+ Yorum Gönder
Her Telden Eğitim Konuları ve Soru Cevap Arşiv Forumunda 1. Meşrutiyet ve 2. meşrutiyet seçimleri ile bugünkü seçimlerin farkları ve benzer yonleri Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    1. Meşrutiyet ve 2. meşrutiyet seçimleri ile bugünkü seçimlerin farkları ve benzer yonleri








    1. meşrutiyet ve 2. meşrutiyet döneminde seçimlerin nasıl yapıldığı seçme seçilme şartlarının neler olduğu ile bugünkü seçimlerin farkları ve benzer yönleri lütfen acil cevap verin







  2. IŞILAY
    Devamlı Üye





    Meşrutiyetin Hukuki Teminatı Kanun-u Esasi (1876)

    Kanûn-u Esasînin ilânı (23 Aralık 1876)

    Hukuk tarihimizde ilk anayasa olarak kabul edilen 1876 Kanun-u Esasisi aynı zamanda meşrutiyetin de hukukî teminatı sayılmaktadır. Mezkur anayasa, Server Paşanın başkanlığında 16 mülkiye memuru, 10 ilmiye mensubu, 2 ferik rütbeli asker ve 3 hıristiyan müsteşardan müteşekkil bir heyet tarafından hazırlanmıştır. Mithat Paşanın “Kanun-u Cedit” adını verdiği tasarıyla Sait Paşanın tercüme ettiği Fransız anayasası ve 1831 Belçika anayasası örnek alınarak Kanûn-u Esâsî taslağı hazırlandı ve Mithat Paşa başkanlığındaki Heyet-i Vükelâya sunuldu.

    Anayasa hazırlıklarına bigane kalamayan Osmanlı efkar-ı umumiyesinde şiddetli bir inşikak ortaya çıktı. Ahmet Mithat Efendinin taktığı isimle hilafgirân ve tarafgirân arasındaki tartışmalar belki “nazenin hürriyeti ürkütüp istibdadın avdetine” sebep olacak kadar şiddetliydi. Tarafgiranın anayasaya niçin tarafgir olduğu az çok belli olmakla birlikte; hilafgirânın muhalefet sebebi aynı derecede mütecanis değildi. Hilafgiranı oluşturan kesimleri, tenkitleriyle birlikte şöyle tasnif edebiliriz:

    a) Bir kısım ulema, yukarıda zikrettiğimiz şûra ayetlerindeki “hum” yani “onlar” zamirinin tefsirinde, “onlar”a gayrimüslimleri katmıyorlar ve müslümanlarla aynı mecliste yer almalarını doğru bulmuyorlardı. Aslında, dine aykırı kanunlar yapabileceğinden bahisle bir teşri’ meclisinin teşekkülüne ihtiyatla yaklaşıyorlardı.

    b) Ulemadan etkilenen muhafazakâr bir grup Osmanlı aydını; hıristiyanların “millet-i mahkûme” olmasından hareketle devlet yönetimine iştiraklerini doğru bulmuyordu. Onlara göre bu durum, istikbalde İslam-Osmanlı hakimiyetini bir tehlikeye düşürebilirdi.

    c) Bazı devlet adamları, mevki ve makamlarını padişaha borçlu olduklarından milletin temsil edildiği bir meclisin mura-kabesine tabi olmak istemiyorlardı. Padişah üzerinde etkili saray mensupları da benzer şekilde, kendi durumlarının sarsılacağı endişesiyle anayasal meşrutiyete karşı çıkıyorlardı.

    e) Etrafındaki olumsuz havanın etkisiyle padişahın bizzat kendisi de bu yeni anayasal rejime mütereddit bakıyordu.

    Hilafgirân içerisinde Cevdet Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Şeyhü’l-vüzerâ Namık Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Kazasker Şerif Muhittin, Mirmiran Ramiz Paşa, sabık Meclis-i İcraat üyelerinden Rıza Paşa gibi etkili isimler de yer alıyordu. Muhaliflerin etkisini göstermek için, padişaha sürgün yetkisi tanıyan meşhur 113. maddenin Mithat Paşaya zorla kabul ettirildiği söylenmektedir. Bu teze göre; kişi güvenliğini tehdit eden bu yetki, hilafgiranın baskısı neticesinde ve onların tenkitlerini yumuşatmak maksadıyla anayasaya vazedilmişti. Halbuki Mithat Paşanın, muhaliflerden yukarıdakilerin son üçünün de içinde bulunduğu bir grubu sürgüne göndermesi, bu maddenin anayasaya derpişi konusunda pek de zorlanmadığını göstermektedir.

