+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Osmanlı Tarihi Forumunda Osmanlıda Azınlık Hakları Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Osmanlıda Azınlık Hakları








    Osmanlıda Azınlık Hakları

    Osmanlıda Azınlık Hakları ilgili bilgi



    Eski Yunanistan'da olduğu gibi, Roma'da da halk genelde pek çok sosyal sınıfa ayrılmış ve adalet sisteminden, ancak kendilerine vatandaşlık hakkı tanınanların bir kısmı faydalanabilmiştir. Yani fertlerin kanun önündeki durumları açısından halk temelde, vatandaşlar ve vatandaş olmayanlar olarak birbirinden ayrılıyordu. Vatandaş olmayanların alınıp satılmaktan başka toplumda hiçbir değerleri olmadığı gibi bunların hak ve hukuklarından söz etmek de imkansızdı. Roma'da hiçbir zenginlik ve soyluluğa sahip olmayan halk, bağlı eyaletlerdeki halk ve köleler bu grubu oluşturuyordu. Bu gruptakiler herhangi bir suçlama karşısında yargılanmalarına gerek kalmadan cezalandırılabilirler, gladyatör gösterilerinde halkı ve imparatorları eğlendirmek için hayvanlara yem olarak kullanılabilirlerdi.

    İleriki dönemlerde Roma'da imparatorluğun toprakları dahilinde yaşayan bütün halk vatandaş olarak kabul edilmişse de bu durum zamanla yeni bir sosyal sınıflaşmanın başlangıcı olmuştur. Bu kanun da insanlar arasındaki farkı ortadan kaldıramamıştır.

    Üçüncü yüzyılın sonlarına kadar çok tanrılı dinlere inanan ve bu dönemde Hıristiyanlığı kabul eden halka, akla hayale sığmayan eziyetleri lâyık gören Roma imparatorları, Hırıstiyanlığın 388'de devlet dini olmasından sonra kendilerini Hıristiyanlığın bayraktarları olarak görmeğe başladılar. Bizans İmparatorluğu bu kez Hıristiyanlığın temel prensip ve kaidelerine yönelerek, bu dine inananları esas almış ve bundan başka dinlere inananlar, dinlerini değiştirmeğe zorlanmışlardır. İnançlarından dönmeyenler ise insafsızca cezalandırılmışlardır. Yaklaşık bin yıl boyunca Bizans teb'ası, toprağa bağlı, karın tokluğuna çalışan ve bağlı bulundukları kilise ya da dükalıklara (yerel idarecilere) hiçbir hesap sorma hakkı olmayan serf(köle) konumunda kaldı.

    Roma hukukunda olduğu gibi İslam ve Türklerde de köleliğin bulunduğu anlaşılıyor. Köleliğin o günkü şartlarda hemen kaldırılması mümkün olmadığı gibi eşitlik kavramının toplumda istenilen tarzda oturması mümkün değildi. Ancak, kölelerin durumları ve statüleri ile ilgili kesin kuralların yer aldığı ve bu gruptaki halkın belli akidlerle haklarının korunduğu da açıktır. Kölelerin evlenme ve mahkemeye müracaat etme hakları vardı.

    Diğer Müslüman Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlı'nın da halkı dinlerine göre böyle iki farklı gruba ayırması, kişilerin hak ve hürriyetleri açışından bir fark meydana getirmemişti. Bilâkis bu ayrım, farklı dinlere inanan teb'anın dinî inanç ve ibadetlerinin güvence altına alınması açısından gerekliydi. Yoksa, Osmanlı devleti hakimiyeti altındaki fertlerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve güvence altına alınması konusunda oldukça hassas davranmıştı. Gayr-i Müslim vatandaşlar (zimmîler), şahsî hak ve hürriyetlerden aynen Müslümanlar gibi faydalanabilirler; mesken ve ikametgâh dokunulmazlıkları; din ve vicdan hürriyetleri; düşünce toplantı ve eğitim hürriyetleri vardır. Gayr-i Müslim vatandaşlar, devletin bütçesinden finanse edilen kamu hizmetlerinden yaralanma hakkına sahiptirler ve çalışma hakları da vardır.

