+ Yorum Gönder
2. Sayfa BirinciBirinci 123 SonuncuSonuncu
Tarih Arşivi ve Türk Tarihi Forumunda Dünya tarihine ismini yazdıran Türkler Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Gizli @ yara
    Özel Üye

    Cevap: Dünya tarihine ismini yazdıran Türkler

    Asıl adı MEHMETtir.Bektaş mahlasıdır.Horasanın Nişabur şehrinde doğmuştur.Anası ve Babası Türk soyundandır.Annesi Şeyh Ahmetin kızı Hatem Hatun ,babası seyyid Sultan İbrahim Sanidir.
    Doğum ve ölüm tarihleri ihtilaflıdır.Bazı kaynaklar doğum ve ölüm tarihi olarak (1248-1337)miladi tarihlerini gösterirken ,bazıları da (1209-1271)tarihlerini kaydetmektedirler.Bunlardan birincileri,Hacı Bektaş Velinin Anadoluya geliş yılı olarak 1270-1280 yıllarını göstermektedirler.Biz de bu görüşü paylaşanlardanız.
    Hacı Bektaşı babası İbrahim Sani ,o zaman Nişaburun en meşhur alimi ve Ahmet Yesevi dervişlerinden olan Lokman-ı Perendeye-Lokman-ı Horasani de denir-götürerek okutmasını rica etmiştir.
    Lokman Perende zahir ve batın ilimlerini Hacı Bektaşa öğretti.Üstün zeka ve kabiliyeti sebebiyle kısa zamanda çok şey öğrenen Hacı Bektaş,hocasının da izni ile masivayı terk ile uzlete ve riyazata meyletmiştir.
    Lokman Perende den zamanının bütün zahir ve batın ilimleri ile Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin yolunu ve tarikatını öğrendikten ve riyazat ve uzlet ile de belli başlı mesafaleri katettikten sonra,Nişabur şehri ilim şehri ilim muhiti kendisine dar gelmeye başlamıştır.o devrin yaygın olan kanaatına göre ,ilmin yarısı seyahatta idi.bu kurala uyarak,Şeyhinin de müsaadesiyle Bedahşan şehrine gitti.
    -Erdiğim sırdan ve bildiğim ilimlerden başka neler var?diye merak ediyordu.Bedahşandaki alimlerle görüştü,tekrar Nişabur a döndüğünde:
    -Anadoluya geçmesi muvafık görüldü,denildi.Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin maneviyat aleminde :
    -Sulucakarahöyük bugünkü Nevşehir ili hacı Bektaş ilçesidir.

    LAKAPLARI:

    Hacı Bektaş Veli,diğer din ve devlet büyükleri gibi çeşitli sıfat ve lakaplarla da anılmıştır.Bunların en belli başlıları:Hünkar,Hazreti Pir,Gaziler ,Serdarı,Alp Erenler Serçeşmesidir.


    HACI BEKTAŞ VELİNİN ÖLÜMÜ VE MEZARI

    Miladi 1337 tarihinde Hacıbektaş ilçesindeki,halen medfun bulunduğu yerde vefat Hünkar Hacı Bektaş Veli Hazretleri geleneğe uyularak,tekkesinin içine defnedilmiştir.Kaynaklar ,buranın Hazretin kendi evi olduğundan bahsetmektedir.
    Hazreti pirin hayatta iken ,aynı zamanda ev olarak da kullandığı dergah,bugün bir türbe olarak bulunmakta ve bu türbe içinde kendi soyundan gelen ve Çelebiolarak adlandırılan kişilerin mezarlarını da muhafaza etmektedir.
    Kültür Bakanlığına bağlı müzeolarak muhafaza edilen dergah tarikata ait hatıra eşya ile ,tekkelerin açık olduğu devirde kullanılmakta olan bir kısım eşyaların da sergilendiği bir yer olarak ziyaretçilerine kapısını açmaktadır.

    HACI BEKTAŞ VELİNİN ESERLERİ:

    Hacı Bektaş Veli tarafından yazıldığı bilinen ve günümüze kadar ulaşmış iki eseri vardır. Bunlardan birincisi,orijinali Arapça olan MALAKAT adlı eseri, diğeri de ŞERH-İ BESMELE adlı kitaptır.
    Bunlardan Malakatondördüncü asır türkçesiyle yapılan tercümelerin Arapça aslı ile de karşılaştırmalı olarak Ankara Üniversitesi Emekli Öğretim Üyelerinden Prof. Dr.Esat COŞAN tarafından Doçentlik tezi olarak hazırlanmış ve yayımlanmıştır.
    İkinci eseriŞerhi Besmeleise,orijinal tercümesi Rüştü ŞARDAĞ tarafından manisa il Halk Kütüphanesi el yazmaları arasında bulunarak neşredilmiştir.
    Bunların dışında Hazreti Hünkarın eserlerinden bahsedilenler var ise de bugün elimize ulaşmamıştır.
    Hacı Bektaşi Velinin Kerametleri:
    Hünkar Hacı Bektaş Veli ile ilgili kerametleri diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphanesinde 714 numarada kayıtlı Derviş Hamdi İbni Hacı Hüseyin tarafından istinsah edilen Velayetname-i Hazreti Hünkar Hacı Bektaş El Horasaniadlı yazma nüshadan alınmıştır.Dil ve uslüp özelliklerine de mümkün mertebe dokunmadık.

    Hünkar Adı Nereden Geliyor ?

