aþýrýr. Onun için Türk atý, muharebe meydanýna girince ürkmez. Türk süvarisi atýný sürmekteki mahareti kadar, dört nalla giderken niþan almasý ve vurmasý ile de meþhurdur, çok keskin niþancýdýr. Cirit atmada Türk süvarisinin üzerine yoktur. Hiç bir süvari, Türk süvarisi ile teke tek döðüþemez, maðlup olur.

    Türk atlýlarý 100 yarda gibi kýsa bir mesafede baskýn tarzýnda taarruz eden nâdir dünya süvarilerinden biridir. Bu kabiliyetin ârýzalý arazide ne derecede ehemmiyet taþýdýðý âþikârdýr. Nitekim Kelefçe muhaberesinden sonra Rus süvari subaylarýyla konuþtum. Niye Türk süvarileri karþýsýnda âciz kaldýklarýný sordum. Arazinin Rusya'da bile alýþmadýklarý derecede ârýzalý olduðunu, atlarýnýn böyle arazide hareket edemediklerini, meþhur kazak süvarilerinin bile Türk atlarýna yetiþemediðini söylediler.

    Kelefçe muharebesinde Türk süvarisinin hareket kabiliyeti inanýlmaz bir þeydi. "Deli" denilen Türk süvarisinin cesaretine, benimle beraber muharebe meydanýnda bulunan arkadaþým Ýngiliz süvari yüzbaþýsý Chesney'de hayretler içinde kaldý. Rus subaylarý bile Türk süvarilerinden "muhteþem cengâverlermiþ" diye bahsetmeye baþladýlar.

    Bir Rus subayýndan dinledim.

    "Þumnu kalesinden bize taarruz için çýkan Türk süvarilerinin atlarýný þaha kaldýrarak gelmeleri, bana þövalye romanlarýný hatýrlattý, heyecanlandým." diyordu. "Türk süvarileri, ellerindeki mýzraklarý havaya atýp tekrar tutarak atlarýný dört nala sürüyorlar ve yürük atlarý üzerinde, uçan kuþ sürüleri gibi, ovaya akýyorlardý. Doludizgin at süren bu gözü pek insanlarýn bazen kalpaklarý baþlarýndan uçuyor, cepkenlerinin geniþ yenleri yaprak gibi açýlýyor, yaðýz atlarýnýn kuyruklarý rüzgârda dalgalanýyor ve ölüme göz kýrpmadan ilerliyorlardý. Derken Rus süvarileri ile mýzraklaþmaya baþlýyor, ölüyor veya öldürülüyorlardý. Bu akým birden bir hengâme halini alýyor, dalgalanýyor, karýþýyor, naralar yeri göðü inletiyordu. Kanlý muharebeden arta kalan süvariler, yýldýrým gibi çark ederek ayný sür'atle dönüyorlardý. Fakat ric'at taktikleri þaþýrtýcýyd&ya cut e;. Öylesine daðýlýyorlardý ki, iki atlýyý bir arada görmenin imkâný yoktu. Bu sûretle kendilerini tevcih edilmiþ Rus toplarýný hayal kýrýklýðýna uðratýyorlardý. Rus topçularý teker teker her Türk süvarisine bir mermi göndermeyi göze alamýyorlardý. Bu sûretle geri çekilen Türk süvarilerinin çok azý þarapnel isabeti aldý.

    Açýkta Türk süvarisini karþýlayamayacaðýný anlayan Ruslar, bu defa müstahkem tabyalarýn arkasýna sinerek Türk süvarilerini beklemeye ve onlarý mustahkem siperlerin önünde kýrmaya karar verdiler. Türk süvarisi bu defa da taarruza geçmekten çekinmedi. Ölümden zerrece korkularý olmadýðý âþikârdýr. Rus siperlerine doðru yaklaþtýlar. Siperlere az kala atlarýný dizginleyip bir an siperlerin ardýndaki Rus kazak süvarilerine küfrediyor, onlarý kýzdýrýp siperlerden çýkarmak istiyorlardý. Siperlerin önünde bir an kalýp derhal çekildikleri için isabet almýyorlardý. Âdetâ þehir meydanýnda cirit oynuyorlardý. Bu yaptýklarý artýk süvariliðe bile sýðar þey deðildi. Tam manasýyla at canbazlýðý idi. Rus topçusunun ateþi altýnda, ateþten mümkün olduðu kadar kaçýnýp isabet almamaya çalýþarak siperlere yaklaþýp piþtovlarýný Ruslar'ýn üzerlerine boþaltýyorlardý. Fakat bir an geldi ki Rus toplarýnýn
    ateþi þiddetlendi. O zaman Türk süvarisi ric'ate baþladý. Ama atlarýnýn üzerlerinde görünmüyorlardý, kafalarýný atlarýnýn karnýna sokup çekiliyorlardý.





