+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Osmanlı Tarihi Forumunda Cezayir sosyal yaşam Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Cezayir sosyal yaşam








    Cezayir sosyal yaşam

    Cezayir sosyal yaşamM.jpg

    Daha önce de oralara sızmış oldukları bilinse de Türklerin varlığı Kuzey Afrika'da 15. Yüzyılın sonlarında tam olarak hissedilmeğe başlanmış ve 1918'e kadar devam etmiştir. Hemen hemen dörtbuçuk yüzyıl süren bir birlikteliğin iki taraf üzerinde de köklü etkiler yaratması tabiîdir. Bu bildiride üzerinde özellikle duracağım Cezayir'in ne derece önemli bir Türk damgası yemiş olduğunu 1589-1591 yılları arasında İstanbul'da Fas elçisi olarak bulunan Temferuti'nin yargısı kanıtlar. Elçi Cezayir'deki Ocaklıların İstanbul Türklerinden üstün olduklarını belirtir ve Cezayir kentiyle 'Küçük İstanbul' diye övündüklerini kaydeder. Cezayir gibi nüfusu nihayet ellibin civarında olan bir kentin İstanbul gibi o dönemde 15-20 misli nüfusuyla dünyanın en büyük kentlerinden biri olan - Belki de en büyüğü - bir başkentle kendini bir tutmasının kökeninde bir başka unsuru aramak gerekir: Osmanlı savunma sisteminin bir ileri karakolu ve Avrupalıları en çok ürküteni olarak uluslararası alanda oynadığı rol. Tarihe Türk Yüzyılı' olarak geçen 16. Yüzyıldaki inancı anlayabilmek için Cezayir ve Kuzey Afrika'nın daha Önceki dönemlerine bakmak yararlı olur.

    Tarihin derinliklerinde bölgenin toplumları Afrika dışına taşmayan ilişkiler içinde kalmışlardır. Akdeniz'in deniz taşımacılığı açısından dünyanın en işlek iç denizi haline geldiği aşamada Fenikeliler Grekler ve Romalılar daha çok sahillerde koloniler ve kaleli liman şehirleri kurarak bölgenin uluslararası sistemin içinde yer almasına sağladılar. Kartaca karsı yöne doğru eylemler yapmışsa da sınırlı kalmaktan kurtulamamıştır. Sahil şeridinin arkasında kalan bölgelerin kısmen dağlık kısmen de çöl olması sebebiyle buralara hâkim olmak güç oluyordu. Dolayısıyla göçebe Berberiler 19. hatta 20. yüzyıla kadar iç bölgelere hâkim olmuşlardır. İslâmın hızla Kuzey Afrika'ya egemen olması da durumu değiştirmedi. Bir ölçüde Avrupa ile ilişkiler azaldı ama içerde göçebeler arasındaki çekişmeler sürdü gitti. Çoğunlukla Mısır ya da Fas ve İspanya'ya hâkim olan Müslüman hükümetler nazari yönetici güç gibi görünüyorlardı. Zaman zaman Berberilerin ön plâna çıktıkları görülmüşse de İbni Haldun'un dediği gibi bunlar 'bir çekirge sürüsü gibi' talancı olmaktan başka birşey yapmadılar. Bütün hinterland ile birlikte düşündüğümüzde Kuzey Afrika özellikle Magreb'deki toplumların asla bir merkezî yönetimin İdaresi altında birleşemediğini fark ederiz.

    İslâm devletleri güçlerini kaybetmeye başlayınca Atlantik sahillerinde Portekizliler Akdeniz sahillerinde ise İspanyollar kaleli limanları ele geçirerek ya da kurarak bölgeye yerleşmeye başladılar. 15. Yüzyılda İspanya'daki İslâm devletlerinin teker teker ortadan kaldırılmasını izleyen Müslüman ve Yahudilerin ülkeden atılması ya da Hıristiyanlaştırılması eylemleri sırasında ilk kez Osmanlı donanmasının bu kitleleri kurtarma operasyonlarına giriştikleri görüldü. Mısır Memluklarının ilgisiz kalmasına karşılık Osmanlı donanması Kemal Reis komutasında hem İspanyol limanlarını vurup korku yaratarak hem de kaçanları başta Kuzey Afrika olmak üzere çeşitli Akdeniz bölgelerine taşıyarak koruyucu bîr güç olarak kendini kabul ettirdi.

