+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Osmanlı Tarihi Forumunda Büyük osmanlı projesi özeti Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Büyük osmanlı projesi özeti








    Büyük osmanlı projesi özeti

    b-y-k-osmanl-projesi-zeti.jpg

    Türkiye'de tarih üzerine yazan en çalışkan kalemlerden biri Mustafa Armağan. Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı'nın tek meşru mirasçısı olduğunu söyleyen Armağan bu mirasa sahip çıkmayan yaklaşımları hayretle eleştiriyor.
    Osmanlı yıkılmamış dönüşüm geçirmiştir Türkiye Cumhuriyeti de bu evrelerden biridir..



    Türkiye'de tarih üzerine yazan en çalışkan kalemlerden biri Mustafa Armağan. Çevirileri derlemeleri ve yazılarını topladığı kitapları yirmiyi aşıyor. Halen Zaman gazetesinde yazılar kaleme alan Armağan'ın son kitabı Büyük Osmanlı Projesi yazarın en sadık olduğu temalardan birini ele alıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı'nın tek meşru mirasçısı olduğunu söyleyen Armağan bu mirasa sahip çıkmayan yaklaşımları hayretle eleştiriyor.


    RÖPORTAJ: AYŞE DÜZKAN / star


    HALİL İnalcık Osmanlı tarihini bölümlere ayırırken doğma büyüme ölme prensibinden çıkılması gerektiğini söylüyor. Siz de bu görüşe katılıyorsunuz sanırım. Bunun alternatifi olan yaklaşım nedir? Osmanlı'yı nasıl anlayacağız?


    Osmanlı tarihine giydirdiğimiz deli gömleklerinden en azılısını soruyorsunuz. Devletlerin ömrünü insanınkine benzetmek eski bir alışkanlık. Doğru onlar da doğar büyür ve ölürler. Her doğan bebek gibi her kurulan devletin de günün birinde yıkılacağını öngören sağduyuya dayalı bir bakış yatıyor bunun altında. Ne var ki her benzetme gibi bu da yanıltıcı. Şüphesiz devletler organik yapılar değil. Bu görüşün en iddialı formlarından birini İbn Haldun savunmuştu ama Osmanlı aydınları iş Devlet-i Aliyye'ye gelince bu insan-biçimci açıklamanın yetersiz kalacağını söylemiş ve Osmanlı'yı 'devlet-i ebed-müddet' yani sonsuza kadar yaşayacak devlet olarak konumlandırmışlardı. Aslında biz de bugün Cumhuriyet'in 'ilelebet payidar kalacağı'nı söylerken farkına varmadan aynı Osmanlı dürtüsünden beslenmekteyiz.


    Doğma büyüme ve ölme kalıbı neden yanıltıcı?


    İmparatorluklar doğmaz ve ölmez de ondan: Normal devletlerden farklı olarak başka imparatorlukları yiyerek büyürler ve başkaları tarafından yenilerek küçülürler. Ama yok olmazlar ortadan kalkmazlar. Dolayısıyla ömürleri bizimkine pek benzemez. Şimdi Halil İnalcık hocanın başını çektiği tarihçiler Osmanlı Devleti'nin gerilemediği aaaini gündeme getiriyorlar ki neresinden baksanız bu tarihin son üç asrını yeni bir gözle değerlendirmemiz gerektiğini gösteriyorlar. Bir kere kafalarımızı mengene gibi sıkan o şemayı kırdıktan sonra önümüze engin bir araştırma ufku açılacağından hiç kuşku duymuyorum. Osmanlı kurulmadı ve yıkılmadı sürekli dönüşümler geçirdi; Türkiye Cumhuriyeti de bu dönüşüm evrelerinden biridir bana göre.


    Osmanlı'nın inkılápları


    Yani tarihsel devamlılığın milletler onların dilleri kültürleri vb. ile değil devletlerle yürüdüğünü düşünüyorsunuz.


