+ Yorum Gönder
Sağlık Merkezi ve Psikoloji Kişisel Gelişim Forumunda Kutuplaşma Paradoksu Işığında Fiziksel ve Ruhsal Hastalıklar nelerdir Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Leyla
    Devamlı Üye

    Kutuplaşma Paradoksu Işığında Fiziksel ve Ruhsal Hastalıklar nelerdir









    Kutuplaşma Paradoksu Işığında Fiziksel ve Ruhsal Hastalıklar hakkında bilgi

    Kutuplaşma Paradoksu Işığında Fiziksel ve Ruhsal Hastalıklar 1.jpg.

    Gece-gündüz, yaz-kış, güney-kuzey, doğu-batı, soğuk-sıcak, alt-üst, iç-dış, yakın-uzak, kadın-erkek, artı-eksi, doğru-yanlış, siyah-beyaz, nemli-kuru, helal-haram, dertli-dertsiz, ölü-diri, genç-yaşlı, kibar-kaba, sorumlu-sorumsuz, duyarlı-duyarsız, konuşkan-suskun, sakin-telaşlı, paralı-parasız, zengin-fakir, mutlu-mutsuz, anlayışlı-anlayışsız, zeki-aptal, yeterli-yetersiz, bağımlı-bağımsız… Zıtlıklar, kutuplar. Çağlar ve asırlar öncesine dayanan doğu felsefelerinde bu konu yoğunlukla işlenmiş Buda, Lao-Tzu, Herakleitos, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Abdülkadir Geylani ve daha bir çok isim zıtlık kavramına büyük önem vermiştir.




    Örneğin, Lao-Tzu, insanların iyi-kötü, alçak-yüksek, aydınlık-karanlık gibi kavramlara yüklediği anlamların istek ve hedefleri doğurduğunu ve, insanın ancak bu anlamlardan sıyrılarak, hedefleri bırakarak eylemsizliğe geçebileceğini, ancak eylemsizliği içselleştirmeyi başaran kişinin uyumlu bir yaşama geçebileceğini savunmuştur. Bugün hepimizin kabul edeceği “Geçmişin pişmanlıkları geleceğin kaygılarıyla cedelleşen insanın içinde bulunduğu anı yakalamaya fırsat bulamayacağı” gerçeğini, anda kalamayanların dengeli bir yaşam süremeyeceğini söylemiştir. Ona göre, dengeye oturmanın tek yolu uyumlu yaşama geçmek ve akışa teslim olmakla mümkündür.



    Bir başka filozof Herakleitos ise, “Karşıtlıklar arasında,
    savaş olmasaydı hiçbir şey olmazdı der.” O, karşıtların bir araya gelerek uzlaşmaz olandan en güzel uyumu doğduğunu savunur. Varlıkların ve evrenin meydana gelişini zıtların çatışmasına bağlar. Bu zıtlıklar arkasında bir olanın yani Allah’ın durduğunu, Allah’ın kimini özgür kimini köle, kimini erkek kimini dişi yarattığını söyler. Ona göre, inen ve çıkan yol aynıdır, iyi ve kötünün aynı olduğunu gibi. Sıcak soğur, soğuk ısınır, kuru nemlenir, nemli kurur. Ona göre, zıtlıklar sadece bir olanın ayrı yanlarıdır.



    Mevlana Celalaeddin-i Rumi “Gel, gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel Ben yaşadıkça Kur'an'ın bendesiyim, Ben Hz.Muhammed'in ayağının tozuyum, Biri benden bundan başkasını naklederse, Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikayetçiyim” diyerek zıt sanılan şeylerin aslında nasıl bir olduğunu geniş hoşgörüsüyle anlatmaktadır. “Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik” deyişi ne zıtlığı her şey bir, her şey tek diye yankılanmaktadır
    Zıtlık ve zıtların bütünleşmesi kavramama en büyük katkı sağlayan kaynak Abdülkadir Geylani’nin Fethurrabbani adlı eseri oldu. Yalnız hala halledemediğim şeyler haletliklerimin yanında deniz gibi duruyor. Zıtlıkları anlamak, içselleştirmek, dengeyi bulmak kolay değilmiş, her gün bunun idrakine biraz daha fazla varıyorum; çünkü her zıt kavram kümesine ait temel bilgileri edinmek, uygulamak, aslında ilimle amil olmak gerekiyor. Zaten bir gıdım yol gitmek kolay değilken temel bilgileri edinmeden ve onları uygulama alışkanlığı kazanmadan yürümek sanırım kumsalda iğne aramaya benziyor.