  3. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    Osmanlı askeri sistemi hakında bilgi



    XIX. asýrda böyle olan bir süvarinin, XVI. asýrda ne olduðu kýyas yoluyla kolayca tahayyül edilebilir. Ýngiliz amiralinin tasvir ettiði Türk süvarisinin, akýncýlar soyunun son fertlerinden biri olduðu aþikardýr.

    · 1789 tarihli bir Almanya Ýmparatorluk askeri jurnelinde: "Avrupa'nýn en âlâ süvarisi olan Osmanlý süvarisi" denmektedir. Bu sûretle son zamanlara kadar Türk süvarisinin kesin þekilde Avrupa süvarisinden üstün olduðu anlaþýlýr. Fakat XVII. asýrdan sonra muharebelerin mukadderâtý artýk süvarinin elinde deðildi, piyadenin eline geçmiþti.

    Sayfa 263 ve 264

    · Charles-Quint'in Kânûnî nezdindeki büyükelçisi Baron ve Busbecq:

    "Türk sistemini kendi sistemimizle mukayese ettiðim zaman, istikbalin baþýmýza getireceði þeyleri düþünerek titriyorum. Bir ordu galip gelecek ve Pâyidâr olacak, diðeri de mahv olacaktýr. Çünkü þüphesiz, ikisi de saðlam sûrette devam edemezler. Türkler'in tarafýnda, kuvvetli bir imparatorluðun bütün kaynaklarý mevcut; hiç sarsýlmamýþ bir kuvvet var; sefer görmüþ askerler, zafer îtiyadlarý, meþakkatleri tahammül kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlýk ve uyanýklýk var. Bizim tarafta ise, umûmi fakirlik, hususî israf, sarsýlmýþ kuvvet, bozulmuþ mâneviyât, tahammülsüzlük ve idmansýzlýk var. Askerlerimiz serkeþtir, subaylarýmýz tamâkârdýr. Disiplini istihkar ediyoruz. Sebatsizlik, serkeþlik, sarhoþluk, sefâhat, bizde bol bol mevcuttur. Bütün bunlarýn en kötüsü düþmanýn (Türkler'in) zafere, bizim de hezimete alýþkýn bulunmamamýzdýr. Neticenin ne olacaðýný tahminde tereddüt, artýk caiz midir? Yalnýz Ýran, bizim lehimize iþe müdahale ediyor. Çünkü düþman, hücûma teþebbüs ettiði zaman arkalarýný tehtid eden tehlikeyi (Ýran-&yacute hesaba katmak mecburiyetindedir. Fakat Ýran bizim mukadderâtýmýzý geciktirmekten baþka bir iþ görmüyor. Ýran bizi kurtaramaz. Türkler, Ýranlýlar ile iþlerini neticelendirdikleri zaman, bütün Doðu'nun kuvvetlerinden yardým görerek, bizim boðazýmýza atýlacaklardýr. Bu tehlikeye karþý ne kadar hazýrlýksýz bulunduðumuzu düþünmekten korkuyorum. (1 Haziran 1560'da Almanya'ya gönderdiði mektup) (Türk mektuplarý, H.C. Yalcýn tercümesi. 141-2).

    "Ýlk dikkat ettiðim husus, muhtelif teþkilatý mensup Türk askerlerinin, kendi karargâhlarý içinden hârice çýkmamalarý idi. Bizim karargâhlarda cereyân eden iþleri bilenler, buna inanmakta zorluk çekerler. Fakat gerçek þu ki, her tarafta tam bir sükûnet ve sessizlik hüküm sürüyordu. Kat'iyen kavga ve münakaþaya tesadüf edilmiyordu. Hiç bir türlü zorlama ve þiddet harekâtý görülmüyordu. Sarhoþluktan yahut kafa kýzgýnlýðýndan ileri gelmiþ yüksek sesler bile yoktu. Bundan baþka, her taraf tertemizdi. Gübre yýðýnlarý, süprüntüler görülmüyordu. Göze, yahut buruna fena gelecek hiç bir þeye tesadüf etmedim. Bu gibi þeyleri Türkler yakýyorlar, yahut uzaða götürüyorlar. Neferler de büyük bir çukur açarak, pislikleri oraya gömüyorlar ve karargâhý tertemiz tutuyorlar. Bizim askerimiz arasýnda olduðu gibi hiç bir tarafta bir sarhoþluk, cünbüþ yahut kumar gibi þeylere tesadüf edemezsiniz. Türkler kâðýt ve zar oyununu bilmezler. (s 201)

