+ Yorum Gönder
Öğrenci odası ve Soru (lar) ile Cevap (lar) Forumunda Atatürkün çıkarılmasına öncülük verdiği dergi , kitap ve gazete örnekleri Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Atatürkün çıkarılmasına öncülük verdiği dergi , kitap ve gazete örnekleri








    atatürkün çıkarılmasına öncülük verdiği dergi , kitap ve gazete örnekleri







  2. IŞILAY
    Devamlı Üye






    Özet


    Mustafa Kemal Atatürk’ün en az bilinen yanlarından birisi, onun yazarlığı ve gazeteciliğidir. Saptayabildiğimize göre O, 14 ayrı kitap yazmış bir yazardır. Bu düzeye gelinceye dek Atatürk, büyük bir okuma tutkusuna kapıldı. Öğrencilik yıllarından sonra sosyoloji, kültür, eğitim, tarih, edebiyat üzerine yazılmış pek çok kitabı okuyarak, düşünce dünyasını besledi. O’nun yazdığı kitaplar arasında, askeri nitelikli kitaplar olduğu gibi, çağdaş demokrasi için çok önemli olan kavramları anlattığı kitabı son derece önemlidir. Geometri terimlerini Türkçeleştiren bir kitap yazmış, pek çok anısını kaleme almıştır. Bunun yanı sıra Minber, İrade-i Milliye ve Hâkimiyet-i Milliye gazetelerinin çıkmasında etkili olmuştur. Minber de değişik isimlerle yazılar da yazmıştır.

    Bu yazının amacı, Mustafa Kemal’in çok az bilinen bu yönünü ortaya koymaktır.

    Giriş

    Horace Mann, bir sözünde şunları demiş: “Mümkün olsaydı, her karış toprağa buğday eker gibi kitap ekerdim!” 19. Yüzyıl’da Atlantik ötesinden, ta Amerika Birleşik Devletleri’nden dünyaya böyle seslenen bir bilgeye; yaşlı Avrupa’da İngiltere’den ünlü şair Schakespeare şöyle katkıda bulunuyor: “Kitaplarım bana yetecek kadar büyük bir krallıktır!”… Bir söz de Türkiye’nin seçkin düşünürlerinden birisi olan Orhan Burian’dan: “Kitap, imbikten süzülmüş hayattır!”.

    Her insan, kitaplarının arasında kendine özgü bir krallık yaratabilir. Sınırsız özgürlüğün tadını sonuna kadar kitapları arasında yaşayabilir. En güzel aşklara, kahramanlıklara, erdemli ve ilkeli duruşlara bu krallıkta tanıklık edebilir. Böyle bir krallığı her meraklı kitap okuyan gönlünce kurabilir; buna kuşku yok… Kitabı okuyanın kendine bir krallık kurması bu açıdan oldukça kolay görünüyor.

    Ya kitap yazan?

    Onun bu süreçte yeri ne?


    Kitap okuyanın kitaplığından oluşan bir krallığı var; ancak kitap yazan her yazdığı yapıtında nice krallıkların saltanatını tekrar tekrar sürüyor… Kitabı okuyan, kitaplarını biriktirdikçe, krallığını satın alıyor; ama kitap yazan imbikten damlayan ve göle dönüşen damlalar gibi, bilgiyi ve özü biriktirerek, kendi krallığını kendi elleriyle yaratıyor. Kitap yazanın bir ayrıcalığı daha var; gerçek krallıklar gün gelir, yıkılır gider. Ancak iyi yazılmış her kitap, zamanın onca acımasız saldırılarına, hoyratça kıyımlarına karşı insan aklının alamayacağı kadar büyük bir direnç gösterir. Eğer bilge bir kişiliğin özünden, kimliğinden, duygu ve düşünce dünyasından süzülerek gelen gür bir su gibiyse yazılan yapıt karanlıklara karşı savaşan bir “cengâver” gibidir. Örneğin toplumu ve giderek de toplumu oluşturan bireyleri gem almaz ihtiraslarıyla cendere altına alıp ezen, hoyratça sağa sola savuran, hezeyanlarını ve dogmalarını dayatan, astığı astık kestiği kestik diktatörlere karşı, aklı ve erdemi yiğitçe savunur. Yapıtın tek tek bireylerin belleğine ve aklına serpiştirdiği ilkeler, giderek ahlak ve hukuk, en keskin kılıcıyla toplumları tutsaklığa iten karanlık ve köhne düzenin yarattığı kör düğümlerin üzerine iner. Adaletsizliklere ve insanı insan yapan değerlere ters düşen olgu ve oluşumlara karşı yiğitçe karşı koyar. Bu süreçte kurulu düzeni sarsan yapıtlar, toplumu ezen kişi ya da çıkar gurupları tarafından toplanıp yakılabilir. Yığın yığın kitaplar sırf beyinleri aydınlatmasınlar diye toprağa gömülebilir; sanki vebalı bir yaratıkmış gibi onlardan kaçılabilir, denizlere atılabilir. Her türlü eza ve cefa “müstebitlerin” elinde bu tür yapıtlara karşı acımasızca yönlendirilebilir. Ancak o kendisine karşı yapılan onca acımasız saldırılara karşın ölmez, öldürülemez. Nefes almayı sürdürür. Öldürülüp yok edildiği düşünülse ve geçici bir süre karanlık dehlizlere atılsa, mezarlara sokulsa bile, gün gelir dirilir; karanlıklara ve karanlığı temsil edenlere karşı savaşmayı sürdürür; ancak kesin olarak sonuçta savaşımını kazanır… Utku, hiç kaçınılmaz biçimde onundur. Rufus Choate’den bir söz: “Kitap, tek ölümsüzlüktür!”…

