+ Yorum Gönder
Her Telden Eğitim Konuları ve Soru Cevap Konuları Forumunda Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra ne gibi mucizeleri gerçekleşmiştir Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra ne gibi mucizeleri gerçekleşmiştir








    Peygamber Efendimiz'in (asm) vefatından sonra ne gibi mucizeleri gerçekleşmiştir?

    Peygamber Efendimiz'in (asm) vefatından sonra da vuku bulan mucizeleri var mıdır, varsa ne gibi mucizeler vuku bulmuştur?







  2. Gebzeberkay
    Devamlı Üye





    Peygamber Efendimiz'in vefatından mucizeleri


    Peygamber Efendimiz'in(asm) hayatta iken gelecekten verdiği haberler vefatından sonra vuku bulmuştur. Bunlar Peygamberimiz'in (asm) gaybi mucizeleridir.
    Hz. Hüseyin’in (ra) Kerbela’da katledileceğini haber vermesi, İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethedileceğini haber vermesi, Hz. Osman’ın (ra) şehit edileceğini haber vermesi bunlardan bazılarıdır.
    Peygamber Efendimiz'in(asm) en büyük mucizesi Kurân'dır. Dolayısıyla Kurân’ın gelecekten vermiş olduğu her haberPeygamberimiz'in (asm) mucizesi hükmündedir.
    Peygamber Efendimiz'in (asm) sünnet-i seniyyesinin terbiyesiyle yetişen milyonlar velilerin göstermiş olduğu her kerametPeygamberimiz'in (asm) mucizesi hükmüne geçer.





  3. SuskuN PrenS
    Devamlı Üye
    Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra ne gibi mucizeler gerçekleşmiştir




    Efendimiz'in gösterdiği mucizelerden çoğu hayatında iken meydana gelmiş ve yanındakiler tarafından görülmüştür. Peygamberimizin geleceğe dair verdiği haberler ise, bazen asırlar sonra aynen gerçekleşerek mucizeye dönüşmüştür.
    Bu ikinci gruptaki mucizelerden bazılarını hep birlikte görelim:
    GELECEKLE İLGİLİ MUCİZELER
    Peygamberimiz, İslâmiyetin henüz ilk yıllarındaki sıkıntılar yaşanırken, etrafında halkalanan az sayıdaki sahabeye şu müjdeyi vermiştir:
    "Siz bütün düşmanlarınıza galip geleceksiniz. Ayrıca hem Mekke'yi, hem Hayber'i, hem Şam'ı, hem İran'ı, hem Mescid-i Aksa'yı fethedeceksiniz. Üstelik İran ve Rum gibi en büyük devletlerin hazinelerini aranızda paylaşacaksınız."
    Yukarıdaki sözlere lütfen dikkat edin.
    Peygamberimiz bütün dünyanın; hatta kendi amcasının dahi ona düşman olduğu bir zamanda bu müjdeyi verirken, "böyle tahmin ediyorum" veya "zannediyorum" gibi kelimeler kullanmamış. Bu hadiseyi görür gibi haber vermiş ve verdiği haber, yıllar sonra aynen gerçekleşmiş. Üstelik de bu müjdeyi verdiği zaman hem kendisi, hem de etrafındaki sahabiler, yiyecek bulmakta dahi zorlanarak Medine'ye veya Habeşistan gibi ülkelere hicret etmeye mecbur kalmış. Buna rağmen İran ve Rum hazinelerinin paylaşılacağını haber vermiş. Verdiği haber de aynen çıkmış.