    1514'de Oruç Reis ve kardeşlerinin korsanlıkla başlayan girişimleriyle kısa zamanda sahil bölgesinde bir devlet kuracak düzeye gelmeleri hep içe kapanık yaşamış olan Magrebi uluslararası alana açmanın ilk işareti oldu. Hıristiyan güçlerle özellikle Rodos'tan sonra Malta'yı merkez edinen Şövalye unvanlı korsanlarla başabaş mücadele etmeye başladılar. Barbaros Hayreddin'in büyüklüğü kendinden öncekiler gibi yerel bir güç olarak kalmanın hiç bir yarar sağlayamayacağını farketmesi oldu.Yerli halk ve Berberiler de onlara yabancı dîye bakıyorlardı. Çıkar hesapları başladığında Avrupalı güçlerle işbirliğinden kaçınmadıklarına da pek çok Örnek verilebilir. Kuzey Akdenizlilerin maddi askeri ve teknik üstünlükleri karşısında ancak onlardan üstün bir güce dayanırsa ayakta kalabileceğini farketmenin bilinci ve kılıcının gücüyle fethettiği yerleri Osmanlı Sultanına sundu.Küçücük beyliklerin hatta göçebe konfederasyonlarının İslamın liderliğine oynama alışkanlığının yaygın olduğu bir dönemde böyle bir davranış gerçeklen sadece Özveriyle değil üstün bir bilinçle açıklanabilir. Avrupa'nın 'Muhteşem1 diye hayran kaldığı Kanunî Sultan Süleyman'ın Barbaros'la görüşmesini resmeden minyatürde ikisinin karşılıklı oturması da büyük amiralin davranışının ne derece büyük bir jest olarak karşılanmış olduğunu kanıtlar. Zira ondan başka bütün sultan huzuruna kabul minyatürlerinde başta sadrazam bütün devlet ileri gelenleri ayakta elpençe divan durur ya da etek öperken resmedilmişlerdir. Artık korsanlık değil devletin ileri karakolu olarak Avrupa'dan gelen saldırılan önlemekle görevli bir koruma sisteminin parçası olmak bahis konusuydu. Nitekim 18. Yüzyıl sonu Cezayirli Türk şairi Şemsi Hoca Cezayir'i 'Mücahitler Meskeni' diye niteler ve 'gaza'dan başka görevleri bulunmadığını ekler. Böylece Garp Ocakları dediğimiz Cezayir Tunus ve Trablusgarp Ocakları ortaya çıkmıştır.
    Devlet sisteminin içine girişle birlikte evvelce sahil şehirlerinde adalet kaçkınları ya da maceraperestlerin bir araya getirilmesiyle oluşan kadroların yerini Osmanlının son derece geliştirmiş olduğu devşirme sisteminin bir yeni uygulaması aldı. Osmanlı düzeninin coğrafyasının her bölgesini kendi özel koşullarına göre yönettiğini biliyoruz. Garp Ocakları da aynı mantığa bağlandı. 1780'lerde bir Cezayirli Türk âşık bu özel yapıyı şöyle ifade etmiştir:


