+ Yorum Gönder
Masal ve Hikaye ve Türk Masalları Forumunda Cemil Kavukçu Ablam Öyküsü Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Harbi @ kız
    Bayan Üye

    Cemil Kavukçu Ablam Öyküsü








    Ablam / Cemil Kavukçu - Öykü

    ABLAM

    Ne zaman evimizin önünden motosikletiyle geçse, ablam hemen pencereye koşardı. Ardından da ben. Nam Kadir, derlerdi; öbür Kadirler'den ve delikanlılardan başkaydı. Onun motosikleti gibi kimsede motosiklet yoktu. Kırmızıydı. Pırıl pırıldı. Geceleri rüyalarıma girerdi. Kapının önünde, 'pıt pıt pıt' diye usulca çalışırken görürdüm onu. Ko-şar binerdim, arkamda da ablam. Uçar giderdik.

    Nam Kadir, benzin deposunun üzerine hafifçe eğilmiş olurdu; geri-ye taradığı ıslak saçlarıyla, kapkara güneş gözlüğüyle hiçbir pencere-ye bakmadan geçip giderdi sokaktan. Bazen o kadar hızlı geçerdi ki, göremezdik bile. Halıcının kopuk oğlu, derlerdi. Dükkâna bir gün bile uğramadığını, babasının parasını yediğini söylerlerdi. Ablam onun için 'çok yakışıklı' derdi. Artist gibiymiş. Tülünü araladığımız pencerede, onun ardından bakardık. Ablamın gözlerinin içi gülerdi. Sarılır beni öper, öper, öperdi. Küçüktüm, aklım ermezdi. "Canım," derdi bana. Başka zamanlar değil de, nedense Nam Kadir geçtikten sonra söylerdi bunu. Canım. Ablamla aramızda küçük bir oyundu bu; Nam Kadir'in evimizin önünden geçtiğini, bizim de pencereye çıkıp ona baktığımızı hiç kimseye söylemeyecektik. Hele babamla abime hiç. Hele hele abime hiç mi hiç. Annemden hem korkardı, hem de korkmazdı ablam. Çünkü annem Nam Kadir'in sokağımızdan geçtiğini, ablamın da pen-cereye çıkıp ona baktığını hem bilirdi, hem bilmezdi. Ama olsun, hiç kimseye söylemeyecektik. Yemin et, derdi. Valla billa, derdim. İki gö-züm kör olsun de, derdi. İki gözüm kör olsun, derdim. Sarılıp beni göğ-süne bastırır, derin derin içini çekerdi. Ne güzel kokardı ablam. Büyü-yünce benim de öyle bir motosikletim olacaktı ve ablamı arkama bin-dirip çok uzaklara götürecektim.