    Tabii konumuz devlet erkindeki devamlılıktı. Kültürel alana girersek devamlılık unsurlarına dair daha bol örneklerle karşılaşırız. Yalnız kabul etmeliyiz ki kültürel alandaki devamlılıklar da bize bir kopuşun olmadığını gösterecek niteliktedir. Bugün devam etmekte olan birçok geleneğin başlangıç noktası olarak Osmanlı döneminin şu veya bu tarihini yakalayabiliriz. Mesela kandillerin kutlanması I. Ahmed dönemine tarihlenir. Toplu sünnet törenlerinin mucidi pek çok başka toplumsal geleneği icad etmiş olan II. Abdülhamid'dir. Bugün büyük şehirlerimizde yaygın ulaşım araçlarından dolmuş uygulaması İstanbullu kayıkçıların mirasıdır. Bugünkü Türkçenin cümle yapısı kelimeler değişse bile Osmanlılar döneminde konuşulan Türkçenin devamıdır. Şiirimizin kanında bugün bile gizli bir aruz deveran eder vs.


    Osmanlı'yı dünya tarihi içerisinde nereye oturtursunuz?


    Burada 'hangi Osmanlı'yı?' diye sormam gerekir. Çünkü kılıç kalkanla savaşılan 13. yüzyıl başlarının Osmanlı'sı ile atom çağının Osmanlı'sı aynı 'şey' olamaz; dolayısıyla dünya tarihindeki etkinliği de sürekli olarak değişmiştir. Niğbolu Savaşı'ndan (1396) sonra Fransız esirlerle beraber gönderilen top top Bursa kumaşlarının Paris'e moda olmasından ve Bizans'ın başkentinde onunla yarışacak yeni bir şehir kurma iradesi göstermelerinden tutun da Endülüs Yahudilerinin getirilmesine ve Protestanlığın Kanuni ve ardılları tarafından korunmasına kadar nice olayı sayıp dökebiliriz. Rönesans sanatını etkiledi İran ve Hindistan'ı ateşli silahlarla tanıştırdı farklı olanların bir arada yaşayabileceğine dair bir modeli 20. yüzyıl başına kadar korudu adalet sistemindeki hızın şöhreti La Fontaine'in 'Bal Arıları ile Yaban Arıları' adlı masalına kadar girdi hangi milletten olursa olsun her yetenekli çocuğun sadrazamlığa kadar yükselme imkánlarını sonuna kadar açık tutarak ayrımcı olmayan bir yönetimi yaşattı Bence hepsinden önemlisi Avrupa emperyalizmine inatçı bir set çekerek Ortadoğu'nun paylaşımını pahalıya getirmesiydi.


    Dolayısıyla Osmanlı tarihi bilinmeden dünya tarihi yazılamaz tabii tersi de doğrudur dünya tarihini bilmeden de Osmanlı tarihini anlayamayız. Unutmayalım ki Osmanlı'yı bilmeden ne Arjantin'deki Carlos Menem'in ne Fransa'daki Nicolas Sarkozy'nin ne İngiliz parlamentosundaki Boris Johnson'ın ne de Malezya'nın 3. devlet başkanı olan Tun Hüseyin'in oralarda ne aradığını anlamlandırabiliriz.


    Sarkozy de Castro da Osmanlı


    Nasıl bir ilgi var?


    Son bir yılın basın organlarından seçilen şu örneklere beraber bakalım isterseniz.


    Bir bakıyorsunuz Belçika dağlarında bir 'Türk köyü' keşfediliyor. Bir gazeteden beraberce okuyalım:


    'Kendilerini asırlardır 'Türk' olarak nitelendiren Belçikalı köylüler geleneksel olarak Türk giysi ve bayraklarıyla karnaval korteji oluştururken ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen 'gerçek Türkler' de karnaval etkinliklerini izledi. Belçika'nın Arden dağları bölgesinde ülkenin ücra köşelerinden birinde bulunan birkaç yüz insanın yaşadığı 'Faymonville' isimli köyün meydanında Belçika ve Valonya bayraklarının yanında Türk bayrağı da dalgalanıyor. Köyün merkezinde bugün kütüphane olarak kullanılan binanın girişinde mermer üzerine oyulmuş ay-yıldız görüntüleri binanın içinde ise camlara işlenmiş Türk bayrağı motifleri dikkati çekiyor.'