    * * *


    Peygamberimiz, bir çok kereler:
    "Benden sonra Ebubekir ve Ömer'in yoluna sımsıkı sarılın." demiş, böylelikle onların hem halife olacağını, hem de Allah rızasına uygun şekilde yaşayacaklarını belirtmiştir. Efendimiz, bu sözlerinden sonra, Hazreti Ebubekir'in uzun süre yaşayacağını, Hazreti Ömer'in de dünyada daha az kalacak olmasına rağmen büyük fetihler yapacağını söylemiştir.
    Değerli kardeşlerim.
    Peygamberimizin bu sözü de geleceğe dair bir mucizedir ve aynen çıkmıştır. Bildiğiniz gibi, Efendimiz'in vefatından, yani Cennet'e uçuşundan sonra ilk önce Hazreti Ebubekir, hemen sonra da Hazreti Ömer halife olmuş ve Efendimiz'in dedikleri aynen yaşanmıştır.
    Şimdi aşağıdaki soruya cevap verin bakalım:
    Daha önce de belirttiğimiz gibi, Peygamberimizin her sözü tek tek yazılıp ezberlenmiyor muydu?
    Evet.
    Peki, "Benden sonra Ebubekir ve Ömer'in yoluna sımsıkı sarılın." sözü de ezberlenmedi mi? Evet.
    Peki ya Hazreti Ebubekir veya Ömer'den biri, Efendimiz'den önce vefat etseydi ne olurdu?
    Efendimiz'e inananlar, şüpheye düşmeyecek miydi?
    Veya daha önemlisi, Peygamberimizin en küçük bir hatasını yakalamak ve Onu yalanlamak için uğraşan putperest müşrikler, bayram yapmayacaklar mıydı?
    Oysa ki Peygamberimiz, bu sözü hiç çekinmeden söylemiştir. Çünkü bütün söyledikleri hak ve hakikat olup aynen çıkmıştır.
    Peygamberimizin aynı sözüne dikkat ederseniz, Hazreti Ebubekir'in Hazreti Ömer'den önce halife olacağını ve ondan daha fazla yaşayacağını da anlarsınız.
    Peki Ya Hazreti Ömer, Hazreti Ebubekirden önce halife olsaydı, ya da ondan önce vefat etseydi ne olurdu?
    Müşrikler yine bayram yapacak ve Efendimizin Peygamber olmadığını bütün dünyaya ilân edeceklerdi, öyle değil mi?
    Benim canım kardeşlerim.
    Efendimiz, yukarıdakine benzer yüzlerce söz söylemiş ve bu sözler, O'nun vefatından çok sonraları bile kelimesi kelimesine gerçekleşmiştir. Bu yüzden de din düşmanları, Peygamberimizin yalan söylediğini asla iddia edememiştir.
    Efendimizin, (içinde yaşadığımız günler için) bindörtyüz yıl önce söylediği sözler bile birer birer gerçekleşmektedir.
    Bundan daha büyük bir mucize olur mu acaba?
    İsterseniz, Efendimizin geleceğe ait mucizelerinden birkaçına daha değinelim:
    Peygamberimiz, Bedir savaşından önce yanındaki sahabilerle birlikte dolaşırken, savaşın yapılacağı alandaki bazı yerleri göstererek şunları söylemiştir:
    "Burası Ebucehil'in öldürüleceği yerdir. Burası Utbe'nin öldürüleceği yerdir, burası Ümeyye'nin öldürüleceği yerdir, burası (bazı müşriklerin isimlerini belirterek) onların öldürüleceği yerdir" diyerek Kureyş müşriklerinin öldürüleceği yerleri tek tek işaret etmiş, hatta: "Ben kendi elimle Ubey bin Halefi öldüreceğim" demiştir.
    Peygamberimizin verdiği bu haber, savaş sırasında aynen gerçekleşmiş ve ismini belirttiği Allah düşmanları, onun gösterdiği yerde birer birer öldürülmüştür.
    Ubey bin Halef ise, Uhud Savaşında bizzat peygamberimiz tarafından öldürülmüştür.

    ***


    Peygamberimiz, azatlı bir köle olan Hazreti Zeyd'i İslâm ordusunun başına kumandan tayin etmiş ve Mute Savaşı için onları Şam civarına göndermişti. Savaş başladığında, Efendimiz Medine'deydi ve kendilerine o zamanki ulaşım araçlarıyla bir ay uzaklıkta yapılan bu savaşı, o anda görür gibi sahabilerine anlatmaya başladı:
    "Şu anda İslâm sancağını Zeyd aldı, ama şehit edildi. Sonra Cafer aldı ve şehit edildi, İbn-i Revaha aldı, o da şehit edildi, sonra onu Allah'ın kılınçlarından birisi aldı"
    Efendimiz, yanındaki sahabilere savaşın bütün ayrıntılarını haber verdi. O zamanlarda, şimdiki telefon, telgraf, radyo veya televizyon gibi haberleşme vasıtalarından hiçbiri olmadığı için, uzaklarda yapılan savaşlardan haber alınamıyor ve oradan gelecek bir atlı bekleniyordu. İki üç hafta sonra, Yalâ - bin Münebbih adlı bir sahabi, harp meydanından döndü. Ve savaşta neler olup bittiğini anlatmak üzere Efendimiz'in yanına koştu. Peygamberimiz, o anda sahabileriyle birlikteydi ve gelen haberci birşey demeden önce, ona savaşta neler olup bittiğini bir bir anlattı. Yalâ bin Münebbih, büyük bir şaşkınlıkla yemin ederek savaşın aynen Peygamberimizin anlattığı gibi geçtiğini söyledi.
    Peygamberimizin yukarıdakine benzer bir mucizesi de, Habeşistan kralı iken İslâmiyeti kabul eden Necaşî ile ilgiliydi. Bu kral, Efendimiz Medine'ye hicret ettikten yedi sene sonra vefat etti ve Peygamberimiz, onun vefatını aynı anda sahabilerine söyledi. Hatta onlarla birlikte Necaşî'nin cenaze namazını kıldı. Bir hafta sonra Habeşistan'dan gelen haberciler, Kralın Peygamberimizin söylediği günde vefat ettiğini belirttiler. Ve Necaşî'nin cenaze namazının aynı gün kılındığını öğrenerek hayret ettiler.