    Tartışmalı bir hazırlık devresinin ardından, Sultan II. Abdulhamid tarafından da kabul edilen Kanun-u Esasî 23 Aralık 1876 (1293)’ da ilan edildi. Bu tarih, manidar bir tevafukla Tersane (Haliç) Konferansının ilk gününe rastlıyordu. Bu tevafuk bazılarının aklına, anayasanın aslında dahilî ihtiyaçtan değil Avrupayı susturma ihtiyacından kaynaklandığı şüphesini getiriyordu. Zira Haliç Konferansı 23 Aralık 1876-20 Ocak 1877 tarihleri arasında Avrupalı devletlerin Balkanları görüşmek üzere topladığı konferanstı. Avrupalılar bu konferansın sonunda aldıkları bir kararla Osmanlı devletini Balkanlarda ıslahat yapmaya çağırdılar. Islahat talebi içeren bu kararı görüşmek üzere Sultan Abdulhamid, anayasada öngörülen Meclis-i Umumî henüz oluşmadığından, 60’ı hıristiyan toplam 240 üyeli olağanüstü bir meclis topladı. Bu meclis mezkur talebi kabul etmedi. Bunun üzerine Avrupalılar 31 Mart 1877’de Londra Protokolünü imzalayarak bu talebi yinelediler. Osmanlı Hükümeti 10 Nisan 1977’de bu talebi de reddedince Rus hükümeti 24 Nisanda savaş ilan etti. İctimaî hafızamızda 93 Harbi olarak yer eden ve hatırladıkça kalbimizi inciten elim hadiseler böylece başlamış oldu. Sonradan yaşananlar, Balkanlarda İslam-Osmanlı hakimiyetini sona erdirdiği gibi meşrutiyetin ömrünü de kısaltacaktı.

    Kanun-u Esasînin tahlili ve değeri

    Yakın tarihi hızlandıran hadiselerin ortasında doğan 1876 Anayasası, devrin Fransa, Belçika ve İngiltere anayasaları örnek alınarak hazırlanmıştır ve bunlar gibi yine ferman-anayasa özelliği taşımaktadır. Yani, millî bir hareket neticesi oluşan kurucu meclise dayanmamaktadır. Kendinden önceki Tanzimat fermanı gibi fermanların noksan bıraktığı “temel hukuk nizamını gösterme” boşluğunu doldurmuştur. Başka bir deyişle, temel hukuk nizamı ilk defa yazılı bir belgeye bağlanmıştır.

    Anayasada, insan hakları bir bütün olarak ve bütün halk için kabul edilmektedir. Halkın bütünü siyasal haklar bakımından eşit tutulmuş, kanun/hukuk önünde eşitlik prensibi kabul edilmiştir. Halkın yönetime katılması ve idareyi denetlemesi, meclisler yoluyla, yani parlamenter bir sistemle sağlanmaktadır. Padişahın hak ve yetkileri sayılmış ve tahdit edilmiştir. Yasama, yürütme ve yargı fonksiyonları—organ olarak olmasa da—belirlenmiş ve alanları sınırlandırılmak istenmiştir.

    Bu olumlu yanları ile birlikte anayasanın önemli kusurları bulunmaktadır. Devlet kuvvetleri arasındaki muvazenenin tam olarak kurulamadığı bir gerçektir. Meclisin yasama yetkisi, padişahın lehine oldukça sınırlanmış ve yasamaya Şûra-yı Devlet ortak edilmiştir. Kanun teklif etme yetkisinin sadece padişaha tanınması, mebusların kanun teklif ederek görüşememesi meclisi adeta padişahın bir danışma kurulu derecesine indirmektedir.

    Hükümet de doğrudan padişaha bağlı ve ona karşı sorumludur. Meclis önünde sorumluluğunun olmaması, sadrazam ve nazırları doğrudan padişahın tayin etmesi meclis ile hükümetin uyumunu bozan hususlardır. Ayrıca bugün hükümetin siyasî denetimini sağlayan güvenoyu gibi kurallar da kabul edilmemiştir.

    Anayasanın epeyce tenkit edilen yönlerinden biri de, siyasi doktrininin olmadığı iddiasıdır. Halbuki, cins ve mezhep farkı gözetmeden halkı devlet idaresine katarak yani halkın idareyi murakabesini temin ederek, dağılma eğilimi taşıyan tebaayı “menfaat birliği” etrafında toplamayı hedef-leyen “Osmanlılık” fikri anayasaya sinmiş bulunmaktadır. Millî hakimiyet prensibini getirmemesi ise, Osmanlı toplumunun milli bir bütünlük taşımamasıyla açıklanmaktadır.