    Onun evden çıkmasına, çarşıya pazara gitmesine pek izin verilmez-di. En yakın arkadaşları, karşı komşumuzun kızı Nezahat Abla ile bir sokak ötede oturan Arnavutların kızı Aysel Abla'ydı. İkisi de ablam-dan büyüktü. Birbirlerine "ahret" derlerdi. Ölünceye kadar arkadaşlık gibi bir şeymiş. Ahiret ile bir ilişkisi olup olmadığını sormuştum, ab-lam omuzlarını kaldırıp dudağını bükmüştü. Bilmiyordu. Nezahat Ab-la daha çok gelirdi. Yanakları kıpkırmızı, toplu bir kızdı. Çok büyük gözleri vardı. Ördüğü siyah saçları, omuzlarından göğüslerine doğru inerdi. Üst kattaki odaya kapanır bir şeyler konuşurlardı. Gizli şeyler konuşurlardı ki, beni yanlarına almazlardı. Ben de, "Abime söyleyece-ğim," derdim. Ablam ondan çok korkardı, babamdan bile çok. O za-man, "Gel," derlerdi. Harıl harıl çeyiz hazırlarlardı. Oyalar, danteller, aklımın ermediği birçok şey. Bir yandan el işi yapar, bir yandan sakız çiğnerlerdi. Kocaman kocaman balonlar şişirirlerdi. Bir şeyler fısıldaşır, kıkır kıkır gülüşürlerdi. Nezahat Abla, benim onların yanında otur-mamdan hoşlanmaz, "Sen çıkıp sokakta oynaşana," derdi, "ne işin var aramızda." Ama ben ayrılmazdım yanlarından. "Ne meraklı şeysin sen be; kız olmalıymışsın, anan seni yanlış doğurmuş," diye çıkışırdı. Ab-lam saçımı okşayıp gülerdi, "Amaan, otursun be ablası," derdi, "ne za-rarı var bize." Nezahat Abla'yı sevmezdim. Düğününde, kadınlar için yapılan kına gecesine beni de götürmüştü ablam. Oynamış, oynamış, yorulmak nedir bilmemişlerdi. Aylar sonra bize geldiğinde tanıyama-mıştım Nezahat Abla'yı. O kocaman gözleri küçülmüş, kırmızı yanak-ları solmuştu. Ablama bir şeyler anlatıp ağlamıştı. Sarılmışlardı. Ab-lam uzun uzun sırtını sıvazlamış, bir çocuğu yatıştırmaya çalışır gibi okşamıştı onu.



    Ablamın bazen teğel ipliği ya da ibrişimi biter, alışveriş için çarşı-ya gitmesi gerekirdi ama, tek başına göndermezdi annem. Birlikte gi-derlerdi. Nezahat Abla'yla Aysel Abla'ya annemden söz ederken, 'jan-darmam' derdi. Abimse gardiyanıydı onun. Çünkü ablam çok güzeldi; göze gelmesinden, çarşının orta yerinde kaçırılmasından korkarlardı. O, iyi yerlere, zengin kocalara layıktı. Her şeyin bir zamanı vardı; ab-lam henüz evlenecek yaşta değildi.

    O gün, annem hastaydı, çarşıya gidecek hali yoktu da yanına beni katmıştı. Ablama, önüne bakarak yürümesini, çevresiyle ilgilenmemesini, davranışlarına çok dikkat etmesini tekrar tekrar anlatmıştı. Sonra da beni sıkılamıştı; başını önünden kaldırıp sağa sola bakarsa eve dön-düğümüzde söyleyecektim. O da babama söyleyecekti. Babam da ab-lamı eşek sudan gelene kadar dövecekti. Döverdi de. Bir keresinde be-nim önümde dövmüştü. Çok küçüktüm ama hatırlıyorum, ablam "bir daha yapmıycam" dedikçe vurmuştu babam. Ne yaptığını bilmiyor-dum. Ablamın kötü bir şey yapacağına inanmıyordum. Annemin arka-sına saklanmıştım. "Bu yaştan sonra başımı belaya sokacaksınız be!" Babam ablama vururken böyle bağırıyordu. Ne olduğunu bilmiyor-dum, korkuyordum. Sonra annem, bu cezanın yeterli olduğuna karar vermiş olmalı ki, araya girip babamın elinden almıştı onu.

    Çarşıya gidecektik. Annem ablamın eşarbını biraz daha alnına doğ-ru çekiştiriyordu. "Bak, işiniz bitince hemen eve dönün, öyle sokaklar-da sürtmek yok. Tamam mı?" diyordu. Ablam bir yandan ayakkabıla-rını giyerken bir yandan da başım sallayarak, "Tamam," diyordu. So-kağa çıktık. Elini tutuyordum, başı öne eğikti. Ağır ağır yürüyüp cad-deye çıktık. Ablam elimi bıraktı. Eşarbını hafifçe çekiştirip bir tutam saçını alnına düşürdü. Başımı okşayıp, "Sana dondurma alayım mı?" dedi. "Al," dedim. Gülümsedi. Pastaneye girdik. "Bak," dedi, "bu da aramızda kalacak." "Hangisi?" "Sana dondurma almam, pastaneye gir-memiz... Tamam mı?" Başımı salladım.