    Abdülkadir Geylani, Lao-Tzu, Herakleitos, Mevlana, Buda, Platinos, Platon ve daha birçok kişi aynı şeyi farklı şekillerde anlatıyor o kadar, hepsinin özü bir. Hepsinin özü birlik, hepsinin özü şimdide sabit kadem durmakta yatıyor. Hepsinin özü zıtlıkları eriterek yokluğa yani birliğe ulaşmaktan geçiyor.
    Bizler, zıtlıklara yani kutuplara göre algılayan, kutuplara göre düşünen, kutuplara göre tepki veren varlıklarız. Bir insana mutsuz diyebilmemiz için onun mutlu olmadığını, anlayışsız diyebilmemiz için anlayışlı olmadığını, sorumsuz diyebilmemiz için sorumluluk almadığını bir şekilde gözlemlemiş olmamız gerekiyor. Birine kelimenin hakkını vererek sorumsuz dediğimizde sorumluluk almıyor, onu sorumluluk alırken hiç görmedim, kendini sorumlu boyutunda var etmiyor, demek istiyoruz. Oysa Sorumlu ve Sorumsuz aynı şeyin iki farklı uçları, farklı yüzleri sadece. Bir özelliğin olması ya da olmaması hali.
    Doğu felsefesinden temellerini alan Geştalt Terapi’de de kutuplara büyük önem veriyor. Bu akım, kişilik özelliklerini her iki ucunda zıtların bulunduğu doğrusal bir düzlemde değerlendirir. Akıma göre; Sorumsuz-Sorumlu uç noktalardır, bu uçlar arasında iki kutbun dengede olduğu bir nokta bulunur, kişi bu noktada iki kutba da eşit mesafede durduğundan ihtiyacına uygun olan kutba doğru hareket etme şansına sahiptir. Aslında denge noktası kişiye seçme özgürlüğü tanır. Bu bağlamda kutuplara iyi ya da kötü yakıştırması yapılmaz. Örneğin, kaba-kibar boyutunda kaba kötüdür, kibar iyidir ya da kibar kötüdür kaba iyidir denilemez, önemli olan kişinin kendi ihtiyaçları doğrultusunda, çevresel koşulları göz önünde bulundurarak, nerede, ne zaman, kime karşı, ne ölçüde kaba ya da kibar davranacağına karar verebilmesidir. Yani kişi duruma göre kibar, duruma göre kaba olabilmelidir. Bu sebeple Geştalt Terapi insanların davranışlarını onların ihtiyaçlarını ve çevresel koşullarını dikkate alarak değerlendirir.








  2. Leyla
    Devamlı Üye





    Bizler “ben” dediğimiz vakit, “ben olmayan” yani “sen olan” ile aramıza bir duvar örerek kendimizi diğer kutba açmayız. Ben-sen ayrımı, bizi zıtlıklar dünyasından bağımsızlaştıramaz. Ben, benlik, ego yenilmedikçe birliğe ulaşmak imkanı olmaz. Sen olanla bütünleşmedikçe, her şeyi zıtlığa göre algıladığımızı, aslında ben dediğimiz şeyde olmayana tepki gösterdiğimizi fark edemeyiz. Oysa sağlıklı insan her şeyi dengede olan insandır. Gerek fiziksel gerekse ruhsal hastalıkları atlatarak sağlığa yani dengeye kavuşmak için kutuplaşmayı yenmek gerekir.

