+ Yorum Gönder
Türk Tarihi ve Türk Tarihi Sözlüğü Forumunda Divan-ı hümayun ve bab-ı ali Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Mineli
    Devamlı Üye

    Divan-ı hümayun ve bab-ı ali








    Divan-ı hümayun ve bab-ı ali

    DİVAN-I HÜMAYUN VE BAB-I ALİ


    a-) İmparatorluk Hükümeti

    Hükümete önceleri Divan-ı hümayun, sonraları imparatorluk düşünceye kadar, "Bab-ı Ali" denmiştir. Divan-ı hümayun imparatorluk bakanlar kuruludur. Başkanı vezir-i azamdır. Divan-ı hümayun, Topkapı Sarayında, "Kubbe Altı" denen yerde toplanırdı. Bu küçücük salonda alınan kararlar, dünyanın en büyük kısmında tatbik edilirdi.Divan-u Hümayun'dan çıkan kararlar, Allah'ın buyruğundan hemen sonra gelirdi

    b-) Divan-ı Hümayun nasıl çalışırdı?

    Divan-ı Hümayun'un tabii ve tek başkanı sadrazam veya onun vekili idi. Kıdem ve ehemmiyet sırasına göre ondan sonra gelen üyeleri şöyleydi: İkinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci vezir. Bunlar aynen bu numara sayısına göre divanda sadrazamın sağından başlayarak otururlardı

    Sadrazamın solu, Divan'ın diğer üyelerine mahsustu. Bunlar sadrazamın müşavirleri ve yardımcılarıdır. Sadrazamlar en çok ikinci vezirler arasından seçilirdi. 2.vezirlik, sadarete namzetlik demekti. Sadrazamın divana başkanlık etmesi görevlerinin en başında geleniydi. Ancak çok büyük mazeretler onun bu birinci görevden alıkoyardı. Sadrazam seferde ise, görevle başka bir şehre gitmişse, padişah, bir başbakan vekili tayin ederdi ve bu vekil sadrazamın salahiyetlerine sahipti

    Divan-ı Hümayun'un diğer üyeleri şunlardır:

    Kaptan-ı Derya : Deniz kuvvetleri kumandanı ve Cezair-i Bahr-i Sefid (Akdeniz Adaları, merkezi: Gelibolu) eyaletinin tabii beylerbeyisidir. Büyük-amiral rütbesindedir

    Kahya Bey: Sadrazamın muavini ve gerçek dahiliye nazırıdır. Vezir derecesindedi

    Yeniçeri Ağası: Merkezdeki Kapıkulu Ocakları'nın en mühimmi olan Yeniçeri Ocağı'nın kumandanı. Rütbesi beylerbeyi (orgeneral) derecesindedir

    Rumeli Kazaskeri: Gerek adalet, gerek eğitim, gerekse din mevzularına bakan, fakat Divan-ı Hümayun üyesi olmayan, imparatorluğun sadrazamdan sonra 2.memuru olduğu için, kendisi ayrıca kendi uğraştığı meselelerde küçücük bir divan toplıyan şeyhülislâmın birinci yardımcısı

    Anadolu Kazaskeri: Durumu, Rumeli Kazaskeri'nin aynı. Aynı şekilde
    şeyhülislâmın 2. yardımcısı. Rumeli kazaskerliği olsun, Anadolu kazaskerliği olsun, vezir (mareşal) rütbesine eşit dini-ilmi-kazai rütbe idi

    Kısaca bu iki kazasker, bugünkü adalet bakanlığı ile eğitim ve kültür bakanlıklarından başka, diyanet işlerini de aralarında paylaşırlardı

    Nişancı: Devlet Bakanı, Kalemmiye'den gelirdi. İlk devirlerde nişancıları dış işleri bakanı, reisülküttabları dış işleri genel sekreteri sayabiliriz. 1650'den itibaren reisülküttablar, gerçek dış işleri bakanı olmuşlardır

    Başdeftardar veya Şıkk-ı Evvel Deftardarı: Klasik maliye bakanı. Vezirlerle eşit şekilde hizmet ederdi. Maliyecilerden seçilirdi

    Reisülküttab : ilk devirlerde Nişancı'nın muavini veya genel sekreteri olduğu için Divan üyesi değildi. Divan toplantılarına katılırdı. Sonradan Divan üyesi ve gerçek dış işleri bakanı oldu
    Müzakere zabıtları tutulur ve kararlar Mühimme Defterleri'nde tesbit edilirdi.
    Bu işi Divan-ı Hümayun katipleri yapardı

    c-) Vezirler

    Vezirler ikiye ayrılırdı: Divan üyesi Kubbealtı Vezirleri ve Eyalet vezirleri.
    Vezir, askeri-mülki bir rütbe idi. Hem askerden, hem sivilden gelen, ilmiyye'ye mensub olmamak şartıyle vezir payesine yükselebilirdi