    Ablam, tuhafiyecide, getirdiği küçük bir kumaş parçasının rengine uygun ibrişim seçmeye çalışırken nasıl da titizleniyordu; eviriyor, çe-viriyor, dükkânın önüne çıkıp gün ışığında bakıyordu. Çarşı ne kadar sessizdi, sokaklar ne kadar boş. O dükkânda uygun düğme yoktu, ka-lın çerçeveli gözlüğü burnunun ucuna düşmüş tuhafiyecinin çıkardığı, hattâ, "Bu olur be kızım," dediği düğmeleri de beğenmemişti. Onları başka bir yerden bakacaktık.

    Tuhafiyeciden çıkmıştık ki köşe başında motosikleti gördüm. Nam Kadir açık mavi bir gömlek giymişti. Dudağında sigara tütüyordu. Gü-neş gözlüğünden nereye baktığı belli olmuyordu. Ablamı dirseğimle dürttüm. "Bak," dedim, "o!" İki parmağıyla kolumu öyle bir sıktı ki, küçük bir çığlık attım. O yana bakmamıştı bile. Bakmadan nasıl gör-müştü Nam Kadir'i? Başımı çevirdim, Nam Kadir gülümsüyordu. Sonra yanımızdan hızla geçti.

    İki yanı manifaturacı, tuhafiyeci, berber, terzi dükkânlarının bulun-duğu uzun bir sokakta yürüyorduk. Uzaktan bakırcıların çekiç sesleri duyuluyordu. Terziler dükkânlarının önünde, taburelerine oturup ba-cak bacak üstüne atmış, kucaklarındaki kumaş parçalarını teyelliyor-lardı. Kalfaların ablama bakışları, belli belirsiz gülümsemeleri canımı sıkmıştı. Berberler o saatte boştu. Bir dükkândaki radyodan hava ka-dar, çarşı kadar ağır bir şarkı duyuluyordu. Ablam elimi sıkı sıkı tut-muştu, başı önündeydi. Gurul gurul öten bir güvercinin şikâyetlerini duyuyordum.

    Düğme almak için küçük bir dükkâna girmiştik. İçeride alışveriş eden iki kadın vardı. Dükkân küçük olduğundan ben kapının önüne çıkmıştım. İleride, aşmalı kahvenin önünde Nam Kadir'in motosikleti duruyordu. Onu nerde görsem tanırdım. Ayaklığının üzerine kaldır-mış, ön tekerleğini hafifçe kahveye doğru döndürmüştü. Ama Nam Kadir ortalıkta görünmüyordu. Ablama hiçbir şey söylememiştim.

    Evimizin sokağına saptığımızda onu bir daha görmüştüm. Karşı köşe başında duruyordu. Başımı kaldırıp ablama baktım. Yanakları ha-fifçe pembeleşmiş, dudaklarına belli belirsiz, ama benim çok iyi tanı-dığım bir gülücük yerleşmişti. Bu gülüş onun içindi. Yalnız onun için.

    Biz evin kapısını çalarken motosiklet hızla geçti sokaktan. Arkasın-dan bakakaldım. Ablam kolumdan tutup çekti. Alnına düşürdüğü saç tutamım eşarbının içine sokuşturdu. Parmağını dudaklarına götürüp "sus" işareti yapmıştı ki, kapı açıldı. Annem ikimize de suç işlemişiz gibi bakıyordu. "Nerde kaldınız?" dedi sertçe. "Ancak," dedi ablam, eşarbını çıkarıp başını iki yana sallayarak saçlarım omuzlarına doğru savurdu. Annem ablama değil de bana bakıyordu. Ayakkabılarımın ba-ğını çözerken, "Hiiç," dedim, "tuhafiyeciye gittik, dükkân kalabalıktı. O yüzden çok bekledik. Sonra ablam kâğıttan neler alacağını okudu, kumaşa uygun makaraları bir bir denedi. Ama orada düğme bulama-dık, onu da başka yerden aldık. İşimiz bitince de çıkıp geldik işte..." Annem beni dinlerken arada ters ters ablama bakıyordu. Sonra bir şey demeden mutfağa geçti.