    Kanûn-u Esâsînin en çok eleştirilen maddesi, meşhur 113. maddedir. Bu madde Mevadd-ı Şetta bölümünün başında yer almaktadır ve son cümlesindeki hükme göre; “Hükûmetin emniyetini ihlal ettikleri idare-i zabıtanın tahkikat-ı mevsukası üze-rine sabit olanları memalik-i mahruse-i şahaneden ihraç ve teb’id etmek münhasıran zat-ı hazret-i padişahinin yed-i iktidarındadır.” Sadeleştirerek özetlersek; bu hüküm padişaha, polis kayıtlarına dayanarak, yani yargı kararı olmaksızın vatandaşları sürgün etme yetkisi tanımaktadır. Böylece siyasi bir suç ihdas ederek sürgün cezası öngörmesi, kişi haklarına yönelen en önemli anayasal tehdit sayılmakta ve anayasanın en zayıf tarafı olarak görülmektedir.

    Sonuç olarak; insafla hükmedecek olursak 1876/1293 tarihli Kanûn-u Esâsînin, bütün kusurlarına rağmen yine de ileri bir adım sayılması gerekir. Zira anayasal meşrutiyet için önemli dersler taşıyan bir tecrübeyi başlatmış ve aynı zamanda Osmanlı toplumunun nabzını ölçmeye yarayacak zengin bir tartışma zeminini hazırlamıştır.

    Birinci Meşrutiyet Meclisi

    Meclis-î Umumînin kuruluşu, çalışmaları, tatili

    1876/1293 Anayasasının 42-80. maddeleri arasında düzenlediği merkezî meclise verdiği isim Meclis-i Umumî olup iki ayrı meclisten teşekkül ediyordu. Âyan Meclisi de denilen Heyet-i Âyan ve Meb’usân Meclisi de denilen Heyet-i Meb’usân, Meclis-i Umumînin iki kanadını teşkil etmekteydi. Âyan Meclisinin (Md. 60-64) üyeleri ve başkanı doğrudan padişah tarafından seçiliyor ve üye sayısı, Meb’usân Meclisinin üye tam sayısının üçte birinden fazla olmayacak şekilde sınırlanmıştı.

    Anayasaya göre (Md. 65-80), Meb’usân Meclisi üyelerinin seçimleri gizli oyla yapılacak ve özel bir seçim kanunu çıkarılacaktı (Md. 66). Meb’us sayısı tespit edilmeyip her elli bin erkek nüfusa bir meb’us seçileceği öngörülmüş (Md. 65), Türkçe bilmeleri (Md. 67) gibi özel şartlar da getirilmiştir.

    Haliç Konferansının zorlamasıyla, va’d edilen seçim kanunu çıkarılamadan ve daha anayasa bile ilan edilmeden seçimlerle ilgili emirler yayınlanmış ve seçim hazırlıklarına erken başlanılmıştır. Kanun çıkarılmadığından, sadece ilk seçimlere mahsus olmak üzere, 28 Ekim 1876 (10 şevval 1293) tarihli “Meclis-i Meb’usân Âzasının Suret-i İntihâbı ve Tayinine Dair Tâlimat-ı Muvak-kate” başlıklı bir genel seçim talimatnamesi hazırlanarak bu talimat mucibince seçimlere gidilmiştir. Yedi maddelik bu talimata göre;

    a) Bu Tâlimat yalnızca bu ilk seçim için geçerli olacaktır.

    b) Meb’us sayısı asgari 130 olacaktır. Hazırlanan bir cetvelde hangi vilayetin ne kadar meb’us çıkaracağı belirlenmiştir. Buna göre meb’usların 80’i müslüman, 50’si gayrimüslim olacaktır.

    c) Anayasaya göre her elli bin kişi için bir meb’us seçileceği öngörülmüşse de Talimât-ı Muvakkate meb’us sayısını 130’la sınırlamıştır.

    d) Anayasada seçimin nasıl yapılacağına dair bir hüküm yer almazken, Talimât seçimleri iki dereceli olarak belirlemiştir.

    Bu Talimâtın şumülü dışında tutulan İstanbul Seçim çevresi için de 1 Ocak 1877 (16 Zilhicce 1293) tarihli bir beyannâme yayınlanmıştır.