    Osmanlılar sadece bu soya mensup insanlara değil aynı zamanda fethedilen yerlerin halkına da "tam bir müsamaha ile yaklaşıyorlardı". Wittek'e göre; işte Osmanlı'nın bu yaklaşımı " Bizans askerlerinin kitle halinde onlara iltihakını ve hisarların ve küçük şehirlerin kendiliklerinden teslim olmalarını daha kolay bir hale getirmiştir." Yüzyıllardır huzurlu bir hayatın özlemini çeken Bizans halkı da yine aynı sebeple 1453'te kendisini Fatih'e teslim etmişti. Hakikaten, Bizans halkını, Fatih Sultan Mehmet'in üzerine çiçek atarken tasvir eden tablo gerçeğin resme yansımasından başka bir şey değildir.

    Mısır'ı fethettiği vakit, kendisine "hâkimü'l haremeyni'l-şerifeyn" sıfatını lâyık gören halka, aksine buranın hâkimi değil hizmetçisi olduğunu söyleyen hükümdarın, bunu tevazusunun kaynağı olan millî terbiye ve anlayış doğrultusunda atalarından devraldığı "halka hizmet, Hakk'a hizmettir" prensibinin etkisiyle söylediği bir gerçektir. Kısacası Osmanlı hükümdarı Roma ve Bizans'ın aksine halkı sadece teb'a, yani idare edilen halk olarak görürdü ve sultan, işte bu topluluğun huzur ve asayişinin sağlanması için vardır.

    Kanun önünde hiçbir gruba iltimas geçilmemiş ve farklı etnik gruplara baskı uygulanmamıştır. Fatih Sultan Mehmet Galata zimmîlerine vermiş olduğu bir ahidname de özetle gayr-i Müslimlerin "ayin ve erkânlarını dinlerinin gerektirdiği gibi yapabilmeleri, malları, rızıkları, mülkleri ve ırzlarının devletin güvencesinde olduğu, Müslüman olmaları için hiç bir şekilde zorlanmamaları gerektiği" gibi hükümleri içeriyordu.

    Yavuz Sultan Selim döneminde gelişen bir başka olay da İslâm felsefesinin, hükümdarı ve idare edenleri, bütün teb'ayı aynı şekilde korumakla ve adaletle davranmakla sorumlu tuttuğunu göstermektedir. Bir gün Yavuz Sultan Selim Rumeli'de Hıristiyan nüfusun çokluğundan ürkerek bunları müslüman etme düsüncesini belirtince, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi "Madem ki, onlar raiyyetliği kabul etmişler, dinimiz gereği onların can, mal ve ırzlarını kendi can, mal ve ırzlarımız gibi korumakla mükellefiz. Bu yolda onlara cebretmek, dinimize muhaliftir" diyerek Osmanlı Devleti'nin şahsî hak ve hürriyetlere ve özellikle din ve vicdan hürriyetine verdiği değeri bir kez daha ortaya koymaktadır. Hatta bu örnek aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin teb'ası arasında din ya da sınıf farkı gözetmeyerek herkese aynı hak ve hürriyetlerden istifade etme imkanını da sağladığını, bu haklara kastedecek olan bir hükümdar dahi olsa yeri geldiğinde alimler ve devlet adamları tarafından uyarılabildiklerini göstermektedir.

    O zamanın mahkeme kayıtları olan şer'iyye sicillerinde de açıkca görülebilir. Mahkeme kararları incelendiği zaman, bir gayr-i Müslimin bir Müslümandan farklı tutulmayarak, dinî ya da ırkî mensubiyete göre değil, haklılık ve haksızlıklarına göre hüküm verildiği anlaşılır.