    Binaenaleyh Divan, önceleri bir vezir, vezir derecesinde bir beylerbeyi ve sair üyelerden meydana geliyordu. Beylerbeyiler ve vezirler çoğalınca, beylerbeyi dışındaki vezir'e "vezir-i azam- en büyük vezir" dendi

    I.Murad tahta çıkar çıkmaz (Mart 1362), Edirne'nin fethi ile de devlet, bir imparatorluk haline geldi. İki eyalete ayrıldı. Vezirlerin sayısı da arttı. Gerçek "vezir-i azamlık" devresi başladı

    d-) Cihan Devleti Devrinde Vezir olmanın ve Rütbe atlamanın zorluğu :

    XVI. asır sonlarına kadar devletten rütbe almak, bir rütbe yükselmek, çok zor işti. Çok büyük başarılara bağlıydı. Vezir olmanın çok zor olduğunu şu örnek açıkca ortaya koyar:

    Barbaros Hayreddin Paşa, tarihin belki en büyük amiralidir. Preveze gibi tarihin belki en büyük açık deniz muharebesini kazanmıştı. Daha pek çok açık deniz muharebesinin yenilmez kumandanı idi. Akdeniz'i Türk gölü haline getirmişti. Cezayir hükümdarı iken, kendi arzusuyla, hiç bir zorlama ve en küçük tehdit olmaksızın, ağabeyiyle beraber fethettikleri bu çok mühim ülkeyi, devlete hediye etmişti. Avrupa'da şanı "Cezayir kralı= Roy d'Alger" idi. Avrupa'da itibarı, büyük bir hükümdar idi. Kanuni'nin en yakın müşaviri derecesine yükselmiş, padişah katında nüfuzu, İbrahim Paşa'nın ölümünden sonra gelen bütün vezir-i azamların nüfuzunun üzerine çıkmıştı. Böyle bir adama vezirlik (büyük-amirallik) verilmedi. Barbaros Hayreddin Paşa, beylerbeyi (oramiral) olarak öldü

    e-) Kahya Bey

    Klasik devirde, sadrazamın en yakın yardımcısı ve bugünki anlayışımıza göre dahiliye nazırıdır
    Resmi adı "Sadaret ked hudası'dır. Sadaret kedhudasının özel kalem müdürüne "kahya katibi" denilirdi



    2- DIŞ İŞLERİ


    a-) Nişancı ve Reisülküttab

    Çok büyük ülkeleri, hatta iklimleri elinde tutan bir imparatorlukta dış işleri, çok mühimdi. Bizzat padişah ve sadrazam dış politika ile uğraşırlardı. Bu, padişahla sadrazımın ve Divan-ı Hümayun'un işiydi. Dış politikada kararları ancak bunlar alabilirlerdi. Ancak dış yazışmalara büyük bir büro icab ediyordu. İşte bu büronun başında "reisü'l-küttab" yani "katiblerin reisi" ve onun amiri olarak da namelere padişah mührü basarak son tasdik formalitesini tamamlıyan nişancı bulunuyordu

    İşte dış işleri bakanlığı, bu nişancı ve reisülküttab'ın amiri bulunduğu teşkilattan doğdu

    Nişancılık görevi, Fatih devrinden başlar. 1453'ten 1650'ye kadar 2 asır nişancı, hariciye nazırı, dış işleri bakanı durumundadır. Reisülküttab da dış işleri genel sekreteridir. 1650'de kanunda değişiklik yapılır: Nişancı protokolde gene reisülküttab'dan önce gelmekle beraber, dış politikaya ait işler tamamen reisülküttab'a bağlanır, nişancı yalnız diğer kanuni işleriyle uğraşır

    b-) Reisülküttablık Teşkilatı


    Reisülküttab Efendi'nin yardımcısı, "beylikçi" idi. Reisülküttab, Divan üyesi, yani bakan'dı. Beylikçi vasıtasıyle bütün dış muhaberatı idare ederdi. Beylikçinin emrinde üç büyük büro vardı. Bu bürolar aynı zamanda bir çok dahili ve resmi yazıların da son mercii idi. "Şerhli" denilen birinci büro, resmi yazıların kopyalarını çıkartıp arşive kaldırırdı. "Gedikli" denilen ikinci büro, dirliklerle (toprak tevcihatı) uğraşır, buna ait berat'ları düzenlerdi. Üçüncü büroda, berat'larla değil, yalnız ferman'larla uğraşılırdı

    3-SADRAZAM

    a-) Sadrazam kimdir?