    Öbür tarafta Himalayalar'ın eteklerinde uzanan Keşmir eyaletinde kendilerine 'Osmanî' diyen Türk Köyleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği üyeleri poz veriyorlar objektife Günün birinde İrlanda'da Drogheda belediye başkanlığı binasının üzerinde ay yıldızlı bir tabelayla karşılaşıyorsunuz. 'En kötü zamanımızda Türkler bize yardımlarını esirgemediler' diye yazıyor üzerinde. Candan teşekkürlerini eklemeyide ihmal etmiyorlar elbette. Daha yakınlarda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı Ocak 2007'de yaptığı İspanya ziyareti sırasında Osmanlı kıyafetleriyle karşılayan ve kendilerin 'Türk' diyen 'Los Turkoslar' çıkıyor sahneye. İngiltere'de Parlamentosu üyesi olup şimdilerde Londra Belediye Başkanlığı yarışına hazırlanan Boris Johnson'ın son Osmanlı İçişleri Bakanı Ali Kemal'in torunu olduğu haberi gazete manşetlerinde çınlarken Meksika'nın başkenti Mexico City'de çinili bir Osmanlı çeşmesinin ortaya çıktığı notu düşüyor tarih dergilerine.


    Nicolas Sarkozy'nin de Fidel Castro'nun da atalarının Osmanlı Yahudisi çıkması yetmiyormuş gibi (üstelik Sarkozy'nin büyük amcası Galatasaray mezunudur) Alman besteci Richard Wagner'in Sultan Abdülaziz'den opera binası yaptırmak için para istediğini Avusturyalı besteci Johann Strauss'un Abdülmecid'e özel bir marş besteleyip ihsan-ı şahaneyi beklediğini II. Abdülhamid'in ise Doktor Pasteur'e Dersaadet'te beraber çalışma teklifinde bulunduğunu öğreniyoruz.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Avrupa ile karşılaştırılamaz


    Avrupa emperyalizminden söz ettiniz. Emperyal ve emperyalist kavramlarının farklı olduğunu hatırlatarak sormak istiyorum; Osmanlı Avrupa emperyalizminden nasıl ve neden farklıydı? Bir halk kendisini yönetmek için neden Avrupa'yı değil de Osmanlı'yı tercih etmeliydi mesela?


    'Avrupa' ve 'Osmanlı' terimlerini eşitlemek yanıltıcı olabilir. Çünkü Avrupa bir bütün gibi gösteriliyor. Ancak farklılıkları benzerliklerinden az değil. Osmanlı da öyle. Dikkat ederseniz 'Osmanlı ülkesi' demeyiz 'Osmanlı ülkeleri' deriz yani 'memálik-i Osmániyye'. Neden? Çünkü Osmanlı İmparatorluğu idarî yapısı açısından bir tür konfederasyon gibi de ele alınabilir. Mesela Eflak-Boğdan'ın yönetimiyle Mısır'ınki veya Diyarbakır'ınki aynı değil. Biri haracgüzar devlettir öbürü merkeze bağlıdır. Kırım ile Cezayir'i de aynı kategoride ele almakta zorlanıyoruz. Raguza ise tam bir serbest liman olarak kullanılmış. Hem de 300 kişilik senatosu olan bir cumhuriyet olarak Napolyon'un işgaline kadar yaşamaya devam etmiş. Bunlar da her devirde aynı şekilde yönetilmiyor üstelik. Yani zamansal ve mekánsal anlamda dilimlenmeler söz konusu.


    Osmanlı emperyalist değildi


    Emperyaldi ama emperyalist değildi öyle mi?


    Evet emperyal bir devletti ama emperyalist bir devlet değildi Osmanlı. Neden? Olamazdı da ondan. Bugün Pakistan'a gidin evet Türkleri severler şu bu ama bir İngiliz'i görünce her şey değişir ve efendi-köle diyalektiğinin nasıl tıkır tıkır işlediğini o anda görürsünüz. Türki cumhuriyetlere gidin evet baş başa kalınca Ruslar aleyhine atar tutarlar ama o toplantıya bir Rus akademisyen katıldığında söylemin nasıl aniden hiza değiştirdiğine şahit olursunuz. Örnek verdiğim ülkelerde İngiliz veya Rus emperyalizmleri 100-150 yıl devam etmiştir üstelik. Osmanlı Devleti'nin 400-500 yıl boyunca yönettiği ülkelerde bile böyle bir köleleştirme eserine rastlanmaz.


    Bu da başka türlü bir emperyalist akıl olamaz mı?