    Seçim mevzuatı böylece hazırlanmış olmasına rağmen, gergin siyasî ortam sebebiyle tamamen uygulanamadı. Seçimlerde halk oy kullanamadığı gibi, iki derecelilik öngörülmesine rağmen müntehib-i sâniler (ikinci seçmenler) de belirlenemedi. Meb’us seçimleri Vilâyet meclisleri tarafından yapıldı. Tespit edilen 130 mebus sayısına erişilemedi ve meb’us sayısı 115 (117?)’de kaldı (Müslim: 69, Gayrımüslim: 46). Bunun sebebi; Tunus, Mısır, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Sisam, Umman, Necid gibi bazı vilâyetlerden, bir tek meb’usun dahi gelmemesidir. Bu vilâyetler, içişlerinde bağımsız olmaları yüzünden Osmanlı meclisine kayıtsız kalmıştır. Zaten bir süre sonra, bütün bu eyaletler Osmanlı Devletinden tamamen kopmuşlardır.

    Sayılan bu zorluklarla kurulan meclise, Sultanahmet’teki Darülfünûn binası tahsis edildi. Meşrutiyetin ilk meclisi, 19 Mart 1877 günü Dolmabahçe sarayının merasim salonunda yapılan resm-i küşadla, yani açılış töreniyle çalışmaya başladı. Meclisi açış konuşması Padişah II. Abdulhamid adına Ethem Paşanın tayiniyle Mabeyn başkatibi Sait Bey tarafından okundu. Bu konuşma metni, devrin dünya görüşünü de yansıtan bir ayna özelliği taşımaktadır.

    Ethem Paşanın sadrazamlığı döneminde açılan meclis, Ahmet Vefik Paşa riyasetinde 28 Haziran 1877 tarihine kadar yaklaşık üç aylık bir süre çalıştı. 31 Mart tarihli Londra Protokolü 10 Nisan 1877’de reddedilip Ruslar savaş ilân edince, durumu iyice zorlaşan saray yönetimi, bu gerginlikte meclisin iyi çalışamamasını da fırsat bilerek meb’usları memleketlerinde mecburî tatile gönderdi. Ardından vilayetlere gönderilen bir “irade” ile, memleket meselelerine vâkıf, söz anlayan mebusların seçilerek gönderilmesi istendi. Bu “irade”, ilk meclisin meb’usları hakkında gizli bir adem-i liyakat ithamı içeriyordu. İlk meclisin birinci çalışma dönemi işte meb’uslara karşı bu itimatsızlık beyanıyla sona ermiş oldu.

    Birinci meclisin ikinci dönemi ise, 13 Aralık 1877-13 şubat 1878 arasıdır. Bu dönem mebusları da aynen birincide olduğu gibi seçilerek gelmişlerdir. Meb’us sayısı 56’sı müslim, 40’ı gayrimüslim olmak üzere 96’ya düşmüştür. Bu ikinci dönemde meb’uslar, birinciden daha zor bir zamanda, 93 Harbinin en şedit anlarında çalışmıştır. Meclisin, Plevne’nin düşmesinden üç gün sonra açılması hangi hissiyatla çalıştığını göstermeye yetecek bir durumdur.

    Padişah II. Abdulhamid, meclisin ikinci dönem açılışında yaptırdığı konuşmada ilkine benzer şekilde “Kanûn-u Esâsînin suret-i mükemmelede fiil ve nüfuzunu icra etmesi(nin) devletimizin çare-i münferid-i selameti” olduğunu belirtiyordu. Bu konuşma, padişahın anayasal meşrutiyete taraftarlığının ve inancının devam ettiğini gösteri-yordu. Fakat padişahın meclise güvendiği kadar meclis padişahın yönetimine güvenmiyordu. Bunu, savaşın sorumluluğunu imalı bir biçimde padişaha ve hükümetine yükledikleri cevabî bildiriden öğreniyoruz. Bildiride “() tebaa-i şâhânelerinin her suretle ibraz ettikleri fedakârlık nispetinde tedâbir-i siyasiyye ve askeriyyede vesait-i icraiyyece de hakkı ile davranılmış olsaydı bugünkü günde mevkiimizin daha şanlı, şerefli bir halde bulunacağı vâzıhattan ise de ” denilmekteydi.

    Savaşın ve mağlubiyetin sorumlusunun arandığı gergin bir siyasî ortama girilmişti. Rus orduları Yeşilköy (İstanbul) önlerinde bekliyordu ve buna karşılık İngiliz donanması da İstanbul’a gelmek üzere Çanakkale boğazını geçmişti. Bu bunalım karşısında padişah Meclis-i Meb’usanı unutmuş görünerek Yıldız Sarayında eski usul 43 kişilik bir meşveret meclisi topladı.. Toplantıya devlet ricali ile birlikte Meb’usan Meclisi reisi ve üç meb’us da katıldı. Bu toplantı, meclis ile saray idaresi arasındaki gerginliği iyice su yüzüne çıkardı. Toplantıya katılan İstanbul meb’usu Astarcılar Kethüdası Ahmet Efendi yaptığı konuşmada, savaşın sevk ve idaresindeki başarısızlığı saraya yüklemeye kalkınca, bu nutuk bardağı taşıran son damla oldu. Padişah II. Abdulhamid “bundan sonra ceddi Sultan Mahmut’un yoluna gideceğini” söyleyerek toplantıyı sona erdirdi.