    Cezayir 'in üst yanı kara dağdır kaçılmaz


    Alt yanımız deniz derya geçilmez


    Kahbe felek kanat vermeyince uçulmaz


    Kahbe felek kanat verde uçalım


    Açıkçası Magreb'e gidenin başkentle taşra arasında sürekli yer değiştirebilen diğer devşirmelerin aksine bir daha geri dönmesi bahis konusu değildi. Nitekim bir diğer şiirde de 'Cezayir'e giden yiğit gelmez eğleşir' dizesi bu durumu yansıtır. Akdeniz'deki 4000 kilometrelik sahil Avrupalı korsanların ve devlet donanmalarının ani saldırılarına açıktı. Gerek nüfus yoğunluğunun son derece sınırlılığı gerekse sahil şeridi halkı ile içerdeki dağlık ya da çöllük bölgenin göçebe aşiretleri arasında hiçbir donemde önlenemeyen çatışmalar dolayısıyla bir savunmanın düzenlenmesi kolay değildi. Ayrıca korsanlığın egemen olduğu dönemde bu silahlı güç içinde yer alanların saf değiştirmesinin pek kolay olduğu biliniyordu. Kendi bölgesindeki suçları yüzünden karşı tarafa sığınan bir korsan dinini değiştirmekte de sakınca görmezdi. Bu tür kadroların toplumun çıkarlarından çok kendi çıkarlarını Önde tutmaları sebebiyle liman kalelerinin de el değiştirmesi zor olmayabiliyordu. Barbaros ve arkadaşlarının Osmanlı gücüne şartsız katılmaya yanaşmaları korsanlık statüsünden çıkmayı kabul ettikleri anlamını taşıyordu. Bu durumda kurulacak düzeni yürütecek kadroların bu tür tehlikeleri önleyecek yani hem Hıristiyanlarla işbirliğinden kaçınacak hem de ülke içi çekişmelerde taraf tutmayacak nitelikte olmaları gerekliydi.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Cezayir sosyal yaşam hakında bilgi


    Balkanlar ve Anadolu'daki gayri-müslim çocukları devşirip TürkIeştirdikten (Türk ailelerinin yanında dil ve din öğrendikten) sonra eğitim vererek Yeniçeri olarak kullanmak yerine Garp Ocakları için doğrudan doğruya Türk delikanlıların - Çocuk değil yetişkinlerin - devşirilmesi yöntemi tercih edildi. Böylece din mezhep (Kuzey Afrikalılar genellikle Maliki Türkler ise Hanelidir; tarikatlarda da büyük farklılık vardır) ve dil bağlılıkları sebebiyle birbirleriyle dayanışma içinde bulunacakları gibi Avrupalılar ve yerlilerle bütünleşmeleri de engellenmiş olacaktı. Bu amaçla İzmir'deki Cezayir Hanı'nda Ocak Kâhyaları bazan her yıl bazan birkaç yılda bir özel bir seçmeye tâbi tuttuktan sonra birkaç bin Türk delikanlısını Yeniçeri ya da Levend olarak yararlanmak üzere gemilerle Magreb'e aktarıyorlardı.

    Magreb için kurulan düzen Osmanlı'nın diğer bölgelerde uyguladığından bazı farklılıklar gösterir. Osmanlıda sınıf yapısı bulunmadığı bir tabakalaşmanın bahis konusu olduğu bilinir. Bunun anlamı .Avrupa'daki gibi sınıftan sınıfa geçmenin kabul edilmediği bir sistemin aksine tabakalar arasında bir 'sosyal akışkanlık'ın (Social Mobility) varlığı demektir. Yani yeteneklerini ispatlamak koşuluyla bir kişi bir üst tabakada yer alabiliyordu. Ancak Garp Ocakları sisteminde buna izin verilmedi. Yukarıda belirttiğimiz güvenlik gerekçeleriyle ve kontrolün Ocağın dışına kaçmaması için yönetimin sadece Anadolu'dan seçilerek getirilen Levend ve Yeniçeri kesiminin tekelinde kalmasına Özen gösterildi.Bunun sonucunda başlangıçta iki kesimli bir toplumsal yapı belirdi: Türkler ve yerli halk.Gelibolulu Âli Ocaklıları şöyle tanıtır:

    "Ocaklıların eylemleri sisteme düzene bağlıydı. Müslümanlara tacirlere ve haraç veren kâfirlere ilişmezler. Hatta evvelki günahlarına-korsanlık yapmışlarsa-tövbe ederler. Bir vakit namazlarını kazaya koymayıp dindarlığı kendilerine kılavuz edinirler. Gerek Hayrettin Paşa adındaki Barbaruça gerek Salih Paşa ve Turgutça reislik denilen kahramanlıkla başkalarına üstün gelerek yükselmişlerdir. "

    Bu yapının firelerine rastlansa da Ocak'ta disiplinin korunması için özel bir dikkat sarfedildiği içerideki anlaşmazlıkların dışarıya yansımamasına özen gösterildiği bellidir. Bu zorunluydu zira görevleri gelecek saldırılara karşı daima hazır bulunmayı ve ölümden korkmamayı gerektiriyordu. Dolayısıyla kuralları bozanın şiddetle cezalandırılması gelenekti. Başlıca dört görevleri vardı l. Kentin korunması 2. Avrupalılara karşı sefer 3. Vergi toplamak 4. Ayaklanmaları bastırmak için ülke içine sefer. Görüldüğü gibi ölüm oranını yükselten bir yaşam içindedirler. Yaptığımız tahmini hesaplar bu Anadolu delikanlıları ve onlara katılan az sayıdaki diğer elemanların ancak onda ikisinin yataklarında onda sekizinin ise vuruşmalarda öldüğünü ya da esir edilip forsa olarak küreğe bağlandığını gösteriyor. Ölümden kurtulan onda ikiden yarısının da savaş sakatı olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır. Bu sebepledir ki muntazam aralarla İzmir'den taze kan getiriliyordu.

    Ocağın hedefinden sapmaması İçin uygulanan disiplin hayli sertti. Aykırı davranan bir yoldaş falakaya yatırılır ve bine kadar sopa vurulurdu. 16. ve 17. Yüzyıl belgelerine dayanarak yazdığı eserde bir Fransız tarihçinin şu kaydına rastlıyoruz:

    "Yoldaşlar kendi aralarında son derece uyumluydular. Toplu bulundukları ister kışla ister meyhane gibi yerlerde hiç denecek kadar az olay çıkardı. Eğer içlerinden biri elini kılıcına atarsa arkadaşlarının görevi hemen O'nu tutmak ve yargılanmak üzere Divan 'a götürmekti. "

    Çok ağır suç işleyip idamına karar verilen Ocaklının infazının halkın gözünden uzakta ve kılıçla değil iple boğularak yapılması ise bir tür soyluluk tanındığını kanıtlıyor. Bilindiği gibi Osmanlı'da boğma yöntemi sultan ve vezirler gibi yüksek makamdakilere uygulanan bir infaz şeklidir. Yerli halkın görmemesinin istenmesi onlarda bulunabilecek kin duygularının körüklenmesine fırsat bırakmama isteğiyle ilgilidir. 1633'te bir Fransız konsolosu yanlış olarak artık bölgeye hiç Türk sokulmayacağını işittiğinde çok sevinip hükümetine raporla bildirmişti. Çünkü örgütlü gücün Türkler olmadan yürümeyeceğini biliyordu. Yeni Türk gelmezse de yerli halkın iktidarı ele geçirmesi ve Avrupalı müdahalelerinin daha kolaylıkla işlemesi imkânı belirecekti. Zaman zaman Ocaklı'nın sultana başkaldırıp kendi bildiğince davranması karşısında Babıâli'nin en büyük tehdidi de Türk göndermeyi kesmek oluyordu. Değişik dönemlerde üç Ocak'ta değişik sayılarda Türk bulunmuştur. Ortalama olarak Cezayir'de daima 10-15 bin Tunus'ta 4-5 bin Trablus'ta 2-3 bin Anadolu Türk'ü (Levanten Türk Rûmî Türk) bulunuyordu. Dörtyüz yıllık bir süre içinde bir milyon gencin peyderpey Anadolu'dan getirilmiş olduğu hesaplanabilir.





+ Yorum Gönder