    Osmanlı devletinde başbakana "sadrazam" denmektedir. Fakat bu tabir, XVII. Asrın 2. yarısından, itibaren yerleşmiştir. Ondan önce "vezir-i azam" denilirdi. Sadrazam, devletin her türlü işinden mesul, en yüksek görevlidir. Sadrazam, padişahtan sonra gelen adam olmuştur. Sadrazam hükümetin başı olduğu gibi, başta silahlı kuvvetler olmak üzere, her şeyin başıdır, her şeyden sorumludur

    Çandarlılar'ın 1453'te düşmesine kadar vezir-i azam, mülkiyye sınıfından gelirdi, yani sivildi. 1453'te İstanbul'un Fethi ile sadaret makamı, Tanzimat'a kadar, askeri- mülki bir görev oldu




    b-) Kim Sadrazam Olabilirdi?

    Osmanlı düzeni ki, çok uzun asırlar dünyanın pek büyük ve en değerli ülkelerinde hükümran olmuştur, bir faniyi, bir insanı, bir vatandaşı, en çok sadrazamlığa kadar yükseltirdi. Daha ötesinde zaten tek kişi vardı: Padişah. Ama padişah olmak için Osman Gazi'nin kanından ve erkek neslinden gelmek şarttı

    Fatih, devletin ölümsüz kılınması için, zirvede mücadelenin olmamasını sağlamak için ve "nizam-ı alem" terkibini kullanarak anayasa maddesi koymuştu. Zirvede mücadelenin devlet yıkacağını o da, halefleri de biliyorlardı

    Mücadele, en fazla sadrazam olmak için yapılabilirdi. Avrupa'da olduğu gibi başbakanlığa yükselmek için asalet payesinde bulunmak gibi bir şart yoktu. Esir menşe'den gelse bile, en mütevazi adamın oğlu olsa bile, her Osmanlı tab'ası, bu makama geçeceğini ümid edebilirdi

    c-) Sadrazama ait protokol

    Sadrazama ait protokol çok ince ayrıntıya kadar tesbit edilmişti. Padişahın hatt-ı hümayunu resmen, açık olarak, halk önünde, askeri ve dini törenle okunmakla bir vezir, sadrazam olmuş sayılırdı

    III. Murad'ın cülusuna (22 aralık 1574) kadar vezir-i azam, padişahın elini öperdi. Topkapı Sarayı'na çıktığı zaman, Sokollu Mehmed Paşa, protokolü bozdu ve padişahı etekliyerek eteğini öptü. Bundan sonra vezir-i azamlar etek öpmeye başladılar
    5 Ağustos 1650'de büyük bir protokol değişikliği oldu. Bu tarihte Damad Melek Ahmed Paşa, vezir-i azam olarak ilk defa huzur-ı hümayuna çıktı. 9 yaşındaki IV. Mehmed'in tahtının karşısında, asırlardan beri sadrazamların padişahla konuşurken oturdukları iskemle konulmuştu. Melek Paşa, teeddüben oturmayıp ayakta konuştu. Bundan böyle sadrazamlar, ancak ayakta padişaha maruzat'da bulunmaya başladılar
    Sadrazamların cenaze namazlarını Fatih Camii'nde kılınması gelenekti

    d-) Serdar-ı Ekrem olarak Sadrazam

    Sadrazam, padişah namına, ordunun bütün işlerinden sorumlu olan en büyük amirdi. Seferde, bizzat başkumandanlık edebilirdi. Sefer halinde bizzat başkumandanlık yapan vezir-i azama "serdar-ı ekrem" denilirdi.
    İlk padişahların hepsi, ordularına başkumandanlık etmiş, zaferler kazandırmış, bizzat imparatorluğu ve cihan devletini kurmuş, deha sahibi çok büyük askerlerdi.
    1566'da Kanuni'nin Sigetvar'da ölümünden sonra padişahların bizzat başkumandanlık etmeleri geleneği bozuldu. Sadrazam, "serdar-ı ekrem" sıfatını taşıdığı müddet içinde, aynen padişahtı. Bu salahiyetleri, sefer için İstanbul veya Edirne'den hareket ettiği, sarayından çadırına geçtiği an başlar, Edirne veya İstanbul'a dönüp seferi anlatmak üzere huzur-ı hümayuna çıktığı an sonra ererdi.
    Serdar-ı ekrem sıfatıyle sadrazam, padişaha ait salahiyetleri, kendi adına değil, padişah adına kullanırdı.
    Muzaffer serdar-ı ekremler, son derecede büyük merasimlerle karşılanırlardı.
    Muzaffer serdarları padişah, mücevherli kılıç, bazan mücevherli tac ile mükafatlandırırdı.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Divan-ı hümayun ve bab-ı ali