    * * *


    Efendimiz bir gün, Hazreti Enes'in halası olan Ümmü Haram'ın evinde kalmıştı. Uykudan kalktığında, tebessüm ederek:
    "Ben ümmetimi (yani müslümanları), tahtları üzerinde kurulmuş sultanlar gibi denizde savaşırken görüyorum" dedi.
    Ümmü Haram, denizde savaşacak olanların arasında bulunmayı çok arzu ediyordu. Bunun için de Peygamberimizin kendisine dua etmesini söyledi.
    Efendimiz, ona müjde vererek şöyle buyurdu: "Beraber olacaksın"
    Ümmü Haram, aradan yıllar geçmesine rağmen, deniz savaşlarına bir türlü katılamadı. Ama Peygamberimiz "onlarla beraber olacaksın" dediği için, bu sözün eninde sonunda mutlaka gerçekleşeceğinden emindi. Aradan tam kırk yıl geçti ve Ümmü Haram, eşiyle birlikte Kıbrıs'ın fethine katılarak, Efendimizin verdiği bütün haberlerin doğru olduğunu ispat etti.
    Ümmü Haram'ın şu anda Kıbrıs'ta bulunan kabri (mezarı), "Hala Sultan Türbesi" olarak ziyaret edilmektedir.
    Peygamberimizin, yukarıdaki gibi kırk yıl değil, bazen yüzlerce yıl sonra bile aynen gerçekleşen mucizeleri vardır, İstanbul'un fethi de bunlardan biridir.

    * * *


    Peygamberimiz, kesin olarak şu müjdeyi vermiştir: "İstanbul, mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandan, onu fetheden ordu, ne iyi bir ordudur."
    Peygamberimizin, Fatih Sultan Mehmet'den 800 sene önce yaşadığını düşünecek olursanız, Efendimiz'in mübarek sözlerinin asırlar ötesini bile içine aldığını anlarsınız.

    * * *


    Peygamberimizin ileriye dönük bir müjdesi de, Hayber Kalesinin fethiyle ilgilidir.
    Efendimiz:
    "Hayber Kalesinin fethi, Ali'nin eliyle olacak" demiş ve fetih için yapılan savaşın ikinci günü gerçekleşen bu peygamber mucizesiyle, Hazreti Ali; Hayber Kalesinin ağır kapısını yerinden söktükten sonra, onu eline alarak kalkan gibi kullanmıştır. Kalenin fethinden sonra sekiz kuvvetli adam, o kapıyı yerinden kaldıramamıştır. Hatta bazı sahabiler, kırk kişinin bile bu işi başaramadıklarını söylemişlerdir.