    Şöyle rivayet olunur ki, Hacı Bektaş Veliye Şeyh Lokman ilim öğretirken eytti:
    -Ya Bektaş !Abdest için dışardan bir ibrik su getir.
    Bektaş eytti:
    -Ey hoca !Bir nazar etseniz ,mektep içinde bir su çıksa ki,taşradan getirmeye hacet kalmasa!
    Şeyh Lokman eytti:
    -Bizim o kadar kudretimiz yoktur,eğer sen de o kudret varsa,göster görelim.
    Hemen Bektaş mübarek ellerini kaldırıp arz-ı hacat eyledi.Şeyh lokman Amindedi.Eli yüze sürüp secdeye vardı.Hemen ol mektebin ortasından zülal gibi bir mahbub su çıktı,kapıya doğru revan oldu.
    Şeyh Lokman Bektaştan bu velayeti görüp sevinçle:
    Ya hünkar!dedi.Ondan sonra isimleri Hünkar Bektaş oldu
    Cevap: Dünya tarihine ismini yazdıran Türkler frmacil sayfa 2iki Cevap: Dünya tarihine ismini yazdıran Türkler

  2. Gizli @ yara
    Özel Üye
    Türk-İslam dünyasının büyük astronomi ve kelam alimi olan Ali Kuşçu, XV. yüzyıl başlarında Semerkantta doğdu

    Türk-İslam dünyasının büyük astronomi ve kelam alimi olan Ali Kuşçu, XV. yüzyıl başlarında Semerkantta doğdu. Babası Muhammed, ünlü Türk Sultanı ve astronomu Uluğ Beyin kuşçusu olduğu için, ailesi Kuşçu lakabıyla meşhur oldu. Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomiye ilgi duyan Ali Kuşçu, devrin en büyük alimleri olan Bursalı Kadızâde Rumî, Gıyâseddin Cemşîd ve Muînuddîn Kâşîden matematik ve astronomi dersi aldı.

    Daha sonra bilgisini artırmak için Kirmana gitti. Burada Hall-ü Eşkâl-i Kamer (Ay Safhalarının Açıklanması) adlı risale ile Şerh-i Tecrîd adlı eserini yazdı.Ali Kuşçu, Semerkant ve Kirman'da eğitimini tamamladıktan sonra Uluğ Bey'e yardımcı ve rasathanesine müdür olmuştu. 1449'da hacca gitmek istedi. Tebriz'de Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan kendisine büyük saygı gösterdi ve Fatih'le barış görüşmelerinde yardımını istedi. Ali Kuşçu, Uzun Hasan'ın sözcülüğünü yaptıktan sonra Fatih'in davetiyle İstanbul'a geldi. XV. yüzyılın ilk yarısında, Semerkant, dünyanın en önemli bilim merkeziydi.
    Uluğ Bey Rasathanesi, gök bilgisi araştırmaları için en doğru sonuçları alıyordu. Rasathanenin genç müdürü Ali Kuşçu, gece gündüz demeden çalışıyor, bilimsel gerçeklere yenilerini katmak için uğraşıp didiniyordu.

    Gökyüzü bilgisi (astronomi), hem değişmez kuralların, kanunların tespit edilmesine yarıyor, hem de gözlemlerle kontrol edilebiliyordu. Otuz yıla yakın bu işte çalışan Ali Kuşçu, bir gün ansızın her şeyi yüzüstü bırakarak hacca gitmeye karar vermişti. Buna da sebep, en olmayacak bir zamanda, sevgili hükümdarı Uluğ Bey'in 1449 yılında öldürülmesiydi. Gürgân tahtının bu bilgin ve kudretli hûkümdarı, kendi öz oğlu Abdüllâtif'in ihânetine uğramıştı.

    Uluğ Bey, Ali Kuşçu için bambaşka bir mânâ taşıyordu. Her şeyden önce hocasıydı. Ondan matematik ve astronomi dersleri almış, eserlerini uzun uzun incelemiş, sohbetlerinde bulunmuş, hâttâ Doğancıbaşısı olduğu için, adının ucundaki Kuşçu lâkabı bile böylece yadigâr kalmıştı.Uluğ Bey, kendi kurduğu rasathaneye de müdür olarak Ali Kuşçu'yu lâyık görmüş, henüz tecrübesiz bir çağdayken bu dev rasathanenin başındaki çalışmalarda, ona bizzat yardımcı olmuştu. İşte Uluğ Bey'in bir ihanete kurban giderek öldürülmesi Ali Kuşçu'yu can evinden vuran bir olaydı.

    Ali Kuşçu bu olayla çok kırıldı. Çoluk çocuğunu toparlayıp Tebriz'e geldi. Uzun Hasan kendisine o kadar saygı gösterdi ki, Konstantiniye Fâtih'i, bir devri kapayıp yenisini açan genç cihangirle ihtilâfında aracılık etmesini istedi. Genç Fâtih'in de bilgin olduğunu, bilginlere büyük saygı gösterdiğini biliyordu. İstanbul'da olup bitenler, kuş kanadıyla Tebriz'e ulaşıyordu. Şiîlerin casusları ve habercileri yalnız padişahın savaş niyetlerine ve hazırlıklarına dair haberler ulaştırmakla kalmıyorlardı.

    Bunun üzerine Ali Kuşçu, kendisine bunca itibar eden Uzun Hasan'ın dileğini kırmayarak yol hazırlıklarını tamamladı. Semerkant'ta Kızıl Elma olarak bilinen eski Bizantium'a ulaştı. Haberciler; onun geleceğini daha önceden saraya uçurmuşlardı. Huzura kabul edildiği zaman Osmanlı hükümdarından beklemediği kadar iltifat gördü. Çünkü, kendisinden önce, eserleri İstanbul'ca biliniyordu. Uluğ Bey Rasathanesi'ndeki çalışmalarından, Semerkant'a aylarca uzak bulunan İstanbul'daki hükümdarın haberi vardı.