    Emperyal akıl diyelim isterseniz. Dimitri Kitsikis'in Yunanistan için söylediği sözü bilirsiniz. Eğer der 'Osmanlılar gelip de Yunanistan'ı yönetmeselerdi Venedik veya Avusturya'nın eline kalsaydık ne Ortodoksluğu ne Yunancayı ne de Yunan kültürünü bulabilirdik bağımsızlıktan sonra.' Haklı adam görüyor asıl emperyalizmin ne olduğunu çünkü. Çeklerin Akdağ Savaşı'nda Almanlara yenildikten sonra başlarına gelenlerin pişmiş tavuğun başına gelmediğini biliyoruz. Çek diliyle yazılmış kitaplar meydanlara toplanıp yakılmadı mı? Ülkenin okur-yazarları zorla sürgüne gönderilmedi mi? Halk silah zoruyla Protestan yapılmadı mı? Ve bağımsızlıktan sonra dağlardan çobanları toplayıp üniversitelerde unutulan Çekçe telaffuzun ne menem bir şey olduğu onların sayesinde öğrenilmedi mi?


    Bütün bu vahim olaylar önümüzde dururken bir de Macar tarihçiler 150 yıl kaldıkları halde Osmanlıların Macaristan'a neden aldıklarından fazla verdikleri bulmacasını çözmeye uğraştıkları gerçeği karşısında Osmanlı'nın neden tercih sebebi olduğu açıklık kazanır.


    Yazılarınızdan ve kitaplarınızdan Abdülhamit'e verdiğiniz önemi biliyoruz. Abdülhamit neden önemlidir?


    II. Abdülhamid hemen hemen Fransız Devrimi'yle yaşıt olan modernleşme sürecimizde ilginç bir köşe başıdır ve Tanzimat'ın reformcularına iki gözleri olduğunu hatırlatan adamdır. Onlara bir gözleriyle Batı'ya bakarken öbürünü kendi referans sisteminden ayırmamaları gerektiğini söyleyen ve gösteren Abdülhamid reformculuğuyla bugün kendisine 'modern' diyen kesimin İslamcılığıyla da 'muhafazakár' kesimin öncüsüdür. Ancak talihsizliği bir darbeyle devrilmiş olması ve hemen arkasından müthiş bir aleyhte propaganda kampanyasının başlatılmış ve aşağı yukarı 1950'lere kadar lehinde söz söyletilmemiş olmasındadır. Yaklaşık yarım yüzyıl süren bu korkunç sansür onun 'iyi' yönlerini aydınların ortak hafızadan silmiş ve yalnız halk arasında 'Sultan Hamid gerek asker yaşata' gibi türkülere sığınmıştır.


    Sultan Hamid reformistti

    Peki Abdülhamid nasıl bir sultandı?


    Modern Türkiye'nin ideolojik ve kültürel zeminini döşeyen bu çok boyutlu insanın ve döneminin anlaşılması namütenahi önemli görünüyor bana. Çünkü onda opera da hat sanatı da buluşmuş durumda. Bir Victor Hugo ve Conan Doyle hayranı ama aynı zamanda Şeyh Zafir ve Ziyaeddin Gümüşhanevî efendiler gibi tarikat erbabıyla arasını gayet iyi tutuyor. Ermenilerin özerklik taleplerine sert bir şekilde karşı çıkıyor ama Beyoğlu'ndaki Santa Maria Draperis Kilisesi'nin kapısı üzerinde katkıda bulunduğu için adı yazılıyor. Darülaceze'yi yaptırıyor ve bahçesine üç dinin mensupları için ayrı birer ibadethane açtırıyor. İngiliz emperyalizmine karşı ömür boyu mücadele veriyor ve biraz da bu yüzden Almanya'ya yanaşıyor ama II. Wilhelm'in ittifak teklifine hayır cevabını vermekte tereddüt etmiyor. Totaliterlikle suçlanıyor ama kimse o devirde liberal bir devlet örneği sayamıyor François Georgeon'a tamamen katılıyorum: 'Abdülhamid'i anlamadan bugünkü Türkiye'yi anlayamayız.' Hatta Ak Parti gerçeğinin bile altında bir parça Abdülhamid faktörü yatar.


    Osmanlı doğulmaz olunur!


    Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki bağlantıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?