    Ama o gece kötü şeyler oldu. Abim sokak kapısından girdiğinde, "Nerde o?" diye öyle bir bağırdı ki, ablamın yüzü bembeyaz oldu. Alt-dudağını dişlemiş, kuşkuyla kapıya doğru bakıyordu. Öyle korktum ki, dizlerim titremeye başladı. Abim, çarşıda bizi görmüş. Ablamın yürü-yüşü hiç de edepli değilmiş. Halıcının kopuk oğlu da peşimizdeymiş. Yüzüne öyle bir tokat attı ki, başı dolap kapısına çarptı ablamın. İkinci tokadı vurunca da yere düştü. Annem elini tuttu abimin. "Yeter," da di. Ablam avcuyla yüzünü kapamıştı, ağlayarak üst kata kaçtı. Kilim: kan damlamıştı. Abim bu kez benim üzerime yürüdü. Elini kaldırdı! ama vurmadı. Anneme bağırmaya başladı. "Bu kız tek başına çarşıyı çıkmayacak demedim mi? Beni katil mi yapacaksınız be! Yanına bir karış çocuğu takınca ne olacak yani... Makaranız batsın... Bugün almasanız kıyamet kopacak sanki..." Annem susuyordu. Abim avluya çıktı. Çeşmede başını yıkadı. Annem elime bir havlu tutuşturup, "Götür ver," dedi. Abim havluyu hırsla çekip aldı elimden. Boynunda, ensesinde sabun köpükleri kalmıştı.

    Babam da geldi, ama ablam hâlâ çıkmamıştı yukarıdaki odadan! Akşam yemeği için salata yapıyor annem. Yemekler ocakta ısınıyor* Sonra karpuzu kesip küçük tepsiye dilimliyor. Canı çok sıkılmış, belli. Babam olanların farkında değil. Avludaki sekide oturuyor. Abim de, yanında ama konuşmuyorlar. Annem kolumdan tutup çekti beni. "Git çağır şunu," dedi, "bir de babanı azdırmasın." Merdivenleri koşara çıktım. Kapıyı içerden kilitlemişti. "Abla," dedim, "benim... aç kapıyı babam da geldi..." "Hadi kızım," dedi annem. Arkamdan o da gelmiş.Sesinde öfke yoktu. Kapı açıldı. Ablamın şişmiş gözleri, kıpkırmızı yanağı. Sessizce çıktı odadan. Konuşmadan aşağı indik. Babam hâli hiçbir şeyin farkında değildi. Sofrada kimse konuşmadı; çatal kaşı) sesleri, komşunun havlayan köpeği, ağlayan bir çocuk sesi...

    Yemekten sonra bulaşıkları yıkayıp yeniden yukarıdaki odaya çıktı ablam. Çok üzgündü, çok kırgın.

    O gece rüyamda gördüm, bir motosikletim varmış. Hem de Nam Kadir'in motosikletinin aynısı. Kıpkırmızı, pırıl pırıl. Evin önüne gelip duruyormuşum. Ablam kapıyı açıp dışarı çıkıyormuş. Çok güzel gülüyormuş. Arkama oturup belime sarılıyormuş. Öyle bir fırlıyormuş ki motosiklet, uçuyormuşuz. Eşarbını fırlatıp atıyormuş. Uzun saçla: savruluyor, peşimiz sıra dalgalanıyormuş. Caddelerde, sokaklarda kimseler yokmuş. "Canım," diyormuş, "pastanenin önünde dur da sana dondurma alayım."

    Cemil KAVRUKÇU







  2. Acil

    Cemil Kavukçu Ablam Öyküsü isimli yazıya yorum yazın.





  3. Sponsor Bağlantılar
+ Yorum Gönder


ablasinin dudagini