+ Yorum Gönder
Masal ve Hikaye ve Türk Masalları Forumunda Kaybolan Hazineler Masalı Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Uğur Baki
    Devamlı Üye

    Kaybolan Hazineler Masalı








    Kaybolan Hazineler

    Sevgili aynacık gecelerden bir gece o güzel masallarından birisini seçerek padişah kızının yanına gelmiş: Ey padişah kızı, bu gece sana uzun bir masal anlatacağım. İyi dinle. Gözlerini hemencecik uykuya teslim etme.
    Uzun zaman önce; belki bin yıl, belki iki-bin yıl önce bir padişah varmış. Bu padişah çok uzak memleketlerin birisinde yaşıyormuş. Bu ülke öyle uzakmış ki, oraya varmak için yüz tane dağ, elli tane ova, beş-yüz tane de ırmak geçmek gerekiyormuş. İşte ben sana bu ülkede geçen bir olayı anlatacağım bu gece.
    Birgün ülkenin padişahı veziri ile beraber şehri dolaşmaya çıkmış. Herkes kendi işiyle ilgileniyor, bir koşturmacadır devam ediyormuş. Her sabah olduğu gibi bu sabah da dükkanlar bir bir açılmış. Padişah, halkının böylesine çalışkan olmasından büyük bir memnunluk duyuyormuş.
    Yürürken karşılarına bir demirci dükkanı çıkmış. Demirci, ikidebir örsün başına geliyor ve ağlıyormuş. Öyle bir ağlıyormuş ki, görenin merak etmemesi mümkün değilmiş. Bütün gün bunu yaptığı için hiç müşterisi kalmamış zavallı adamın. Çünkü ağlamaktan iş yapamıyormuş. Tabiî ki durumu gören padişah da meraklanmış.
    - Çok garip, demiş içinden. Ne ola ki bu adamın derdi? Bilebilsek de bir yardımımız dokunsa.
    Hemen vezirine emir vermiş:
    - Tez öğrenin bu adamın derdini, bana haber verin.
    Yürümeye devam etmişler. O sokak senin, bu sokak benim dolaşıyorlarmış. Padişah halkının durumunu merak ettiği için her şeyi inceliyormuş.
    Karşılarına bir bahçe çıkmış. Bahçede çeşit çeşit ağaç varmış. Birden gördükleri şeye inanamamışlar. Bahçıvan kocaman bir elma ağacının yanında bekliyor, birden ağacın başında bir şey görmüş gibi sevinçle ağaca tırmanmaya başlıyor, fakat ağlaya ağlaya geri iniyormuş. Padişah hiçbir anlam verememiş adamın bu davranışına:
    - Acep bu bahçıvanın derdi ne ki?
    Vezirine dönmüş ve;
    - Bu adam neden böyle yapmaktadır öğrenesin, demiş.
    Padişah vezirle beraber yine yoluna devam etmiş. Hava öyle güzelmiş ki, yürüdükçe yürümek istiyorlarmış. Her taraf yemyeşilmiş. Rengarenk çiçeklerin kokusu insanı sevince boğuyormuş. Neşeyle biraz daha yürümüşler. Bu sefer de karşılarına bir dilenci çıkmış. Bu dilencinin gözleri görmüyormuş. Fakat garip olan, yoldan gelip-geçen insanlar bu dilencinin ensesine bir tokat indirip avucuna para bırakıyorlarmış. Dilenci her tokat yiyişinde;
    - Sağolun, eksik olmayın; diyormuş.
    Padişah hayretler içinde kalmış. “Acaba bu insanlar delirmiş de benim mi haberim yok”, diye kendi kendine sorar olmuş. Bir yandan da kızıyormuş:
    - Şu devletin padişahıyım. Bu insanların bir derdi olmalı ki böyle garip davranıyorlar. Ve ben bütün bunlardan habersizim. Kimbilir daha kaç kişi böyle acı çekiyor.
    Vezirine;
    - Bu dilencinin de derdini dinleyin, demiş. Hepsinin başına ne geldiğini tez öğrenmek isterim.
    Padişah ile vezir saraya dönmüşler. Fakat padişah huzursuz, bütün gördüklerinden şaşkına dönmüş.