    Bu yaklaşıma göre insanlar toplum tarafından kabul gören kişilik özelliklerine sahip olmak isterken, diğer kutbu geliştirmezler. Arka planda kalan bu kutup ise yok olmaz aksine ilkel şekillerde,
    ortaya çıkmaya çalışır. Örneğin çok sessiz bir kişinin yüksek sesle bağırıp çağırmaya başlaması gibi. Çevresi tarafından sessiz olarak tanımlanan bu kişi, kendi verdiği tepkiye kendi de şaşırır. Çünkü kendisini kutupların tekinde var etmeyi öğrenmiş, diğerini ön plana getirmemiş, güdük bıraktığını fark etmemiştir.

    Kendimizi başkalarına tanıtırken ne gibi ifadeler kullanıyoruz? Ya da başkalarının bize yapıştırdığı etiketlerin hangilerine onay veriyoruz. Kendimizi hangi kutupta var ediyoruz? Hangi kutbumuzu geliştirmiyoruz? Kendimizin ne kadar fakındayız? Kör noktalarımızı görebiliyor muyuz? İçsel çatışmalarımızın farkında mıyız?

    Nihayetinde kabul görmeyen taraf her an patlama potansiyeline sahip. İnkar edilen güçlenerek geri dönüyor. Güdük bırakılan kendini göstermek için ortam kolluyor. Bunu kimi zaman el sürçmeleri, kimi zaman dil sürçmeleri, kimi zaman unutkanlıklar, kimi zaman psikolojik ya da fiziksel rahatsızlıklar, kimi zamanda ciddi hastalıklarla ortaya koyuyor.

    Hastalık denilen şey, çözülmemiş problemlerinin bedende ifade bulmasından başka bir şey değildir. İçsel çatışmaların bedensel boyutta kendini göstermesidir. Problemlerin sembolik ifadesidir. Gerçekte hasta veya sağlıklı diye nitelendirilen beden değildir, beden yalnızca içsel durumun sahnesidir. Ceset hiçbir işe yaramaz varlığı için ruh gerekir. Ruh ise maddesel olmadığından var olmak için bedene ihtiyaç duymaz. Beden yoksa da o varlığını devam ettirir. Normalde kalp atışı, hormonal düzen, nabız, boşaltım, nefes, ısı, sindirim, dolaşım… bir arada uyum içinde çalışıyorlarsa sağlıktan, bu işlevlerden biri ya da birkaçında sapma olmuşsa hastalıktan bahsedilir. Hastalık, bedensel işlevlerin dengesinde olan,
    sapmadır. Bu doğru; fakat bu denge sapması önce ruhsal boyutta kendini gösterir. Örneğin kendisini her zaman güçlü olarak kabul eden kişinin güçsüzlüğe tahammülü olamaz. Kendinde hissettiği bir güç kaybında yoğun korku ve içsel çatışma yaşar. Ruhsal boyutta yaşanan bu sıkıntı bedensel boyutta ifade bulur. Bu yüzden hasta olan beden değildir, aynı şekilde zihinde hastalanmaz, hastalık sadece ruhsal boyutta yaşanan dengesizliklerin bedende ya da zihinde kendini göstermesidir