    * * *


    Efendimizin Medine'ye hicret etmesinin üzerinden yedi sene geçmiş ve bu zaman içinde Mekke müşrikleriyle bir çok mücadele verildikten sonra, Hudeybiye Anlaşması imzalanmıştı, İslâmiyet, Peygamberimizin Allah'tan aldığı emirleri eksiksiz uygulaması sayesinde hızla yayılıyordu.
    Ve bir gün sıra, diğer ülkelerin de İslâmiyete davet edilmesine geldi.
    Efendimiz, sahabilerin arasından seçtiği altı genci bir araya topladı ve gidecekleri ülkeleri söylemeden önce, onlara Hazreti İsa'nın aynı gaye ile görevlendirdiği havarilerini (yardımcılarını) anlattı. Bu havarilerden yakın ülkelere gönderileceklerin kendilerine verilen vazifeyi kabul ettiklerini, fakat uzak ülkelere gidecek olanların itirazda bulunduğunu söyleyerek, Hazreti İsa'nın da bu durumu Cenâb-ı Hakka şikayet ettiğini bildirdi.
    Sahabeler, her zamanki teslimiyetleriyle:
    — Ya Resulallah, dediler. Bizi dilediğin yere gönder, emrine amadeyiz (hazırız).
    Büyük bir titizlikle seçilen bu altı kahraman insan, Doğu Roma'ya, İran'a, Habeşistan'a, Mısır'a, Yemen'e ve Gassan Emirliğin'e gitmek üzere yola çıktıklarında, o gece gerçekleşen bir mucizenin şevkiyle kuşlar gibi uçarak ülkeler aşıyorlardı.
    Çünkü bir gece önce sadece kendi lisanlarını bilen bu hakikat yolcuları, o sabah yataklarından kalktıklarında, gidecekleri ülkelerin dillerini mükemmel olarak konuşabiliyorlardı.

    * * *


    Peygamberimizin en önemli vazifesi, (önceki peygamberler gibi) insanları Cennet'e çağırmaktı. Ama Cennet'e gitmek için müslüman olup Allah'ı bilmek ve O'na olan kulluk vazifelerini yerine getirmek gerekiyordu. Bu yüzden Efendimiz, bir çok ülkeyi İslâmiyete davet etmiş ve daha önce de belirttiğimiz gibi, sahabilerini görevlendirerek o ülkelerin krallarına mektuplar göndermişti. O zamanlar son derece güçlü bir ülke olan İran'ın başındaki padişahlara "kisra" deniyordu. Bunlardan biri olan Perviz, Peygamberimizin mektubunu aldığında, onu parçalayarak yere attı.
    Perviz, bu hareketiyle hem peygamberimize, hem de O'nun getirdiği dine büyük bir hakarette bulunmuş, üstelik İslâmiyeti kabul etmeye yanaşmadığı için, o zamanki İranlıların bu yüce dini tanımalarına ve belki de Cennet'e gitmelerine engel olmuştu.
    Mektubun Perviz tarafından yırtıldığı haberi geldiğinde, Peygamberimiz büyük bir üzüntü duydu ve:
    "Ya Rabl. O benim mektubumu nasıl parçaladıysa, sen de onu ve mülkünü (ülkesini) parça parça et" diye dua etti.
    Cenâb-ı Hak, yüce Peygamberinin mektubunu parçalayan o kralı çok ağır şekilde cezalandırdı. Ve Perviz, kısa bir süre sonra bizzat kendi oğlu tarafından hançerle parça parça edilerek öldürüldü, İslâm kumandanlarından Sa'd bin Ebu Vakkas da, onun saltanatını parçaladı. Böylelikle Sâsaniye Devleti yerle bir olup çöktü.
    Perviz, kendi oğlu tarafından öldürülürken, onun elçilerinden biri peygamberimizin yanında bulunuyordu. Efendimiz, binlerce kilometre ötedeki bu hadiseyi o elçiye görür gibi anlattı ve: "Kisra, şu anda kendi oğlu Şirviye Perviz tarafından öldürüldü" diye haber verdi. O elçi hemen İran'a döndü ve Perviz'in, peygamberimizin haber verdiği gün ve saatte, üstelik de aynı şekilde öldürüldüğünü öğrenerek hayretler içinde kaldı.
    Rabbimiz, Allah ve peygamber düşmanı olan Perviz'i kendi oğluna nasıl parçalatmışsa, bazı İslâm düşmanlarını da vahşi hayvanlara parçalatmıştır.
    Bunlardan biri de, Kur'anda Cehennem'e gireceği bildirilen Ebu Leheb'in oğlu Utbe'dir.
    Peygamberimiz, müslümanlara büyük zulümler yapan Utbe'ye beddua etmiş ve:
    "Ya Rabbi! Ona, bir itini (köpeğini veya köpek türündeki bir hayvanını) musallat et" demiştir.
    Cenâb-ı Hak, (bütün dualarını olduğu gibi), Peygamberimizin bu duasını da kabul etmiş ve Utbe, müslümanlarla harbetmek üzere bir savaşa giderken, bir aslan tarafından parça parça edilmiştir.
    Aslan, Rabbimiz tarafından görevlendirildiği için, Utbe'nin bulunduğu yere gelmiş ve bir çok arkadaşı arasında saklanan Utbe'yi bulduktan sonra onu parçalamıştır. Aslan, Utbe'nin yanındaki insanlardan hiç birine dokunmamıştır.
    Buradan çıkartacağımız bir derste şudur: Güneş, ay ve gezegenler Rabbimizin emrini nasıl dinliyorlar, bir saniye bile gecikmeden tam zamanında doğuyor ve batıyorlarsa, Allah'ın yarattığı Aslanlar veya diğer hayvanlar da, Allah'ın emirlerini öyle dinler ve hiç itiraz etmeden O'na hizmet ederler.
    Burada hemen şu soruyu sormamız gerekir: Hayvanlar bile Allah'a itaat ederken, Rabbimizin defalarca tekrarladığı emirlerini dinlemeyen (namaz kılmayan, oruç tutmayan, içkiyi, kumarı, yalanı veya hırsızlığı terketmeyen) insanlar, acaba hayvanlardan daha kötü bir duruma düşmüyorlar mı?