    Vezir hemen ertesi gün bu üç adamı saraya çağırtmış. Demirci, bahçıvan ve dilenci biraz korkmuşlar. Fakat emir padişahtan, gitmek zorundaymışlar. Endişeli endişeli sarayın yolunu tutmuşlar. Önce demirci başlamış başından geçenleri anlatmaya:
    - Birgün dükkanımın önünden tavuk satan bir adam geçiyordu. Onu hemen durdurup iki tane tavuk satın aldım. Çırağımla bu tavukları eve gönderdim. Çırağa, “Hemen ikisini de pişirsinler. Birini kendileri yesin, diğerini de bana göndersinler. İşim çok. Bütün gece çalışabilirim.” dedim. Akşam vakti çırak tavuğu getirdi bana. Öyle acıkmışım ki, ocağın başına soframı kurdum. Oturdum bir güzel tavuğu yemeye başladım. O sırada örsün yanında bir kedi ortaya çıktı. Nereden geldiğini görmemiştim. Yediğim tavuktan istediği açıktı. Miyavlayıp duruyordu. Fakat ne kadar yalvardıysa tek bir lokma dahi vermedim kediye. Tavuğun bir budu bir de kanadı kalmıştı geriye. Tam kanadı yiyecekken kedi konuşmaya başladı: “Bana o kanadı verirsen, karşılığında sana yüz tane altın veririm.” Kedinin konuşması beni şaşırtmıştı, ama onu dinlemedim. Kanadı da afiyetle yedim. Tavuğun budunu elime almıştım ki, kedi yine konuşmaya başladı: “Budu yeme. Bana ver. Buna karşılık sana bir hazine veririm.” Ben kediyi kovaladım. Ve budu da bir güzel yedim. Budu tam bitirmiştim ki kedinin birden ortadan kaybolduğunu farkettim. Nereye gitmişti anlamadım. Fakat kedinin bulunduğu yerde bir parıltı vardı. Yaklaştım, bir de ne göreyim. Bir delik ve bu delikten bir hazine görünüyor. Elimi uzattım. Ama elimi her uzatışımda hazine kayboldu. Çıldıracaktım. Uzaklaşıyordum, hazine ortaya çıkıyordu. Yaklaşıyordum, kayboluyordu. Bunun için o günden beri örse yaklaşıp yaklaşıp ağlıyorum.
    Demircinin hikayesini dinledikten sonra sıra bahçıvana gelmiş. O da başına gelenleri şöyle anlatmış:
    - Bir sabah meyveleri toplamak için bahçeye girdim. Elma ağacının başına çıkmış bir bir meyveleri topluyordum. Bu sırada tam karşımda duran çok güzel bir kuş gözüme çarptı. Daha önce böylesine güzel bir kuşu hiç görmemiştim. Kuşu yakalamak için elimi uzattım, fakat o daha hızlı davrandı ve beni yakaladığı gibi havalandı. Bir süre uçtuktan sonra kocaman bir gül bahçesine indik. Daha önce bu kadar güzel bir gül bahçesi de görmemiştim. Güller öyle güzel açmıştı ki, o renkte güllerin varlığını bile bilmiyordum. Akılım başımdan uçtu gitti. Bahçede deli-divane gezinirken bir ihtiyar çıktı karşıma. Beraberce bir köşeye oturduk. Benimle konuşmaya başladı: “O kuşu sana ben gönderdim. Seni alıp getirmesini ben istedim ondan. Seni oğlum olarak seçtim.” Bunları söyledikten sonra bahçenin ortasında bulunan muhteşem bir saraya gittik. Sarayda bir hazinesi vardı ve bu hazineyi bana gösterdi. Bu kadar çeşit mücevheri bir arada görmek benim için sadece rüyalarda mümkün olabilirdi. İhtiyar bana; “Yaşlandım, yakında öleceğim. Oğlum olmayı kabul edersen bütün bu gördüklerin senin olacak.” dedi. Teklifi sevinçle kabul ettim tabiî ki. İhtiyar adam bir ara dışarıya çıktı. Ben de onun gidişinden faydalanmak istedim ve bir yüzüğü cebime attım. Adam geri geldiğinde yüzündeki ifade değişmişti. Kuşu çağırdı, “Bu adamı nereden getirdiysen oraya götür. Ben böyle bir evlat istemiyorum.” dedi. Kuş beni yakaladığı gibi elma ağacının başına getirdi. Şimdi aşağıda olduğum zaman kuşu aynı yerde görüyorum. Hemen ağaca tırmanıyorum. Fakat kuş kaybolmuş oluyor. Ağlayarak tekrar iniyorum.