    Divan-ı hümayun ve bab-ı ali hakkında bilgi

    Divan-ı hümayun, padişahın hükumeti demek olup, bu da saraya dahil bir müessesedir. Birün'da, padişahın kapısı önünde Divanhane denilen solanda toplanırdı. Kubbealtı denilen bu salon esasen 3 kubbeli 3 bölümden meydana geliyordu. Birinci kubbenin altı asıl divan toplantılarının yapıldığı ve padişahin toplantıları takip etmesine imkan veren kasr-ı adl denilen kafes pencerenin bulunduğu odadır. Bunun bitişiğindeki oda ise, divan katiplerinin bulunduğu
    büro idi. Onun da yanındaki oda da devletin her türlü idari mali . kayıtlarının bulunduğu defterhane idi.

    Anadolu Selçukluları'nın hükümet teşkilatı örnek alınarak oluşturulan divan-ı hümayun'un Fatih'ten sonra önemi ve fonksiyonu artmıştır.

    XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Osmanlı hükümet teşkilatında bir değişiklik olmadı. Fakat XVI. yüzyıla nazaran sadrazamlık makamındaki istikrar bozuldu. Sadece XVII. yüzyılda 60'ın üzerinde sadrazam işbaşına geldi. Bu da ortalama 1,6 yıllık bir hükumet süresi demektir. Oysa XVI. yüzyılda bu rakam yaklaşık 4 yıldır. Devletin en yüksek makamındaki bu istikrarsızlık diğer kurumlara da yansıdı ve devlet teşkilatındaki nizam ve intizam bozuldu.

    XVII. yüzyılın ortalarından itibaren hükumet için ayrı bir saray yapıldı. Buna paşa kapısı veya bab-ı asafi denirdi. Daha sonra bab- ı ali denilmeye başlandı. XVIII. yüzyılda bab-ı ali'nin ağırlığı arttı ve devlet ve hükümet meseleleri oradan yürütülür hale geldi.

    XIX. yüzyılda hükumet teşkilatı önceki dönemlere göre esaslı değişikliklere uğradı. II. Mahmud zamanında diuan-ı hümayün. kaldırılarak Avrupai tarzda meclis-i hass-ı vükela(Bakanlar Kurulu) teşkil edildi. Buna parallel olarak bugünküne benzer şekilde nezaretler (bakanlıklar) kuruldu. Nazırlar'ın yetkileri belirlendi. Bab-ı ali adı verilen hükümete, çalışmalarında yarımcı olması için çeşitli meclisler oluşturuldu.

    Mustafa Reşid Paşa, Ali Paşa, Fuad Paşa ve Mithat Paşa gibi sadrazamlar, padişahın yetki ve otoritesini sınırlandırıp, devleti bab- ı ali’den yönetme fikrinde idiler ve bunun için çalıştılar. İlk üçü bu konuda oldukça başarılı oldular. II. Meşrutiyet'ten sonra ise hükumet çok güçlendi ve padişahın bütün yetkilerini eline aldı.

    a) Divan Toplantıları

    1475'e kadar divan’a bizzat padişah başkanlık ederdi. Toplantı her gün sabah namazından sonra başlar ve öğleye kadar devam ederdi. Fatih'ten önce divan. üyeleri toplantıdan sonra padişahla birlikte yemek yerlerdi. Fatih bu adeti kaldırmıştır.

    Fatih, 1475 tarihinden itibaren divan toplantılarına başkanlık etmekten vazgeçti. Toplantılara veziriazamlar riyaset etmeye başladı. Divan'ın toplandığı salonun üstünde kafes denilen bir pencere vardı ve padişah bu pencerenin arkasından arzu ettiği takdirde divan' dakilerin haberi olmadan toplantıları takip edebilirdi. Böylece divan üyeleri toplantı esnasında kendilerini daima padişahın kontrolünde hissederlerdi. Fatih, bôbü's-sa'ade'nin hemen gerisinde yaptırdığı arz odası' nda, divan üyelerini her gün toplantılardan sonra kabul etmeye başladı. Padişahın huzuruna arz için önce yeniçeri ağası, sonra kadıaskerler girerdi. Bunlardan sonra veziriazam ve vezirler ve defterdar girerlerdi. Vezir rütbesinde değilse nişancı arza giremezdi.





+ Yorum Gönder


divanı hümayunda alınan kararlara ne denir