    O halde beden ya da zihinde beliren hastalık ibareleri, kişinin ruhunda yolunda gitmeyen şeyler olduğunun gösterir. Tüm belirtiler bize bir şey anlatmaya çalışır. Bu yüzden onlara eğilmek, onları dinlemek, anlamaya çalışmak gerekir. Diyelim ensem ağrıyor, iki yolum var. Biri hemen ağrı kesici bir ilaç aramak, diğeri sakin bir ortama çekilerek ağrıyı konuşturmaya, onun ne anlatmak istediğini bulmaya çalışmak. İlk yol kolay gelen yol olduğu için çoğunlukla başvurulan yoldur; ağrı, enseden ilacın etki süresi dahilinde yok olur, ertesi zaman başka bir organda belirir, yine ilaç, başka yere sirayet eder, yine ilaç. Nihayetinde kronik ve ciddi hastalıklara kadar gitme tehlikesi. Bu tehlike ; ancak bedene eğilerek, onu anlamaya çalışarak önlenebilir. Ensem ya da sırtım ağrıdığında kendime neyin ağır geldiğini, neyi kabul etmekte direndiğimi, neyin altında ezildiğimi, neyi taşıyamadığımı, ne de inatlaştığımı …sorma alışkanlığı edindim. Ağrı kesiciler, bana bu bilgileri veremediği gibi, almama da müsaade etmez, belirtiyi yok etmekten başka işe yaramaz. Keşke hastalıklar ilaçlarla yok edilebilseydi, bu mümkün değil. Oysa, vücudumuzdan gelen her sinyal bize bir şeylerin doğru gitmediğini zaten gösteriyorken, onu dert değil şifa olarak algılamak en sağlıklı yoldur. Sanırım Yunus’tu “Derman aradım derdime derdim bana derman imiş.” diyen.

    Abdülkadir Geylani, Lao-Tzu, Herakleitos, Mevlana, Buda, Platinos, Platon’un da anlatmak istediği gibi, ancak bu durumu idrak eden insan hastalık belirtiyle savaşmayı bırakarak, hastalıkları çok sevilen eğitici bir misafir gelmiş gibi karşılar ve misafir gibi ağırlar. Her şey önce kabulle başlar, tam teslimiyetle ilerler. Bu sebeple, gelen eğitici misafiri kabul etmek, ona teslim olmak, onun öğrettiklerini kayıtsız şartsız alarak misafiri yolcu etme sırrına ermeye teslim olmak gerekir. Eğiticinin söylediklerini almaz onu kovmaktan utanmazsak, daha sert üsluplu eğitimcileri beklemek akıllıca olur. Çoğu insan ömrü hayatı boyunca ders, almadan gitmiştir. Oysa ders almak eksik olanın farkına varmamızı, onu davranış reperturamıza eklemeyi, böylece dengelenmeyi vaat eder. Örneğin, nefes bir ritim dahilinde alınır verilir alınır verilir. Almak ve vermek birbirine zıt kutuplardır. Eğer alma ve verme ritmi sekteye uğrarsa yaşamda sekteye uğrar. Vermezsek yeniden alamayız, almamız için vermemiz gerekir. Eğer verme kutbunu yok edersek diğeri de yok olur. Pille çalışan bir alete pilleri artı ve eksi yönlerine uygun olarak yerleştirmezsek alet çalışmaz. Artı yönü yok sayarsak ya da diğer kutbu, aleti çalıştıramayız. Kutuplar birbirine bağımlıdır, biri olmadan diğeri varlığını sürdüremez. Kutupsal düşünen zihnimiz bu paradoksu göremez. Bu yüzden aynı şeyin bir o yüzünü bir bu yüzünü algılar. Oysa onlar sadece aynı şeyin farklı yüzleridir.



    Kutuplaşmanın ardındaki bu birlik, her şeyi kapsayan ve içinde zıt kutupların henüz ayrışmamış olarak bulunduğu bir’dir. Bu birin dışında hiçbir şey yoktur. O zaman ve mekandan bağımsızdır. Orada sadece, saf bir oluş hali vardır. Zaman, mekan, sınır, değişmek sadece dünyayı anlamlandırmak için zihinlerimizin ürettiği kavramlardır. Benliğimiz al der. Ev almak, araba almak, çeşit çeşit kıyafetlere, takılara, eşyalara, arkadaşlara… hep bir şeylere sahip olmak ister, oysa her şeyle bir olabilmek için benliği dönüştürmek gerekir. İnsan dengeye her şeye sahip olarak değil, sadece her şeyden vazgeçip hiçbir şey haline gelmeyi başardığında ulaşır.





+ Yorum Gönder


kutuplaşma gestalt