    Osmanlı tahtında oturan II. Mehmet (Fatih), gayet dikkatli, bilgili, uyanık bir padişahtı. Âdet olan merasimle Uzun Hasan'ın elçisini kabul etmiş, dileklerini dinlemiş, ama hemen geri dönmesine izin vermemişti. Ondan, gelip artık batıya kaymış olan ilim merkezlerini aydınlatmasını, bilgisiyle İstanbul medreselerinde ilim heveslisi gençleri yetiştirmesini rica etti.

    Bu teklif, Ali Kuşçu için beklenmedik bir iltifattı. Cefâlı olduğu kadar şefkatli olduğunu da bildiği Fatih'in isteği, onun için emir demekti. Ama, ahlâkı dürüst bir ilim adamı olduğunu şu sözlerle ispat etti: Hünkârım izin verirlerse önce Tebriz'e döneyim. Çünkü burada bulunuşumun gerçek sebebi, Akkoyunlu Hükümdarı'nın elçisi olmaktır. Elçiye zeval yoktur. Gerektir ki, hünkârımın lütûfkâr davetini kabul etmeden önce vazifemi iyi bir sonuca ulaştırdığımı, beni gönderen, bana güvenmiş olan insana bildireyim

    Ali Kuşçu'nun bu mazereti, Fatih'e son derece akla yakın göründü. Padişah; iki şeye birden sevinmişti: Kuşçu, davetini kabul etmişti, gelip buradaki ilim öğrencilerini yetiştirecekti. İkincisi ise, son derece mert ve ahlâklı bir insandı. Her haliyle, medreselerde yetiştireceği gençlere örnek olacaktı. Bu sebeple, bir müddet daha misafir ettikten sonra kendisine izin verdi.

    Değerli matematik ve astronomi bilgini Ali Kuşçu, sözünü tuttu. İki yıl sonra, ailesini de alarak Tebriz'den hareket etti. Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarından karşılanarak ihtişam içinde İstanbul'a getirildi. Ölümüne kadar da gençleri yetiştirmekle uğraştı. Kuşçunun ders vermeye başlamasıyla, İstanbul medreselerinde astronomi ve matematik alanında büyük gelişme oldu.

    Ali Kuşçunun İstanbula gelişi önemlidir; çünkü o zamana kadar İstanbulda astronomi ile uğraşan güçlü bir bilgin yoktu. Ali Kuşçu, Osmanlılar arasında astronomi bilimini yaydı.


    Ali Kuşçu 1474te İstanbulda vefat etti.




  3. Gizli @ yara
    Özel Üye
    Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur." diyerek, bundan beş yüz sene önce mikrobun tarifini yaptı.

    Osmanlılar zamanında yetişen büyük evliya ve İstanbulun manevi fatihi. İsmi, Muhammed bin Hamzadır. Saçının sakalının ak olması veya beyaz elbiseler giymesinden dolayı Akşeyh veya Akşemseddin lakaplarıyla meşhur olmuştur. Evliyanın büyüklerinden Şihabüddin Sühreverdinin neslinden olup, soyu hazret-i Ebu Bekr-i Sıddika kadar ulaşır. 1390 (H. 792) senesinde Şamda doğdu. 1460 (H.864)da Bolu'nun Göynük ilçesinde vefat etti.

    Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Akşemseddin Kuran-ı kerimi ezberledi. Yedi yaşında babası ile Anadoluya gelip, o tarihte Amasyaya bağlı olan Kavak nahiyesine yerleşti. Alim ve veli bir zat olan babası vefat edince, tahsiline devam etti. Genç yaşta akli ve nakli ilimlerde akranlarından daha üstün derecelere ulaştı. İlim tahsilini tamamladıktan sonra, Osmancıka müderris oldu. İlim öğretmekle ve nefsinin terbiyesiyle meşgulken, tasavvufa yönelip, Ankarada bulunan zamanın büyük velisi Hacı Bayram-ı Veliye talebe olmak üzere gitti. Fakat ona talebe olamadı. Halepte bulunan Şeyh Zeynüddine talebe olmak için Halepe giderken, gördüğü bir rüya üzerine Hacı Bayram-ı Veliye talebe olmak üzere Ankaraya geri döndü. Hacı Bayram-ı Veli tarafından kabul edilip, onun sohbetinde tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi ve Hacı Bayram-ı Veliden icazet (diploma) aldı. Aynı zamanda tıp ilminde de kendini yetiştiren Akşemseddin, bulaşıcı hastalıklar üzerinde çalıştı. Araştırmalar sonunda Maddet-ül-Hayat adlı eserinde:

    "Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur." diyerek, bundan beş yüz sene önce mikrobun tarifini yaptı.

    Pasteurun teknik aletlerle Akşemseddinden dört asır sonra varabildiği neticeyi dünyada ilk defa haber verdi. Buna rağmen mikrop teorisi yanlış olarak Pasteura mal edilmiştir. Aynı zamanda ilk kanser araştırmacılarından olan Akşemseddin, o devirde seratan denilen bu hastalıkla çok uğraştı. Sadrazam Çandarlı Halil Paşanın oğlu Kazasker Süleyman Çelebiyi tedavi etti. Ayrıca hangi hastalıkların hangi bitkilerden hazırlanan ilaçlarla tedavi edileceğine dair bilgiler ve formüller ortaya koydu.