    Bundan baþka, düþman memleketinde bulunduklarý ve muharebe yakýn olduðu zaman, Türk askeri, ordularýný baþka bir zaman için geri býrakabilirler. Açlýk yüzünden zayýf düþmüþ olduklarý bir sýrada muharebeye girmemeleri için böyle yapýlýr. Bu emre itaat hususunda tereddüt gösterirlerse padiþah, bizzat öðle üzeri, ordunun göreceði bir yerde yemek yer. Bu sûretle herkes, ayný vechile hareket etmeye cesaretlendirilmiþ olur. (s204-5)

    Türk ordugâhýnda (Amasya yakýnlarýnda) bir bayram namazý seyrettim. Sarýklý baþlardan mürekkep büyük bir topluluðun toplanmýþ olduðunu gördüm. Derin bir sessizlik içinde namazý idare eden dîn adamýnýn sözlerini dinliyorlardý. Her saffýn belirli bir durumu vardý. Ayrý saflar, dizildikleri açýk sahrâda, týpký bir duvar gibi uzanýyordu.


    ÇANAKKALE ZAFERÝ ÝLE ÝLGÝLÝ ÇEÞÝTLÝ KAYNAKLARDAN ALINTILAR

    Ýngiliz Genarel Maude:

    "Baþka millet askerinin, artýk muharebeyi kaybettik, yenildik diye silahýný býrakýp savaþtan vazgeçtiði hallerde, Türk askeri için muharebe yeniden baþlar."

    Ýngiliz Genareli Oglander:

    "Türk Askerlerinin savaþ ve muharebe için haiz olduðu yüksek niteliklerin önceden lâyýkiyle bilinmemesi Ýngilizler için felâket olmuþtur. Türk askerlerinin ne yaman muharip olduðunu Ýngilizler kendileriyle dövüþtükten sonra denemeyle anlamýþlardýr."

    Çanakkale'deki Müttefik Ordular Baþkomutaný olan Ýngiliz Generali Hamilton

    "Çok cesur harbeden, iyi sevk ve idare edilen asil Türk Ordusunun karþýsýnda bulunuyorsunuz."

    AVUSTURYA GENEL VALÝSÝ LORD CASEY

    "Biz Çanakkele yarýmadasýnda Türkler'le savaþarak ve binlerce insanýmýzý kaybederek, kahraman Türk milletine ve onun eþsiz vatan sevgisine duyduðumuz büyük takdir ve hayranlýkla ayrýldýk."

    Bütün Avustralya'lýlar mehmetçiði kendi evlâtlarý gibi sever. Onun mertliði, vatan ve insan sevgisi, siperlerdeki dayanýlmaz heybeti ve cesareti, bütün Anzaklarý hayran býrakan yurt sevgisi, insanlýðýn örnek alacaðý büyük hasletlerdir. Mehmetçiðe minnet ve saygýlarýmla.

    GENERAL HAMÝLTIN- Çanakkale'de Müttefik kuvvetleri baþkomutaný

    "Kýlýcý insafsýz bir maharetle kullanan Türk eli, maðlup ettiði insanlarýn yarasýný sarmakta da ustadýr."

    Ýngiliz Mareþal Frenç:

    "Türk askerleri korku bilmez, dünyada yenilgi adýnda bir kavram tanýmaz. Türkler Asya'nýn centilmenleridir."

    BEÞÝNCÝ OSMANLI ORDUSU KUMANDANI MAREÞAL LÝMAN VON SANDERS

    "Bir asker için mutluluk denen bir þey varsa, Türk'lerle omuz omuza savaþmaktýr diyebilirim. Fakir insanlardý; buðday kýrýðýndan yapýlmýþ çorba, en önemli yemekleriydi. Saðlýksýz su içerlerdi; çamur barýnaklarýnda yatarlardý; fakat en modern silah ve araçlarla donanmýþ düþmanlarýna karþý aslanlar gibi savaþýrlardý. Bu insanlarýn kalplerinde sadece ve sadece ulvî bir vatan sevgisi vardýr. Ölüme onlar kadar gülümseyerek giden bir millet ferdi daha görmedim."

    Lord Byron

    "Þehitleri þehit yapan ölümleri deðil, ölümlerinin sebebidir."

    Müttefik Ordularý Baþkomutaný General Jean Hamilton

    "Evet, insan ruhunu yenmek oluyor. Dünyada hiçbir ordu bu kadar sürekli ayakta kalamaz. Sadece bugün 1800 þarapnel attý. Aylardan beri gece gündüz savaþ gemilerimiz mevzilerini bombalýyor. Son derece hýrpalanmýþ Türkleri koruyan Cenab-ý ALLAH'larýndan ayýrmak için baþka ne yapabilir!"





+ Yorum Gönder


osmanlı devletinde askeri sistem,  osmanlı devletinde ordu