    Aynı gün, yani 13 Şubat 1878’ de meclisin tatili için Meclis-i Vükelâ bir mazbata hazırladı. Bu mazbatada, meclisle hükümet arasında savaş sebebiyle bir kopukluk bulunduğundan bahisle meclisin çalışamadığı vurgulanıyordu. Mazbatayı onaylayan irade-i seniyyede Padişah II. Abdulhamid “usul-ü meşvereti bizzat ve bilhassa tesis buyurduğu ve meclis çalışmalarını takdir ve memnuniyetle karşıladığı halde meclisi tatil etmek zorunda kaldığını” bildirdi.

    Otuz yıl boyunca meclis bir daha toplanmayacaktı. Fakat 1878’den Nisan 1880’e kadar, kamuoyunda meclisin toplanacağı yönünde bir ümid vardı. Bu ümidi canlı tutacak şekilde Âyan Meclisine hala yeni üye tayini ediliyor ve salnâme-lerde meclis üyelerinin isimleri her yıl yayınlanıyordu. Bazı tarihçiler, bu ümidin Nisan 1880’de iyice azaldığını ve “anayasalı istibdat” döneminin bu tarihte başladığını iddia ederek, bunu İngiltere’ de aynı yıl yapılan seçimlerin sonuçlarıyla açıklarlar. İngiltere’de Muhafazakarlar seçimi kaybederken Türklere duyduğu husumetle tanınan Gladstone liderliğindeki Liberaller iktidara gelir. Böylece İngiltere’ ye “sevimli” görünme şansı tamamen yok olur ve Sultan II. Abdulhamid istibdat yönünde kesin kararını verir. Bunun tartışmaya değer bir konu olduğu söylenebilir.2

    Birinci Meşrutiyet Meclisinin Değeri

    1876 Anayasasına göre yasama gücü padişahta toplanmakta idi. Meclis ancak padişahın vereceği emir ve direktiflere göre kanunları görüşebilir ve yasama yapabilirdi. Meclis üyeleri kanun teklifi veremez ve bunları oylayamazdı. Padişahın gönderdiği kanun tasarıları üzerinde değişiklik de yapamazdı. Bu yetki hükümete aitti. Meclisin hükümeti denetlemesi için gensoru, güvenoyu gibi kurallar getirilmemişti. Meclis bir kanun tasarısını reddederse padişahın meclisi feshetme yetkisi vardı (Md. 35). Hükümet üyelerinin ve kabinenin meclise karşı sorumluluğu yoktu.

    Meclis, bu yapısıyla yasama değil danışma meclisini andırmaktadır. Yasama fonksiyonunu hakkıyla yapabilecek cihaz-lardan mahrum bırakılması ona bu görüntüyü vermektedir. Bütün zayıflığına rağmen, meclisin müspet yanları da bulunmaktadır. Bunları şöylece sayabiliriz:

    a) Meclis, bütçe ve vergi alanında etkili bir çalışma ortaya koymuştur. Bu da anayasanın ona tanıdığı bir durumdur. Her yıl meclisin onayına sunulan bütçede öngörülmeyen dolayısıyla onaylanmayan vergileri hükümet toplayamaz ve harcamaları yapamazdı (Md. 97 ve 100). Bu konuda padişaha bile değişiklik yapma yetkisi tanınmamıştı.

    b) Mecliste bütün unsurların temsil edilmesine gayret edilmiş ve gayrımüslimlerin oranı oldukça yüksek tutulmuştur. Meclisin bu karma yapısı, bazıları tarafından tenkit edilse de zamanının parlamentoları içerisinde temsil yeteneği bakımından en ileri durumda olduğunu göstermektedir. Bu durum diğer ülkeler için öğretici olmuş ve emsal teşkil etmiştir.

    c) Gayrımüslimlerin meclise kabul edilmelerini İslam-Osmanlı hukuk düzenine aykırı sayanlar, kısa da olsa bu meclis tecrübesinden ders almış olmalıdırlar. Çünkü bu tecrübe ile; devletin temel hukuk nizamının, çoğunluğu müslüman üyelerden oluşan bir mecliste tehdit edilmeyeceğini görmüşlerdir.