    Akşemseddin, zahiri ve batıni ilimleri bilen birçok alim yetiştirdi. Oğulları Muhammed Sadullah, Muhammed Fazlullah, Muhammed Nurullah, Muhammed Emrullah, Muhmmed Nasrullah, Muhammed Mir-ul-Huda ve Muhammed Hamdullah ile Harizat-üş-Şami Mısırlıoğlu, Abdurrahim Karahisari, Muslihuddin İskilibi ve İbrahim Tennuri bunlardan bazılarıdır.

    Fatih Sultan Mehmed Han muhteşem ordusuyla İstanbulun fethine çıktığında, Akşemseddin, Akbıyık Sultan, Molla Fenari, Molla Gürani, Şeyh Sinan gibi meşhur veliler ve alimler de talebeleriyle birlikte orduya katıldılar. Akşemseddin hazretleri savaş esnasında Sultana gerekli tavsiyelerde bulunarak, yeni müjdeler veriyordu. Kuşatmanın uzaması ve Sultanın ısrarı üzerine ve Allahü tealanın izni ile fethin ne gün olacağını bildiren Akşemseddin, Sultan şehre girerken yanında yer aldı. Fetih ordusu İstanbula girdikten sonra İslamiyetin harple ilgili hukukunun gözetilmesini genç Padişaha hatırlattı ve buna göre hareket edilmesini bildirdi. Sultanın Eshab-ı kiramdan Ebu Eyyub el-Ensarinin kabrinin bulunduğu yeri sorması üzerine:

    "Şu karşı yakadaki tepenin eteğinde bir nur görüyorum. Orada olmalıdır." cevabını verdi.

    Daha sonra orası kazıldı ve Eyyub Sultanın (radıyallahü anh) kabri ortaya çıktı. Fatih Sultan Mehmed Han, Ebu Eyyub el-Ensarinin kabr-i şerifinin üzerine bir türbe,yanına bir cami ve ilim öğrenmek için gelen talebelerin kalabileceği odalar inşa ettirdi. Sultan, Akşemseddinden İstanbulda kalmasını istediyse de, Akşemseddin Padişahın bu teklifini kabul etmedi.

    Akşemseddin, İstanbulun fethinden sonra, Göynüke yerleşti ve vefatına kadar orada kaldı. Göynüke yerleştikten sonra, bir taraftan ahiret hazırlığı yapıyor, diğer taraftan da küçük oğlu Hamdullahın ilim ve terbiyesi ile meşgul oluyordu. Bu küçük oğlum, yetim, zelil kalır, yoksa, bu zahmeti çok dünyadan göçerdim. derdi. Bir gün hanımının; Göçerdim dersin yine göçmezsin! demesi üzerine; Göçeyim! deyip mescide girdi. Akrabasını ve evladını toplayıp, vasiyetini yaptı. Helalleşip veda etti. Yasin-i şerifi okumaya başladı. Sünnet üzere yatıp temiz ruhunu teslim etti (1460). Göynükteki tarihi Süleyman Paşa Caminin bahçesine defnedildi. Daha sonra oğullarının kabri ile beraber bir türbe içine alındı.

    Buyururdu ki: Her işe besmele ile başla. Temiz ol, daim iyiliği adet edin, tembel olma, namaza önem ver. Nimete şükür, belaya sabret. Dünyanın mutluluğuna mağrur olma. Ömrüm uzun olsun dersen, kimseye kızma, eziyet etme. Kimsenin nimetine haset etme. Senden üstün olan kimsenin önünden yürüme. Tırnağını asla dişinle kesme. Çok uyumak kazancın azalmasına sebeb olur. Akıllı isen yalnız yolculuğa çıkma. Gece uyanık ol, seher vakti Kuran-ı kerim oku. Zikrin daima hamd-i Hüda (Allahü tealaya hamd etmek) olsun. Hem Cehennem azabından endişeli ol. Hasedi terk et, kendini başkalarına medh etme. Namahreme (harama) bakma, harama bakmak gaflet verir. Kimsenin kalbini kırma. Düşen şeyi alıp (temizleyerek) yersen fakirlikten kurtulursun. Edepli, mütevazı ve cömert ol. Cünüp kimse ile yemek yemek gam verir. Yalnız bir evde yatmaktan sakın. Çıplak yatmak fakirliğe sebep olur.

    Eserleri:

    1) Risalet-ün-Nuriyye: Tasavvufa ve tasavvuf ehline dil uzatanlara cevab mahiyetindedir. Arapça olup, kardeşi Hacı Ali tarafından Türkçeye çevrilmiştir. 2) Defü in, 3) Risale-i Zikrullah, 4) Risale-i Şerh-i Ahval-i Hacı Bayram-ı Veli, 5) Malumat-ı Evliya, 6) Maddet-ül-Hayat, 7)Nasihatname-i Akşemseddin.




  4. Gizli @ yara
    Özel Üye
    Aşık Veysel Şatıroğlu(1894 - 1973)

    Veysel Şatıroğlu,1894te Sivasın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veyselin dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veyseli. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür.

    Veysellere yörede Şatıroğulları derler. Babası Karaca lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veyselin dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veyselden önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.

    Yedi yaşına girdiği 1901de Sivasta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. O günleri şöyle anlatıyor: Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.

    Bu düşmeden sonra Veyselin belleğine bir de renk işler: Kırmızı. Düşerken büyük bir olasılıkla elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu eşi Gülizar Ana şöyle anlatıyor: Bilinmez değilsin, renklerden yalnız kırmızıyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.

    Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle o sıralar. Yalnız yakınlardaki Akdağmağdeninde doktor varmış. Babasına Çocuğu Akdağmadenine götür, orada gözünü açacak bir doktor var demişler. Sevinmiş babası.

    Ne var ki, olumsuzluklar yakasını bırakmamış Veyselin. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.

    Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış Veyselin. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüş bu hale. Bundan böyle bacısı elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veyseli. Gittikçe içine kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivasın bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veyselin babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veyselin dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası Şatıroğlu Ahmetin evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış.

    İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriğinin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağadan (Âşık Alâ) almış. Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veyseli. Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanların dünyalarıyla tanışıyor böylece.

    Âşık Veyselin hayatında ikinci mühim değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmıştır. Harp patladıktan sonra Veyselin bütün arkadaşları, emsalleri cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum

    Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.

    O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçeye;

    Eve girerim, yüzüm asık: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile farır gibi oldum.

    Bunda biraz Anadoluda erkek oğlan olgusunun etkisi varsa, daha çok Veyselin vatanseverliğinin, vatana olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle dizeleştirir bunu:

    Ne yazık ki bana olmadı kısmet

    Düşmanı denize dökerken millet

    Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet

    Kılıç vurmak için düşman başına.

    Bugünler müyesser olsaydı bana

    Minnet etmez idim bir kaşık kana

    Mukadder harici gelmez meydana

    Neler geldi bu Veyselin başına.

    Veyselin annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru belki biz ölürüz ve kardeşi Veysele bakamaz düşüncesiyle Veyseli Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendiriyorlar. Esmadan bir kız, bir oğlu oluyor Veyselin. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölüyor Veyselin acıları bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye başlıyor.1921in 24 Şubatında annesi bir gün ondan onsekiz ay sonra da babası ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle uğraşıyor. Köye de bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlandan, Emrahtan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel de geri kalmamaktadır.

    Ağabeysi Alinin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veyselin bağrında açılacak başka yaranın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veyselin ilk eşi olan Esmayı kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veyselin acılı yaşamına bir acı daha ekleniyor böylece.

    Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veyselin kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne çare o da yaşamamış.

    Bir şiirinde dile getirdiği gibi:

    Talih çile kadar sözü bir etmiş,

    Her nereye gitsem gezer peşimde.

    Bin katmerli acılar silsilesi kısacası.

  5. Gizli @ yara
    Özel Üye
    O artık alemden, bu diyardan uzaklaşmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir.1928de en iyi arkadaşı olan İbrahim ile Adanaya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivasın Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veyseli dinleyelim:

    Bu adam, saz çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim derim, ah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitme diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.

    Veyselin köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zaranın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veyseli köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşıyorlar. Kendisini Adanaya göndermeyen Deli Süleyman, Sivaslı Kalaycı Hüseyin, Veysele yol arkadaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafikin Yalıncak köyüne ve Zaranın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz alıyor; Sivastan Sivrialana dönerlerken arkadaşları bir üç kağıtçı grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar. Arkadaşları Veyselin 9 lirasını da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafikin Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.

    1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları Halk Şairlerini Koruma Derneğini kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramını düzenliyorlar. Böylece Veyselin yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecerle tanışması hayatında yeni bir başlangıcı işaretliyor.

    1933e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde A. Kutsi Tecerin direktifleriyle bütün halk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var. Veyselin günışığına çıkan ilk şiiri böylece Atatürktür Türkiyenin ihyası dizesiyle başlayan şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veyselin de köyünden dışarıya çıkması oluyor.

    O zaman Sivrialanın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veyselin bu destanını çok beğeniyor, Ankaraya gönderelim diye istiyor. Veysel de Ataya ben giderim diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yayan yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay yol çiğneyerek Ankaraya geliyorlar. Veysel Ankarada konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kalıyor. Destanı Atatürke getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürke okumak kısmet olmuyor. Eşi Gülizar Ana: Ataya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayınlanıyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başlıyor, seviliyor, saygı görüyor.

    O günleri şöyle anlatıyor: Köyden çıktık. Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankırı köylerinden geçip üç ayda Ankaraya gelebildik. Otele gitsek para yok. Nere gidek? Nasıl Edek?  diye düşünüyoruz. Dediler ki: Burada Erzurumlu bir Paşa Dayı var. O adam misafirperverdir. O zamanlar Dağardı diyorlardı, (şimdiki Atıf Bey Mahallesi) orada ev yaptırmış Paşa Dayı. Gittik oraya. Adamcağız hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldık o zaman, Ankarada, şimdiki gibi kamyon filan yok. Bütün işler at arabalarıyla görülüyor. At arabaları olan, Hasan Efendi adında bir adamla tanıştık. O, bizi evine götürdü. Kırkbeş gün Hasan Efendinin evinde kaldık. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemeğimizi, yatağımızı, herşeyimizi sağlar. Dedim ki: -Hasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanımız var. Bunu, Gazi Mustafa Kemale duyurmak istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız? 

    Dedi ki: -Vallahi ben böyle işlerle ilgili değilim. Burada bir milletvekili var. Adı Mustafa Bey, soyadını unuttum. Bu işi ona anlatmak gerek. Belki size o yardımcı olabilir.

    Gittik Mustafa Beye derdimizi anlattık. Öyle böyle bir destanımız var. Gazi Mustafa Kemale duyurmak istiyoruz. Bize yardım et!  dedik.