    Ne kadar aksini iddia edersek edelim Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devleti'nin tek meşru varisi ve devamıdır. Mesela inkıláplar içinde daha önce kafa yorulmamış ve başlanmamış bir tane dahi sayamazsınız. Tek fark Osmanlı Devleti çok kavimli ve çok dinli bir yapıydı Türkiye Cumhuriyeti ise sınırların daralmasından dolayı büyük ölçüde homojenleşmiş bir Müslüman kitleye dayandı. Şunu da söylemek lazım ki Türkiye topraklarının Müslümanlıkta zirve yaptığı dönemi temsil eder Cumhuriyet. Osmanlı bile Anadolu'yu ideolojik olarak bu denli İslamlaştıramamıştı.


    Bugünün dünyasında Osmanlı kimdir?


    Malum 'Osmanlı' olarak doğanlar sadece hanedan mensuplarıdır. Ama Osmanlı doğulmaz Osmanlı olunur. Bir tavır bir duruş ve davranış biçimidir Osmanlı benim için. Hayata bakış tarzı bir başka deyişle. Bu deneyim geçmişte yaşanmış olabilir ama bize ölümsüz bir miras hatta misyon bıraktığına da inanıyorum. O misyon dünyaya açılmadan bu topraklarda var kalmanın mümkün olmadığıdır. Bugün Tayvan'a Kiev'e veya Cape Town'a gidince oralarda şirket okul vakıf vb. kurmakla uğraşan karınca gibi çalışkan Türkleri görürsünüz. Gaziantep'te bir avuç insan toplanmış Afrika'da kurban kesmeye karar vermişler. Mogolistan steplerinde arkalarında gözü yaşlı anneler babalar bırakarak giden eğitim gönüllülerine rastlıyorsunuz. Halil İnalcık hoca böyle bir sahneden etkilenerek Osmanlı ruhunun onlar eliyle yeniden canlandığından bahsediyor İş Bankası Yayınları'ndan çıkan söyleşi kitabında (Tarihçilerin Kutbu). Bu insanların 16. veya 17. yüzyılda gönüllü olarak Hindistan veya Yemen'e giden 'Rumiler'le olan akrabalığını ne zamana kadar görmezden geleceğiz? Bugünün dünyasında Osmanlıları onlar temsil ediyor!


    Yani bir imparatorluk artık bir devlette değil bir tavırda vücut buluyor.


    Bence Osmanlıların yaptıkları bu toprakların insanının yapıcılık potansiyelini hangi noktalara ulaştırdıkları açısından da incelenmelidir. Kılık kıyafetlerinden kılıç top ve tüfekten soyduğumuzda bu adamların derdi gerçekten de neydi? Niye oturdukları yerde oturmadılar da Ukrayna'daki Kamaniçe'yi fethe gittiler? Bir büyük imparatorluğun başkentinde salt aaaif çatmayıp orayı kubbeler ve minarelerle yeniden dizayn etme başarısını neden gösterdiler? Bahariye Mevlevihanesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede'ye ney ile Chopin'in parçalarını çalma ilhamı hangi derin kuyulardan gelmişti? Bu soruları sorduğumuz zaman insan dediğimiz kumaşın o renkli dünyası açılır önümüze. Ve orada bu renkliliği yakaladığımız zaman bugün de Hollandalılara hat ve ebru öğreten Anadolu çocuğunun çabasını derin suların akışındaki işini bilirlik esprisi çerçevesinde anlamaya başlarız.

    Osmanlı kapitalizmden çok komünizme yakındır

    İnancıma göre bir kere olan bir daha olabilir. Marx'ın dediği gibi tarih aynen tekrarlanırsa 'fars' ortaya çıkar. Önemli olan kılık kıyafet şu bu değildir. Eksiklerimiz var hatalar yapıyoruz reformlar istediğimiz hızda ilerlemiyor. Ancak hiçbir ülkede ilerleme tek çizgide gelişmedi. En önemlisi kendimize güvenimizi yitirmiştik. Şimdi bu güveni tekrar yakalıyoruz. İmparatorluk virüsü kanımızda dolaşıyor ve dışarı çıkacağı uygun ortam bekliyor. Uzun sözün kısası Marx ve Engels'in bahsettikleri hayalet şimdi Osmanlı kılığında coğrafyamızı arşınlıyor. Ben Osmanlı'nın ahlakî duruş noktasında kapitalizmden ziyade komünizme (tabii ideal planda) yakın olduğunu düşünmüşümdür





+ Yorum Gönder


büyük osmanlı projesi kitap özeti