    d) Meclisin aslında müslümanların hakları için gerekli olduğu bu uygulamada iyice anlaşılmıştır. Yüzlerce yıldır hukukî koruma altında yaşayan ve Tanzimat ve Islahat hareketleriyle hürriyet alanları müslüman ahali aleyhine genişleyen gayrımüslimler yanında—ki onları himaye etme iddiasıyla Avrupa Osmanlı devletini baskı altında tutmaktadır—müslümanların hakları da meclis denetimi yoluyla sağlanabilecekti.

    e) 1877-78 Meclisi, meb’usların vilayet meclislerinden gelmiş tecrübeli üyeler olması sebebiyle seviyeli ve düzenli bir çalışma göstermiş, bu da meclis üzerindeki kuşkuları azaltmıştır.

    f) Memleketin değişik bölgelerinden gelen meb’uslar, mahallî meselelerin yanısıra ülkenin genel meselelerini görmek ve tartışmak imkanına kavuşmuşlardır.

    Sonuç olarak, I. Ortaylı’nın tespitiyle “bu meclisler (belediye ve vilayet meclisleri de dahil) tartışma, karar alma, yönetimi et-kileme ve mahalli temsil ve seçim konularında imparatorlukta küçük görülemeyecek bir geleneğin yaşamasını ve güçlenmesini sağladılar. En azından demokrasinin kurum ve kuralları somutlaşarak toplumu “alıştırma” yönünde önemli bir birikim sağlandı. Bu sayede Türkiye bugün, yönetim ve rejim yönünden 150 yıllık bir meclis, tartışma, karar alma ve seçim geleneğine sahip ülkedir.”