    Bu arada Osmanlı Devleti'nde de, diğer memleketlerde olduğu gibi, Sultan'ın geniş yetkiye sahip olduğunu ve buna dayanarak ölüm ile cezalandırmanın varolduğunu savunanlar Yavuz Sultan Selim ile Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî arasında geçmiş olan diyalogdan herhalde habersizdirler. "Padişah ipek alım satımını yasaklamasına rağmen, bazı kimseler, emre muhalefet ederek ipek ticaretine devam etmişti. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim, bu kimseleri yakalatıp bağlatmış ve belki de bunların öldürülmelerini emretmişti. Bunu duyan Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî efendi ağır bir dille Sultanı eleştirerek suça göre ceza vermesi için onu uyarmış ve bu kimselerin katlinin caiz olmadığını belirtmişti".

    Bu nedenledir ki Voltaire, Türklerin pek çok hasletlerini anlattıktan sonra Osmanlı Devleti'nden bahsederek "Türk devleti bir demokrasidir" demeyi ihmal etmez.

    Roma ve Bizans'ın insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan politikasına karşılık, Osmanlı'nın bu politikası idare ettiği halkı devlete yaklaştırarak, inancı ve etnik yapıları ne olursa olsun farklı toplulukları tek bir vücut haline getirmiş ve temeli ırk, din ve mezhep birliği zorunluluğuna dayanmayan bir millet şuurunun oluşmasına neden olmuştu.

    Osmanlı Devleti'nin, geçmişten getirmiş olduğu hasletlerle de yoğurarak insan unsuruna vermiş olduğu değeri Avrupa henüz ortaçağ ve yeniçağda dahi sağlayamamıştı. İngiltere'de 1215'te yayınlanan Magna Carta Libertatum dahi kişilere özgürlük tanımaktan ziyade sadece belli bir gruba karşı kralın yetkilerini sınırlamıştı. XVIII. Yüzyılın sonuna kadar vatandaşın siyasî iktidara katılması söz konusu değildi. Gençlerimizin bugün hayranlıkla takip ettiği Amerika'da ise; XVIII. yüzyılda yayınlanan Virginia Haklar Bildirisi ve benzerlerinin yayınlanmasına kadar bütün Amerikan halkı İngiliz'lerin kölesi durumdaydı. 1970'lere kadar zencilerin insan olarak görülmediği ve hak ve hürriyetler bakımından fertlere çifte standart uygulandığı açıktır. Fransa'da da kişi hak ve hürriyetleri 1789'da Fransız ihtilâlinden sonra yayınlanan insan hakları bildirisi ile ve ancak kâğıt üzerinde gerçekleştirebilmiştir. Ancak Avrupa'da toplumun, hak ve hürriyetlerin eşit dağılımı açışından belli bir seviyeye ulaşması oldukça zaman almıştır. Avrupa kültürünün gelişim çizgisinin aksine, eski Türk geleneklerinde, İslâm hukukunda ve Osmanlı uygulamalarında yüzyıllardır, fertlerin doğuştan hür ve eşit olduğu inancının var olması, Türklerde kişi haklarının devlet tarafından bahşedilmiş bir hediye ya da sonradan kazanılmış haklar olmadığını açıkça göstermektedir .

    Bütün bu açıklamalar bize, "Kişi bilmediğinin düşmanıdır" sözünü hatırlatarak, geçmişimize ve ecdadımıza olan düşmanlığımızın Osmanlı devleti ve değerleri hakkında gerçek ve doğru bilgilere sahip olmadığımızı gözler önüne seriyor. O halde bizler, son zamanlarında hataları olmuş olsa da, nadide değerleri ve geçmişte bırakmış olduğu derin izleriyle Osmanlı tarihine saygı duymalı ve ona sahip çıkarak bu alandaki araştırmalarımızı arttırmalıyız. Türk gençliğinin geçmişe olan sevgisi, ancak bu alanda yapılacak olan ciddi tarihî araştırmalar sayesinde artacaktır.

    Gerçek tarihi araştırmaya niyetli fertlerin artması dileğiyle








  2. Acil

    Osmanlıda Azınlık Hakları isimli yazıya yorum yazın.





  3. Sponsor Bağlantılar
+ Yorum Gönder