    Bahçıvanın hikayesi de böyleymiş. Hayretle dinliyorlarmış bu garip adamların başından geçenleri. Sıra dilenciye gelmiş. Onun da hikayesini ilgiyle dinlememek mümkün değilmiş:
    - Ben sapasağlam bir insandım. Gözlerim görüyordu. Bir işim vardı. Mutluydum. Yetmiş tane atım vardı benim. Onlarla yük taşırdım. İşim iyiydi. Kimseye muhtaç değildim. Fakat açgözlülüğüm yüzünden her şeyimi kaybettim. Birgün bir tüccar atlarımı kiraladı. Bütün yükü güzelce yerleştirdik ve beraber yola çıktık. Konuşa konuşa yolumuza devam ediyorduk. Bir ara adam yükün tamamının altın olduğunu söyleyiverdi. Bir anda aklıma olmadık kötülükler gelmeye başladı. Zengin olabilirdim. İçimdeki ses tüccarı öldürmemi söyleyip duruyordu. Issız bir yerden geçiyorduk. Ben atları durdurdum. Tüccar karşı çıktı: “İşim çok acele, durmadan devam etmeliyiz.” Fakat ben onu dinlemiyordum. “Seni öldüreceğim ve bütün altınlar benim olacak.” diyordum adama. Adam altınların yarısını teklif etti, ama kabul etmedim. İlle de hepsi olacak diye tutturmuştum. Hem adamı bırakırsam beni şikayet etmesinden korkuyordum. Öldürmeliydim. Gözüm hiçbir şey görmüyordu. Bu kadar kötü kalpli olduğumu ben de bilmiyordum. Meğer öyleymiş. Demek ki para, insanı bu kadar değiştirebiliyormuş. Tam elimdeki bıçağı saplayacaktım ki, adam beni durdurdu. “Dur” dedi. “Bende bir sürme var. Göze sürüldüğü zaman toprak altında ne kadar hazine varsa hepsi görülüyor.” Bıçağı çektim. “Sür de görelim”, dedim. Keşke demeseydim. Sürmeyi cebinden çıkardı ve tek gözüme sürdü. Gerçekten de dediği doğruydu. Toprak altındaki hazineleri görebiliyordum. Bu sefer de öteki gözüme sürmesini istedim. “Olmaz” dedi. “Eğer iki gözüne sürersem kör olursun ve bir daha hiçbir şey göremezsin.” İnanmadım. Diğer gözüme de sürme çektirdim. Ve bir anda her taraf karardı. Artık hiçbir şey görmüyordum. Tüccar atlarımı da alarak kaçtı. Yaptıklarımın cezasını enseme tokat attırarak ödemeye çalışıyorum. Akılsızlığıma yanıyorum.
    Padişah hikayelerin hepsini dikkatle dinlemiş, adamlara acımış. Hemen onlara hazineden para verdirmiş. Ve sarayda görevlendirmiş onları. İnsanlara başlarından geçen olayları anlatacaklarmış. Anlatacaklarmış ki hiç kimse böyle açgözlü olmasın.