    * * *


    "En vahşî hayvanlar bile Allah'ın emriyle hareket ederler" demiştik, öyle değil mi?
    İşte size yine bununla alâkalı bir mucize:
    Peygamberimiz, kendisine hizmet eden Sefine adlı sahabisini, Yemen Valisi Muaz bin Cebel'e göndermişti. Sefine yolda giderken, çok vahşî olarak bilinen bir Yemen aslanı ile karşılaştı. Ve aslana:
    "Ben, Resul-i Ekrem aleyhisselatü vesselamın (peygamberimizin) hizmetkârıyım" diyerek kendisine dokunmamasını istedi. Aslan, ses verip (kükreyip) ayrıldı ve Sefine'ye ilişmedi.
    Sefine, Yemen Valisinin yanından dönerken, çölde yolunu kaybetti. Ve aynı aslanla yine karşılaştı. Aslan, bu sefer de ona dokunmadı ve üstelik Sefine'ye yol göstererek onu çölden çıkardı.
    Buradan kendimize bir ders daha çıkartabiliriz: "Kim Allah ve Resulüne (peygamberine) itaat ederse Allah'ın yarattığı mahlûklar da ona itaat eder "

    * * *


    Peygamberimiz, Şüreka adlı sahabisine şöyle demişti: "Kisra'nın bileziklerini takacaksın, biliyor musun?"
    Peygamberimizin Şüreka'ya verdiği bu müjde, yıllar sonra gerçekleşti. Hazreti Ömer zamanında kisra (İran padişahı) mağlup edildi, ona ait mücevher ve bilezikler ele geçirildi. Hazreti Ömer, onları Süreka'ya taktı ve "Bu bilezikleri kisra'nın elinden çıkartıp Süreka'ya taktıran Allah'a şükürler olsun" diyerek Peygamberimizin verdiği haberi doğruladı.
    Benim canım kardeşlerim.
    Daha önceki sayfalarda da söylediğim gibi, Efendimiz; başkalarının duymadığı sesleri duyardı. Nitekim: "Ben sizin görmediğinizi görür, duymadığınızı duyarım" buyurmuştu.
    Şimdi size bu konuyla ilgili mucizelerden bahsedeceğim.

    * * *


    Eğer gördüyseniz, "Çağrı" filminden de hatırlayacaksınız. Mekke fethedildiği vakit, Peygamberimizin müezzini olan Bilâl, Kabe'nin üstüne çıkarak ezan okumuştu. Bu ezanı dinleyenler arasında, Ebu Süfyan ile birlikte Kureyş reislerinden Attab ve Haris de bulunuyordu. Attap, müslüman değildi ve Mekke'nin müslümanlar tarafından fethedilmesine üzüldüğü için:
    — Pederim çok bahtiyar bir insanmış ki, bu günü görmedi, dedi.
    Yani babasının çok şanslı olduğu için daha önceden öldüğünü, çünkü Mekke'nin müslümanlar tarafından fethedilmesinin, onun için ölümden de beter olacağını ifade etti. Haris ise:
    — Muhammed, müezzin yapmak için bu siyah karga'dan başka bir adam bulamadı mı? diyerek, derisi siyah renkte olan Hazreti Bilal'e hakaret etti.
    Attab ile Haris'in yanında bulunan Ebu süfyan:
    — Ben, bir şey demeye korkuyorum, diye cevap verdi. Şu anda yanımızda bizden başka biri olmasa bile, şu taşlar gidip ona (Hazreti Muhammed'e) konuştuklarımızı haber verecek.
    Gerçekten de biraz sonra Peygamberimiz onlarla karşılaştı ve gizli olarak konuştukları şeyleri kelimesi kelimesine anlattı. O vakit Attap ve Haris, şehadet getirip müslüman oldular.