    1. Kitaplar Öldürülebilir mi?

    Evet, ölümsüzlük gücü olan tek şey kitaptır. Kitaplar öldürülmek istense de öldürülemezler. Örneğin Antik Dönem’de insanlığa ışık tutan Akıl Çağı’nın Platon ve Aristo, Ksenophon gibi nice düşünür ve yazarların kitapları bedeni, aklı ve doğayı sorgulayarak, karanlıkları aydınlatmaya başlamıştı. Bu yapıtları çok tanrılı dinler döneminin küfürleri gibi gören; bu nedenle kimi zaman göklere kadar çıkan alevlerin ortasına kucak kucak kitapları nefretle atıp yakarak, kimi zaman atlarının nalları altında ezerek yok etmeye çalışan hoyrat Hıristiyan şövalyeler, bu yapıtları yok ederlerken, başarılarını kutsayan isterik çığlıklar atıyorlardı. Kuşkusuz utkularının kalıcı olacağını düşünüyorlar, oluşturulmasında birer havari oldukları ve kendi inanç sistemi içinde elleriyle yarattıkları “Tanrı Düzeni”nin sonsuza kadar süreceğine inanıyorlardı. Sonradan engizisyon yasalarıyla daha da güçlerini artırırlarken, saplantı halinde bedenlerini ve ruhlarını tutsak alan dogmalar, onlar için tek varlık nedeni gibi görülüyordu. İnanç adına ortaya atılan değişmez ilkeler her şeyde ve her ortamda en etkili kuralları oluşturuyordu. Hukuk, bu dogmalar adına, hukuksuzluğun tutsağı olmuştu. Engizisyon düzeni, hakkı ve adaleti savunan yapıtlara ve onları yazanlara karşı demir yumruğunu bütün gücüyle indiriyordu. Göğüslerine haçı tanrının yeryüzüne gönderdiği kutsal savaşçıların bir arması gibi takan ve diz çöküp istavroz çıkarırken, dünya âleminden kendini soyutlayıp, tanrıya kulluğunu dile getiren ruhban ehli, tanrıya yaranmak adına, insanı yok etmeyi kutsal bir görev olarak görüyordu. İnanç adına hınçla indirilen o kılıçlar yalnız bedenleri doğramıyor, o zamana dek insanoğlunun ortaya koyduğu ortak belleği ve aklı da yok ediyordu. O bedenlere inen kılıçlar ve kırbaçlar sanki Tanrı adına harekete geçmişti. Böylece dinsel doğmalarla bezenmiş yeni bir etik ve hukuksal düzen oluşturuluyordu. Hıristiyan orduların geçtiği her yerde, dogmaları egemen kılma adına büyük kütüphaneler içindeki kitaplarla birlikte yakıldı ve yıkıldı. Bunu yaparken tanrı indinde yükseleceğine, sevaba gireceğine inanan dogmatik kafa, insanı insan yapacak değerleri de talancı ruhuyla acımasızca yok ediyordu.. Onca hoyratlık ve yıkıcılığa karşın, gün geldi, kimi zaman dehlizlerde, kimi zaman yıkılmış duvarların arkasında öyle ya da böyle yok edilememiş, bir biçimde kalmış yapıtların kopyaları gün ışığına çıkarıldı. Diyalog yoluyla sorgulamaya, giderek gözleme ve deneye dayanan bilimsel uyanış, Ortaçağ’ın karanlık koridorlarından sıçrayarak, Rönesans kültürüne öncülük edenlerin elinde yeniden canlandı. O andan buyana söz konusu yapıtlar insanlığı yeniden aydınlatmaya başladı.