  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    GERÇEK HAZİNE
    gerçek hazine (hikaye) Ali, uzun yıllar boyunca dedesinden bir hikâye dinleyerek büyümüştü Hikâyede bir defineden bahsediliyordu Define altınla dolu bir sandıktı Ama bu sandığa ulaşmak öyle kolay değildi Başka define hikâyelerinden farklıydı bu hikâye Kâğıtların üstüne çizilmiş esrarengiz haritalar yoktu ortada Altın sandığına ulaşmak için ilginç bir yol izlenmeliydi Kırk iyilik yapmak gerekiyordu bunun için İyiliklerin her birinin kırkar canlıya yönelik olması gerekti
    Ali, dedesinden dinlediği hikâyenin tesirinde öyle kalmıştı ki, dedesinin vefatının üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, bunu unutmamıştı Kararını vermişti; bu defineye ulaşmak zor olsa da, deneyecekti Üç yıl boyunca bu iyilikleri yapmak için çok uğraştı Kırk fidan dikti Kırk çocuğu giydirdi Kırk hastaya baktı Kırk yaşlının işlerine koştu Yaptığı iyilikler sayesinde etrafta çok sevilen biri olmuştu O da bu durumdan memnundu Adı yörede "Hızır Ali"ye çıkmıştı
    Tam otuzdokuz kez kırkar canlıya iyilik etmişti Şimdi kırkıncı kez farklı bir iyilik yapmalıydı Ama bir türlü aklına yaptıklarının dışında bir şey gelmiyordu Haftalarca düşündü bulamadı Sonunda gidip bir yol kenarına oturdu Yoldan gelip geçen insanlara soracaktı Ali, kime yapması gereken son iyiliğin ne olabileceğini sorduysa, ya onu deli sanıp cevap vermediler ya da yine yaptığı iyiliklerden birini söylediler Ali, çaresizlik içindeydi
    O gece yine sıkıntıyla yola çıkıp bir kenara oturmuştu Yıldızlarla dolu gökyüzü, dolunayın da tesiriyle ortalığı aydınlatıyordu Düşüncelere dalmıştı Uzaktan uzağa köyün tek tek yanan ışıkları görünüyordu Arada bir köpek havlamaları duyuluyordu Tam o sırada birisi seslendi:
    - Hey evlât, gel bana yardım et
    Ali, sesin geldiği yöne irkilerek döndü Oldukça yaşlı, saçı-sakalı bembeyaz bir ihtiyar adam orada duruyordu Sırtındaki çuvalı ağır ağır yere bırakıp yorgun sesiyle tekrar seslendi
    - Evlâdım! Şu çuvalı tepedeki kulübeye çıkarmam gerek Ama gücüm kalmadı Uzun yoldan da geliyorum Hadi bir yardım et de çıkaralım
    Ali, aylardır düşünüp durduğu iyilik için bir fırsat olabilir mi diye bir an düşündü Ama hemen bu düşüncesinden vazgeçti Nihayetinde karşısındaki tek bir kişiydi Oysa onun iyilikleri kırkar canlıya olmalıydı
    Ali yine de:
    - Peki olur, dedi yaşlı adama Sana yardım edeceğim
    Çuvalı sırtına aldı Ve tepeye çıkmaya başladılar Yaşlı adam sordu:
    - Orada oturmuş, öylece ne düşünüyordun evlâdım?
    - Ah, ah! Bir bilseniz, dedi ve hikâyesini anlattı
    Yaşlı adam gülümsedi:
    - Senin için çok mu önemli altınlar?
    - Elbette, dedi Ali Çocukluğumdan beri bu hikâyedeki altınlara ulaşma hayaliyle büyüdüm Ama işte bir türlü yapmam gereken kırkıncı iyiliği bulamıyorum
    - Biraz değişik bir hikâye, dedi yaşlı adam Dedenin doğru söylediğinden emin misin? Nihayetinde bu sadece bir hikâyedir belki
    - Ali'nin yüzü ciddileşti
    - Dedem dediyse doğrudur O hiç yalan söylemezdi Mutlaka altın sandığı var Ve ona ulaşmanın yolu da bu
    Yaşlı adam yine gülümsedi:
    - Peki öyleyse Yarın akşama kadar benimle kalırsan sana bu kırkıncı iyilik için yardım ederim
    - Ali, sevinçle kabul etti Kısa süren bir yolculuktan sonra tepedeki kulübeye varmıştılar Ali, çuvalı yaşlı adama teslim eti Adam da kapıyı açtı Ona yatacak yer ve biraz da yiyecek verdi
    - Yarın, dedi, erken kalkacağız Biraz uyusan iyi olur