    Dedi ki: -Amaan! Şimdi şaire falan önem veren yok. Kıyıda köşede çalın çağırın. Geçin gidin! 

    -Yok öyle değil dedik. Biz destanımızı okuyacağız, Mustafa Kemale! 

    Milletvekili Mustafa Bey, okuyun da bir dinleyeyim bakayım dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankarada çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesiyle konuşacağını söyledi. Yarın bana gelin!  dedi. Gittik. Ben karışmam dedi. Sonunda kesti attı. Biz ordan döndük geldik. Ne yapsak?  diye düşünüyoruz. Sonunda, Matbaaya biz gidelim dedik. Saza, tel alıp takmak eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus Meydanındaki çarşıya, o zamanlar Karaoğlan Çarşısı diyorlardı. Saz teli almak için Karaoğlan Çarşısına yürüdük.

    Ayağımızda çarık. Bacağımızda şal-şalvar, şal-ceket, belimizde kocaman bir kuşak.! Efendim polis geldi: -Girmeyin dedi. Çarşıya girmek yasak!  Bizi tel alacağımız çarşıya sokmadı.

    Polis: -Yasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz mısınız? Orası kalabalık. Kalabalığa girmeyin!  diye diretti.

    -Peki girmeyelim dedik. Polisi güya salmış gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadaşım İbrahime çıkıştı. Kafadan gayri müsellah mısın? Girmeyin diyorum. Beynini patlatırım senin!  diye çıkıştı.

    -Beyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarşıdan saz teli alacağız!  dedik. O zaman polis, İbrahime: -Tel alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al!  Neyse gitti İbrahim teli aldı geldi. Tel taktık. Ama sabahleyin çarşıdan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayı bulduk.

  6. Gizli @ yara
    Özel Üye
    -Ne istiyorsunuz?  dedi müdür.

    -Bir destanımız var. Gazeteye vereceğiz!  dedik.

    -Çalın bakayım; bir dinleyeyim!  dedi. Çaldık dinledi!

    - Ooo! Çok iyi dedi. Çok güzel.

    Yazdılar. Yarın gazetede çıkar dediler. Gelin de gazete alın!  Orada bize telif hakkı olarak biraz da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldık. Çarşıya çıktık. Polisler:

    - Oooo! Âşık Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun!  dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın! Çarşıda bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemalden ses yok. Dedik: Bu iş olmayacak. Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesinde destanımı üç gün birbiri üstüne yayınladılar. Mustafa Kemalden yine ses çıkmadı. Köye dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde yol paramız da yok. Ankarada bir avukatla tanışmıştık.

    Avukat: - Ben belediye başkanına bir mektup yazayım. Belediye sizi köyünüze parasız gönderir!  dedi. Elimize bir mektup verdi. Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki: - Siz sanatkâr adamsınız. Nasıl geldinizse öyle gidersiniz! 

    Döndük avukata geldik. Ne yaptınız? dedi. Anlattık. Durun bir de valiye yazalım!  dedi. Valiye de dilekçe yazdı. Valiye dilekçemizi imzalayıp yine Belediyeye buyurdu. Belediyeye ilettik. Belediye bize: -Yok!  dedi. Paramız yok! Sizi gönderemeyiz!  dedi.

    Avukat içerledi ve kahretti: - Gidin! İşinize gidin!  dedi. Ankara Belediyesinin sizin için parası yokmuş; tükenmiş!  dedi. Acıdım avukata.

    Nasıl edelim? Ne edelim?  derken bir de Halkevine uğrayalım bakalım. Belki oradan bir şey çıkar diye düşündük. Mustafa Kemale gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk.

    İçeriden bir adam çıktı: -Ne geziyorsunuz burada? Ne yapıyorsunuz?  diye sordu.

    -Halkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar!  diye cevap verdik.

    -Bırakın! bu adamlar, tanınmış adamlar! Âşık Veysel bu!  dedi.

    O içeriden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi müdürüne gönderdi. Orada: -Ooo! Buyurun! Buyurun! dediler. Halkevinde bazı milletvekilleri varmış. Şube müdürü onları çağırdı: -Gelin halk şairleri var, dinleyin. dedi.

    Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey: -Yahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler! 

    Hakikaten bize, birer takım elbise aldılar. Biz de o Pazar günü Ankara Halkevinde bir konser verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankaradan köyümüze işte o parayla döndük.

    Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzetinin:

    Mecnunum, Leylamı gördüm

    Bir kerrece baktı geçti.

    Ne söyledi ne de sordum

    Kaşlarını yıktı geçti

    Soramadım bir çift sözü

    Ay mıydı gün müydü, yüzü

    Sandım ki zühre yıldızı

    Şavkı beni yaktı geçti.

    Ateşinden duramadım

    Ben bu sırra eremedim

    Seher vakti göremedim

    Yıldız gibi aktı geçti.

    Bilmem hangi burç yıldızı

    Bu dertler yareler bizi

    Gamzen oku bazı bazı

    Yar sineme çaktı geçti..

    İzzetî, bu ne hikmet iş

    Uyur iken gördüm bir düş

    Zülüflerin kement etmiş,

    Yar bonuma taktı geçti. şiiridir.

    Köy Enstitülerinin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecerin katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği yapıyor. Bu okullarda Türkiyenin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buluyor, şiirini iyiden iyiye geliştiriyor.

    1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veysele, Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü 500 lira aylık bağlanmıştır.

    21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30da doğduğu köy olan Sivrialanda, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu.