  3. AciLForum
    Moderators
    1.ve 2. meşrutiyet döneminde seçme ve seçilme şartları

    Meşrutiyet
    Hükümdarların başkanlığı altında anayasalı parlamento idâresi Bu idâre şeklinde tamâmı veya bir kısmı halk tarafından seçilen bir meclis vardır Osmanlı tarihinde 23 Aralık 1876’dan 13 Şubat 1878’e kadar ve 23 Temmuz 1908’den 16 Mart 1920 târihine kadar olan iki ayrı devreye meşrûtiyet devirleri adı verilir
    Batı’da demokrasinin tekamülü halkın ekseriyetine mâlolan büyük ve çoğu kanlı mücâdeleler netîcesinde mümkün oldu Osmanlı Devletinde ise hiçbir devirde halk ülke idâresinde söz sâhibi olmak için herhangi bir harekette bulunmadı Çünkü Osmanlı idâresi bir hânedan başkanlığında olsa bile devletin bütün işleri İslâmiyetin emir ve yasaklarına göre yürütüldüğünden ülkenin her köşesinde adâlet sulh sükûn ve huzur hâkimdi Avrupa’daki hânedanlar ve krallar ise keyfî idâreleriyle halkı asırlarca zulüm altında inletmişlerdi Osmanlı Devletinde tanzimat ve meşrûtiyet hareketleriyse halktan gelen birer hareket olmadı Bâzı devlet adamları ile Avrupa kültürüyle yetişmiş bir grup insanın Avrupa devletlerinden de destek görerek sürdürülen faaliyetleri neticesinde ortaya çıktı ve bu durum ihânete kadar vardı 1850’li yıllara kadar Osmanlı pâdişâhı devletin ve milletin sâhibi olarak bütün güçleri elinde tutan en yüksek karar organı mevkiindeydi Ayrı din ve milliyetlerden müteşekkil mütecanis olmayan bir devletin idâresinde bundan başka bir şekil düşünmek de mümkün değildi Nitekim günümüzde de şeklî görüşü ne olursa olsun muhtelif milletlerden meydana gelen devletler için de benzer durum söz konusudur
    Osmanlılarda hükümdârın temsil ettiği kuvvetlerin ve sâhip olduğu yetkilerin elinden alınarak başka kuruluş ve kişilere verilmesi Batı’daki gibi demokrasinin gelişmesine değil devletin birlik ve berâberliğinin kaybolmasına yol açtı Aslî unsurunu Müslüman-Türklerin teşkil ettiği Osmanlı Devletinin bünyesinde değişik milletler mevcut olduğu için milliyetçilik hisleri ve demokrasi hareketleri her imparatorlukta olduğu gibi devletin dağılıp yıkılmasında büyük rol oynadı Nitekim Yunanistan Bulgaristan ve diğer eyâletlerde kiliselerden kaynaklanarak başlayan milliyetçilik hislerinin yabancı devletlerce büyük bir harekete dönüştürülmesi neticesinde bunlar Osmanlı Devletinden ayrılıp bağımsızlıklarını kazandılar Yine demokrasilerin vazgeçilmez bir unsuru olan parlamento müessesesi ancak millî bir devlet yapısı içinde aslî fonksiyonunu kazanabilmektedir Aksi hâlde zararı faydasından çok daha fazla olabilmektedir Meselâ Birinci Meşrûtiyet meclisindeki azınlık mebuslarının seçildikleri bölgeye muhtariyet istekleri gerçekleşseydi Osmanlı Devleti yarım asır önce târihe karışır belki de yerine yeni bir Türk Devleti kurulamazdı
    Meşrûtiyet rejimi ona inananlar tarafından Osmanlı Devletini içinde bulunduğu durumdan kurtarabilecek yegâne çâre olarak görülmekteydi Osmanlı Devleti tedricen dünyâ siyâsetinde ve iktisadiyatındaki ağırlığını kaybetmeye başlamıştı On yedinci yüzyılın sonlarına doğru Batı Avrupa ülkelerinin sanâyi inkılâbını gerçekleştirip teknolojik sâhada önemli mesâfeler almaya başlaması üzerine dünyâ siyâsetindeki ağırlıkları artmaya başladı Sanâyileşme gayretleri içeriden ve dışarıdan çeşitli şekillerde engellenen Osmanlı Devleti kendisi dışındaki teknolojik gelişmelere yeterince ayak uyduramadı Gerilemesinin esas sebebi din ve kültürü değil değişen dünyâ şartlarına intibak edememesiydi Harp meydanlarında başgösteren başarısızlıklar neticesinde devletin tekrar eskisi gibi güçlendirilip yenilenmesi çabaları ortaya çıktı Türk târihindeki her ilerici hamle üstten ve idâreci zümreden geldiği gibi bu husustaki ilk teşebbüsler de pâdişhalar tarafından ele alındı Pâdişahlar tarafından çeşitli kereler ıslahat teşebbüslerinde bulunuldu Genç Osman Üçüncü Selim İkinci Mahmud Abdülmecîd ve Abdülazîz hanların başlattıkları yenilikçi gayretlerin temel vasfı Osmanlı Devlet müesseselerinin işleyiş şekillerinin çağın şartlarına uygun yeni fonksiyonlar kazanarak verimliliklerinin arttırılması oldu Böylece Osmanlı devlet müesseselerinin ortaya çıkan yeni ihtiyaçlara cevap verebilmesi sağlanmak istendi