    Ali söyleneni yaptı Ertesi sabah erkenden kalktılar Yaşlı adam çuvalı genç Ali'nin sırtına verdi, birlikte aşağıdaki köye indiler Ev ev dolaşmaya başladılar Sabahın bu saatinde ortalıkta kimse yoktu Her evin kapısının önüne geldiklerinde yaşlı adam çuvaldan bir paket çıkarıp bırakıyordu Böylece tam kırk kapı dolaştılar Son kapıya da bir paket bırakınca yaşlı adam Ali'ye dönerek:
    - İşte istediğin oldu, dedi
    Ali merakla:
    - O paketlerde ne vardı?, diye sordu
    - Her pakette kitap vardı Ama her eve orada oturan kişinin ihtiyaç duyduğu kitapları bıraktık Meselâ kalbi katılaşan bir adamın evinin önüne merhametle ilgili, cimri bir kadınınkine cömertlikle ilgili, sakatlığı yüzünden hayata küsen bir çocuğunkine aslında ne çok şeye sahip olduğuyla ilgili kitaplar koyduk Böylece tam kırk kişiye iyilik yapmış olduk Artık altın sandığına ulaşabilirsin İşte sana dün gece kaldığımız kulübenin anahtarı O kulübede masanın altını kaz Sandık orada gömülü, senindir
    Ali kulaklarına inanamıyordu Sevinçle:
    - Nihayet hayalime kavuşuyorum, dedi Anahtarı aldığı gibi kulübeye koştu Bir kazma bulup denilen yeri kazdı Gerçekten de altın dolu sandık oradaydı Sevinçle sandığı çıkarıp altınları bir çuvala doldurdu Altınlarla aşağı inince; yaşlı adamın onu beklediğini gördü
    - Artık altınlara kavuştun, dedi yaşlı adam Şimdi onlarla ne yapacaksın
    - Ne mi yapacağım, canım ne isterse onu alacağım Arabalar, evler, güzel giysiler, daha neler neler Krallar gibi yaşayıp mutlu olacağım
    - Demek böyle mutlu olacağını düşünüyorsun Peki öyleyse sana yardım etmeme karşılık bir isteğimi yapar mısın?
    - Elbette, dedi Ali
    - Tam bir yıl sonra burada buluşalım
    Ali, kabul etti Gerçekten de Ali altınlarına kavuşunca önce çok güzel ve büyük bir ev aldı, sonra arabalar Tatillere çıktı, dünyayı dolaştı Güzel kıyafetler aldı Ama tüm bunlar olurken, ilk günlerin heyecanı geçtikçe, Ali bir şey fark etmeye başlamıştı Aklına gelen her şeyi alıyordu ama mutlu olamıyordu Bir türlü yüzü gülmüyor, aksine etrafındaki bu şatafat onu sıkıyordu Bir yıl böylece çabucak geçti
    Ali, mutsuz bir şekilde, yaşlı adamla buluşacağı yere geldi Yaşlı adam biraz daha bükülmüş beliyle onu bekliyordu
    - Ne oldu evlât, mutlu olabildin mi? diye sordu
    Ali:
    - Hayır, dedi Canımın her istediğini aldım Böyle mutlu olacağımı düşünmüştüm Ama şimdi anlıyorum ki yanılmışım
    Yaşlı adam gülümseyerek Ali'nin sırtını sıvazladı:
    - Evlâdım, dedi Geçen yıla kadar ki hayatını hatırla Hani hep iyilik yapıyordun Her iyilik yaptığında, her ağlayan yüzün gülmesine, her ihtiyaç sahibinin ihtiyacının giderilmesine vesile olduğunda kalbinde beliren duygu sence neydi?
    -Evet, dedi Ali Hatırlıyorum Ben hazineme ulaşmak için her iyilik yaptıktan sonra mutlu olduğumu hissederdim Canlılara yardım ettikçe onların yüzlerindeki gülümseme bana da geçerdi Yüzüm ışıldardı
    - İşte, dedi yaşlı adam, dedenin ulaşmanı istediği hazine bunu anlamandı Ancak iyilik yaparak mutlu olabilir, çevrene faydan dokundukça yaşarsın Kulübede bulduğun altınlar ise sadece benim yerini bildiğim altınlardı Dedenle bir ilgisi yoktu Bana hikâyeni anlatınca senin mutluluğun sırrını anlaman için böyle davrandım
    Ali şaşkınlıkla dinlemişti tüm bu sözleri Demek dedesi onun için böyle bir hikâye anlatıp durmuştu
    Yaşlı adam:
    - Şimdi ne düşünüyorsun?, diye sordu
    Ali gülümseyerek cevap verdi:
    - Size çok teşekkür ederim, dedi Bana gerçek hazinenin iyilik yaparak mutlu olmak olduğunu öğrettiniz Tüm hayatım boyunca bunu unutmayacağım Ve artık bunun için uğraşacağım






+ Yorum Gönder


kaybolan hazineler özeti