  7. Gizli @ yara
    Özel Üye
    Âşık Veyselin yaşamını özetlemek gerekirse, Erdoğan Alkanın şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur: Kızılırmak soru işaretine benzer, Zaradan doğar, Hafik ve Şarkışladan sonra Sivas topraklarını terkeder. Bir yay çizip Kayseriyi, Nevşehiri, Kırşehiri, Ankarayı ve Çorumu sular, Samsunun Bafra ilçesinde denize dökülür, Âşık Veyselin yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafradadır, bir ucu da Zarada. Bafraya dek uzanan acılı bir yaşam Zaranın doğusundaki Kızıldağın gür sularıyla beslenip sona erer.


    ESERLERİ

    En güzel şiirlerinden bazılarını ölümünden hemen önce yazdı. Şimdi Şarkışlada her yıl adına bir şenlik yapılır. Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Tekniği gösterişsiz ve nerdeyse kusursuzdur. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içedir. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de var. Şiirleri, Deyişler (1944) , Sazımdan Sesler (1950) , Dostlar Beni Hatırlasın (1970) isimi kitaplarında toplandı. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri tekrar yayınlandı.

  8. Gizli @ yara
    Özel Üye
    Ehl-i sünnetin reisi, imamların imamı: İmam-ı âzam

    Bağdat çarşısı Bakırcılar, kalaycılar, fırıncılar Balıkçılar, baharatçılar, hurmacılar Koyunlar, katırlar, kervanlar İpekli kumaşlar, kıymetli taşlar, aksakallı tüccarlar Her meşrep ve her meslekten bin çeşit insan. Deyinki arı kovanı, sesler, renkler, kokular

    İşte pazarın en cıvcıvlı anında kendini bilmezin biri geliyor İmam-ı âzam hazretlerinin yakasını tutuyor. Hem ağıza alınmayacak şeyler söylüyor, hem de hırpalıyor. Çarşı bir anda duruluyor, ortalıkta buz gibi bir hava esiyor. Olacak şey değil. Yüce velinin sevenleri donup kalıyorlar. Neden sonra içlerinden biri kıpırdıyor Bakın hele şu edepsize  deyiverince kalabalık dalgalanıyor. Adam telâşla kaçmaya başlıyor ama önde İmam arkada talebeleri peşine takılıyorlar. Düşünün Bağdat çarşısında yüce velinin kovaladığı bir adam Ardında kasaplar, çobanlar, arabacılar Değnekler, satırlar, baltalar Söyleyin kaçağın ne kadar şansı var?

    Adam önceleri arayı açıyor ama çıkmaz bir sokağa girince duruyor ve ellerini kaldırıp teslim oluyor. Nefesi ciğerine sığmıyor, gözlerine dolu dolu bir korku oturuyor. Titrek bir sesle Aman efendim diyor, ben ettim siz etmeyin. İmam-ı âzam hiddetli görünmüyor. Yumuşak bir sesle Sana kimsenin bir şey edeceği yok evladım diyor, yalnız şunu bil ki hakkımı helal ettim.

    -Peki beni bunun için mi kovaladınız?

    -Evet.

    -İyi ama niye?

    -Bu basit bir hesap, mahşere kalmasın.

    -Anlıyamadım?

    Mübarek acı acı gülüyor. Bak yavrum diyor, o meydanın dehşetini bilseydin, davacı olarak bile çıkmak istemezdin. İmam yoluna, kalabalık işine dönüyor. Adam bir başına kala kalıyor.

    * * *

    Yine Bağdat. Mahalle arasında dar bir sokak. Güneş tam tepede ve köpekler bile uyuklayacak gölge arıyor. Ortalık bomboş. Sadece komşusu ile çene çalan yaşlı kadının sesi duyuluyor. Hani lâf olsun torba dolsun derler ya ninem havadan sudan konuşuyor. Konu kıtlığı mı çekiyor bilinmez İmam-ı âzam Hazretlerini görür görmez mevzuyu değiştiriyor. Bu adam var ya diyor, her gece yüz rekat namaz kılar.

    -Yaaa?

    -Tabi yaa!

    İmam-ı âzam Hazretleri abid ama yüz rekat namaz kılmak gibi bir adeti yok. Mübarek madem ümmet-i Muhammed beni öyle tanıyor, lâyık olmalıyım diyor ve o günden itibaren her gece 100 rekat namaz kılmaya başlıyor.

    Olacak bu ya bir gün yine aynı sokağa yolu düşüyor. Sözkonusu kadın yine işbaşında. Akranlarıyla merdivene oturmuş gelene geçene meziyet bahşediyor, paye yakıştırıyor. Tam İmam-ı âzam Hazretleri geçerken yanındakine dönüyor ve diyor ki Bu adam var ya bu adam, her gece 500 rekat namaz kılar.

    İmam-ı âzam Hazretleri boşboğazlının teki  demiyor, kadını ciddiye alıyor. O günden itibaren gece namazlarını 500 rekata çıkarıyor. Ama artık o sokaktan geçmemeye dikkat ediyor.

    Aradan üç gün mü geçiyor beş gün mü bilemiyoruz aynı kadın İmam-ı âzamın tezgahının önünde beliriyor. Yanında yine bir meraklı. İmam eyvah birşey söylemese bari derken kadın yapıştırıyor. Bu adam var ya bu adam, her gece bin rekat namaz kılar, üstelik sabahlara kadar uyumaz!