    Ancak her defâsında başlatılan çalışmalar dolaylı ve dolaysız yollardan dâhilden ve hâriçten gelen baltalamalar sebebiyle akamete uğratıldı Genç Osman ve Üçüncü Selim Hanın Yeniçeri isyanları neticesinde şehit edilmeleri; İkinci Mahmûd Han (1808-1839) devrinde devletin karşılaştığı büyük gâileler; Abdülmecîd Han (1839-1861) devrinde ise ıslahat hareketlerinin hüviyetinin değiştirilmesi ve Abdülazîz Hanın tahttan indirilip şehit edilmesinin altında yatan esas sebep buydu Meselâ Sultan Abdülazîz Han (1861-1876) devrinde alınan borçlarla dünyânın ikinci büyük donanması ve dördüncü büyük kara ordusu kuruldu Alınan paraların yüzde dördü de demiryolu inşâsına harcandı Ordu ve donanması güçlenen Osmanlı Devleti İngiltere’nin en büyük rakibi olunca; İngilizler Abdülazîz Hanın şahsında sömürge imparatorluklarının dünyâ hâkimiyetlerinin yıkılışını görür gibi oldular Bu ordu ve donanma İngilizler tarafından çevrilen çeşitli entrikalar neticesinde Abdülazîz Hanın şehit edilmesine Doksanüç Harbinin de ortaya çıkmasına yolaçtı Bu harpte Osmanlı ordusu eridiği gibi aynı orduya bir daha sâhip olunamaması sebebiyle Mondros’a kadar gelindi Abdülazîz Hanın ordu ve donanma için yaptığı borçlar anormal bir yekün teşkil etmemekle berâber Doksanüç Harbinin getirdiği ekonomik ve askerî yıkımdan dolayı ödenmesinde çok büyük güçlüklerle karşılaşıldı
    Meşrûtiyetin îlânında azınlıklara eskisinden daha fazla haklar ve imtiyazlar vererek bunların ve bunların hâmiliğini üstlenmiş olan yabancı devletlerin dostluğunu kazanmak arzusu önemli rol oynadı Ancak bu durum azınlıkların devlete daha çok bağlanması yerine bağımsızlık emellerini kuvvetlendirdi Osmanlı Devletinin Hıristiyan tebeaya verdiği lütuf ve imtiyazların hak şeklini alarak geri verilmemesi Avrupa devletlerinin şaşmaz politikası oldu Osmanlı Devleti zayıfladıkça yabancı devletlerin azınlıklar üzerindeki tahrik ve teşvikleri arttı Öyle ki son yüz yıllık devri âdeta bir azınlıklar meselesi asrı olarak geçti Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan gayri müslimler bugün birçok medenî devlette bulunan hürriyetten daha fazlasına sâhiptiler Ancak bunun yanında bâzı mükellefiyetleri de vardı Meselâ cizye ve vergi verirlerdi Devletin son zamanlarında karşılaştığı dâhilî meseleler adâletli ve istikrarlı bir idâre sebebiyle değil parçalanmasında menfaati olan yabancı devletlerin tahrik ve teşvikleri yüzündendir Osmanlı azınlıkları üzerinde her devletin tespit edilmiş bir politikası vardı Fransızlar Katoliklerin; İngilizler Protestanların; Ruslar Ortodoksların hâmiliğini üstlenmişlerdi Katoliklik Fransızlarca İkinci Mahmûd Han devrinde Protestanlık da 1850’de İngilizlerce resmî mezhep olarak tanıttırıldı Rusya Balkanlarda İngiltere Yunanistan ve Doğu Anadolu’da Fransa Suriye ve Lübnan’da bölücü faaliyetlere giriştiler Hıristiyan azınlıkları ilk isyâna sevk eden Çar Deli Petro’dur Suriye Lübnan Doğu Anadolu Yukarı Mezopotamya’da açılan ABD İngiliz ve Fransız okulları azınlıkları eğiterek milliyetçilik hislerini canlandırdılar Rusya 1830’lardan îtibâren Balkanlarda önemli bir nüfuz mücâdelesine girişti İngilizler 1870’lerde Midhat Paşanın Tuna Vâliliği sırasında her il ve ilçede açtıkları konsolosluklar vâsıtasıyla Balkan komitacılığını organize ettiler
    Osmanlı Devletinde meşrûtiyet konusundaki ilk fikrî faaliyetler Genç Osmanlılar arasında başladı Ebuzziyâ Tevfik Ali Suâvî Nâmık Kemâl Agâh Efendi Ziyâ Paşa ve Şinâsî gibi batı kültürüne sâhip şahıslar meşrûtiyet gelince devletin bütün meselelerinin çözüleceğine dâir bir inanç içindeydiler Devletin içinde bulunduğu durumdan Batı’daki gibi bir idâre sistemini benimserse kurtulabileceğini zannediyorlardı Batı’daki müesseseleri kendi târihî gelişimini göz önüne almadan tatbik etmek için çalışıyorlardı
    Bu sıralarda Mısırlı Prens Mustafa Fâzıl Paşa Sadrâzam Fuâd Paşa tarafından verâset haklarından mahrûm edildiği için Paris’e kaçarak Osmanlı Devleti aleyhine çalışmalara başladı Matbûât yoluyla meşrûtiyet mücâdelesine girişmiş olan Genç Osmanlılar Âlî Paşanın baskıları neticesinde yurt dışına kaçarak Mustafa Fâzıl Paşanın çevresinde toplandılar Paris ve Londra’da çıkardıkları gazeteleri mecmuaları yabancı devletlerin özel postahâneleri vâsıtasıyla yurda sokarak meşrûtiyetçi fikirleri yaymağa çalıştılar Ancak Mustafa Fâzıl Paşa Sultan Abdülazîz Hanın Fransa seyâhati sırasında pâdişahtan özür dileyerek kendisini affettirip İstanbul’a dönünce desteksiz kalan Genç Osmanlılar İngiltere ve Fransa tarafından finanse edilmeye başlandılar 1860’lardan başlayarak günümüze gelinceye kadar yurt dışına kaçmak zorunda kalan bütün siyâsî göçmen gruplarının müşterek husûsiyeti memleketleri aleyhine de olsa yabancılar tarafından tasvip ve destek görmeleri oldu Genç Osmanlılar ve Jön Türkler kendileriyle benzer durumda bulunan İtalyan ve Rus ihtilalcilerinin bu açıdan gösterdikleri şahsiyet ve karakter nümûnelerinden mahrum kaldılar




+ Yorum Gönder


1. meşrutiyet seçimleri nasıl yapılır,  1.meşrutiyet ve 2.meşrutiyet arasındaki farklar,  günümüzde seçimler nasıl yapılıyor,  günümüz seçimleri nasıl yapılır,  1.ve2. meşrutiyet ile bugünkü seçimler arasındaki fark ve benzerlikler ,  1 ve 2 meşrutiyet dönemindeki seçme ve secilme nasil yapilir ve bugunun secimiyle arasinsaki fark