    * * *


    Bu arada isterseniz şehadet getirmenin ne demek olduğunu da hatırlayalım. Müslüman olmanın ilk şartı, Allah'tan başka ilah bulunmadığına ve Peygamberimizin O'nun resulü, yani elçisi olduğuna kalben inanmak ve bu inancını da dille, yani kelimelerle söylemektir. Şehadet kelimesi olarak bildiğimiz bu ifade, "La ilahe illallah, Muhammedür Resulullah" şeklindedir. Ve her müslüman, bu kelimeyi bilmek zorundadır.

    * * *


    Hazreti Abbas, müslüman olmadan önce girdiği Bedir Savaşında, sahabilerin eline esir düşmüştü. O zaman savaş esirleri, hürriyetlerine kavuşmak için "fidye" adı verilen bir miktar para ödemek zorunda kalıyordu. Bunun için kendisinden para istenildiğinde, Hazreti Abbas parasının olmadığını ve bunun için de veremeyeceğini söyledi. Peygamberimiz, konuşulanları duyunca Hazreti Abbas'a dönerek:
    "Zevcen (eşin) Ümmü-l Fadl'ın yanında şu kadar para var ve onu şuraya bıraktın" diyerek, Hazreti Abbas'ın evinde sakladığı parayı kuruşu kuruşuna söyledi ve üstelik de paranın bulunduğu yeri tarif etti.
    Hazreti Abbas:
    — Sakladığımız para, eşimle benim aramızda bir sırdı ve bunu bizden başka kimse bilmiyordu, diyerek müslüman oldu.

    * * *


    Lebid adlı bir büyücü, bir çok saçın sarılı olduğu bir tarağı, Peygamberimize büyü yapmak için kuyuya atmıştı. Peygamberimiz, bu durumu hemen hissetti ve Hazreti Ali ile yanındaki sahabilerine kuyuyu tarif ettikten sonra: "Gidiniz ve oradaki sihir aletlerini bulup getiriniz" dedi. Hemen gittiler ve ilk önce tarif edilen kuyuyu, daha sonra da kuyu içindeki tarağı bularak çıkardılar. Tarak üzerindeki saçlar temizlendikçe, Peygamberimizin rahatsızlığı da gitgide hafifliyordu.
    "Ben sizin görmediğinizi görür, duymadığınızı duyarım" diyen peygamberimiz, bu durumu böylelikle bir kere daha ispatlamış oluyordu.

    * * *


    Umeyr ve Safvan adlı sahabiler, müslüman olmadan önce önemli bir mal karşılığında Peygamberimizi öldürmeye karar vermişlerdi. Umeyr, bu gaye ile Medine'ye geldiğinde, Peygamberimiz onu gördü ve yanına çağırarak Saffan ile ne konuştuklarını ve kendisini öldürmek için neler plânladıklarını birer birer anlattı.
    Umeyr, Efendimizin anlattıkları karşısında müslüman oldu.

    * * *


    Peygamberimiz, büyük kumandanlarından Hazret-i Halit'i harp için Düvmetü-l Cendel reisi olan Ükeydir'e gönderirken, ona:
    "Ükeydir'i vahşi bir sığırı avlarken bulacaksın" diyerek, kendisini savaş yapmadan esir edeceğini müjdeledi.
    Hazret-i Halit oraya gittiğinde, Ukeydir o hayvanı avlamakla meşguldü. Onu hiç zorlanmadan esir alıp getirdi.

    * * *


    Peygamberimiz: "Beytü-l Makdis'in (yani Mescid-i Aksa'nın) fethinde, taun (veba adı verilen bulaşıcı bir hastalık) çıkacak" demiş ve bu sözü de diğer bütün sözleri gibi ezberlenip kitaplara geçirilmişti.
    Aradan yıllar geçti ve Hazret-i Ömer zamanında Kudüs fetholundu. Ancak Peygamberimizin haber verdiği gibi öyle bir taun çıktı ki, üç gün içinde yetmiş bin kişi vefat etti.






+ Yorum Gönder