    Böylece “Rönesans” denilen yeniden doğuş, yapıtların aslında gözden ırak edilemeyecek kesin utkularıydı. Karanlık düzen yıkılıyor, insanlığın ortak belleği ve aklı yeniden aydınlanıyordu. Rönesans nice sorgulamaların ve bilimsel uyanışların başlangıcı oldu. Zaman zaman ileri ve geriye gidişler sonrasında insan merkezli “aydınlanma” kültürü yaratıldı. İlerleyiş durmadı; nice içsel hesaplaşmalara, karanlık düzeni temsil edenlerle, aydınlığı getirmeye çalışanlar arasındaki kanlı hesaplaşmalara ve savaşlara karşın, eskinin etkisi aşama aşama kırıldı. Aydınlanma Sanayi Devrimi’ni yarattı; o da 19. Yüzyıldan 21. Yüzyıla uzanarak uygarlık düzeyini en yukarılara çekti.Bu sürece kuşkusuz yazılan her kitap katkıda bulunuyordu1. Bu sürece koşut olarak, yaşanan olaylar ve olgular karışık, iç içe geçmiş döngüler ve akışlar sonunda bilişime, kuantuma ve post-modern kültüre dek değişik sürümler ve yollar oluşturarak aktı durdu2 Her kitap, bu akışta yeni bir dünyaydı.

    Her yapıt bir dünyaysa, o yapıtın da bir yaratıcısı kuşkusuz vardır. Doğal olarak, düşünen, araştıran, öğrenen, bilgiyi edinen; bunları da yapıtlarıyla başkalarına ve gelecek kuşaklara aktaranlar, en görkemli, yıkılamaz ve gücü tartışılamaz anıtlar ortaya koyma onuruna erdiler. Günümüzde her entelektüel, yüzyıllar ötesinden günümüze seslenen Sokrates’in Savunması’nı bilir; hala herkesin Yunus Emre’nin özlü deyişlerinden ve mısralarından alacağı dersler vardır. Hala geçmişin koridorlarından günümüze uzanan karanlık dehlizleri Spinoza, Jean Jacques Rousseau, Volter gibi nice düşünür, bilim adamı yapıtlarıyla aydınlatıp durmuyorlar mı? Doğanın bir kuralı olarak kitabı yazan da gün gelir, ölür. Bu doğanın bir kuralıdır. Ancak bedendeki bu ölüş, gerçek bir ölüş sayılamaz. Yazılan her kitapta öz yeniden dirilir ve o yapıt tanınıp bilindikçe, sonsuza dek yaşar. Sır Wıllıam Davenant boşuna dememiş; “Kitaplar, kaybolmuş kafaların anıtlarıdır!” diye…

    2. Mustafa Kemal Atatürk’ün Gazeteciliği ve Yazarlığı

    Öyleyse, özgür olmanın, bu güce ulaşabilmenin bir takım gerekleri vardır. Tarihte pek çok lider, ulusuna özgürlük ve bağımsızlık getirmek için çırpınıp durmuştur. Kimisi bunda başarılı olmuş, kimisi bu uğurda canını vermiştir. Mustafa Kemal Atatürk de, yirminci yüzyılın başında, geri kalmış bir toplumun bireyi olarak, ulusuna önderlik ederek, onu bağımsızlık ve özgürlüğe taşımayı başarmış büyük bir kimlik ve kişiliktir. O, yalnız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurup, tebaadan ulus yaratarak ve o ulusa çağdaş değerleri kişiliğine bir özgüven duygusu olarak kazandırarak dünyanın en büyük devrimcisi olma sıfatlarıyla yetinmedi. O aynı zamanda sürekli yazılar ve kitaplar yazan bir yazardı… “Benim en büyük eserim cumhuriyettir” derken, kuşkusuz haklıydı; ancak o cumhuriyette, yeni kuşakların zihin eğitimini tamamlamak için sürekli araştırdı ve sorguladı. Ulaştığı sonuçları kısacık yaşamı içinde kaleme dökmeyi başardı. Gazetecilik yaparak, komu oyu oluşturmaya ve halkı uyandırmaya çalıştı; kitaplar yazarak, bilgi, duygu ve düşüncelerini halkına aktardı. Her yazar gibi o da kitaplarınıoluştururken, yeniden oluştu. Ne diyor ünlü düşünür Monta




+ Yorum Gönder