    Belki inanmayacaksınız ama yüce veli o geceden itibaren nafile namazlarını bin rekata çıkarıyor ve yıllarca yatsı namazının abdesti ile sabah namazına duruyor.

    Bir gün İmam-ı âzam Hazretleri abdest aldıktan sonra ibriğin lülesinin kıbleye doğru çevrilmesinin iyi olacağını öğreniyor. Bu farz değil, vacip değil. Belki bir edep. Ama büyük veli sırf bu yüzden 40 yıllık namazını kaza ediyor.

    Bir ara Bağdat civarlarında üç beş koyun çalınıyor. Bu koyunların bir şekilde İmam-ı âzam Hazretlerinin tabağına gelme ihtimali var mı? Var! Bu yüzden tam 20 yıl koyun eti yemiyor.

    Bir gün ortağı kusurlu bir malı iyilerle aynı fiyata satıyor. Para bütün sermayeye karışıyor. İmam-ı âzam Hazretleri bundan gelen 90 bin akçeyi fukaraya dağıtıyor. Yine aynı ortağın Basra pazarında müşterilere Hay maşaallah be kumaşa bak dediğini duyuyor. O seferden ele geçen paraların tamamını hayra harcıyor.

    İmam-ı âzam Hazretleri zengin ama para harcamasını biliyor. Meselâ amele pazarındaki gençleri dergâha getiriyor. Yevmiyelerini kuruşu kuruşuna verip oturun, mesainizi bitene kadar ders dinleyin diyor. Şaşılacak şeydir ama bunların ekseri ilmin tadını alıyor ve gönüllü olarak tedrisata katılıyorlar.

    Din gayretinin bu kadarı insanüstü insanların işi. Belki de hakiki insan onlar. Kimbilir?

    Peki Ehl-i sünnetin reisi nerede doğar nerede yaşar? Kimlerin yanında yetişir, kimleri yetiştirir? Anlatalım ama yarına

    Sen o kimsesin ki

    İmam-ı azam Hazretleri bir gece rüyasında kendini Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) kabrinde görür. Uyanınca rüyasını tabir etmesi için tabiinin büyüklerinden İbn-i Sirin hazretlerine gider. Rüyasını anlatır. İbn-i Sirin Bu rüyanın sahibi sen olamazsın der, bunun sahibi Ebû Hanife olsa gerek.

    -Ebû Hanife mi? Ama o benim.

    -İki küreğinin arasında bir ben var mı?

    -Var.

    -Göster bakayım.

    -İşte.

    -Sen o kimsesin ki, Server-i Kainat senin hakkında Ümmetimden iki omuzu arasında ben olan biri gelir. Allahü teâlâ dinini onunla kuvvetlendirir buyurdular

    Efendimizin müjdelediği âlim: Ummetin ışığı

    İman Süreyya yıldızına çıksa Farisoğullarından biri alır getirir. (Hadis-i şerif)

  9. Gizli @ yara
    Özel Üye
    Numan bin Sabit, Faris oğullarındandır. Dedesi ve babası sırf ilim aşkıyla Kûfeye gelip yerleşirler ve Hazret-i Alinin sohbetlerinden hisse derlerler. Numan, küçük yaşta Kuran-ı kerimi ezberler ve yaşayan sahabelerden özellikle Enes bin Malikten (radıyallahü anh) çok istifade eder. Sarf, nahiv ve edebiyat okur, iyi bir eğitimden geçer.

    O devirde bu coğrafya çok karışıktır, şiiler, hariciler, mutezililer ve dehriler güçlüdürler. Şehirde münazalar sürer gider. Genç Numan, o sıralar ticaret yapar, akşama kadar alır, satar. Evet fırsat buldukça ilim meclislerine de katılır ama düzenli bir tedrisin yeri başkadır. Bir gün çarşıda birkaç bozuk itikatlı bir garibi sıkıştırır. Ebû Hanife münazaraya katılır. Sapıkların sorularına sadece soru ile karşılık verir ki en inatçıları bile tutulur, hayatının muhasebesini yapmak zorunda kalır. Hadiseye şahit olan Şabî Hazretleri Numanın berrak zekâsına, kavrayış gücüne ve ikna kaâbiliyetine hayran olur. Böylesi biri mutlaka güçlü âlimlerden ders almış olmalıdır. Meclis dağıldığında önüne geçer ve sorar: Mahsuru yoksa nereye devam ettiğinizi öğrenebilir miyim?

    -Çarşıya pazara.

    -Onu demek istemedim, yani kimin talebesisin?

    -Kimsenin?

    -Ne yani, sen bir âlimin tedrisine devam etmiyor musun?

    -Etmiyorum.

    Büyük veli elini Ebû Hanifenin omuzuna koyar, gözlerini gözlerine diker Aman oğlum der,  Sende çok az kimseye nasip olan hususiyetler var. Gel bu ihtiyarı dinle, kendine yazık etme. Bu sözler Numana çok tesir eder. İşini gücünü bırakıp Şabi Hazretlerinin önüne oturur. Kısa bir süre sonra parmakla gösterilen bir kelâm âlimi olur. İlmin tadını alınca dahasını ister ve Hammad Hazretlerinin dergâhına gider. Burada fıkh tahsiline başlar. Hocasına öyle derin bir muhabbet besler ki onun her söylediğini, ama her söylediğini ezberler.


    Batılın sustuğu gün

    İşte o günlerde Bizanstan gelen bir dehri (inkârcı) Basrayı karıştırır. Karşısına çıkan âlimleri küçük düşürür ve alay eder. Bu adam korkunç denecek kadar zekidir ve münazaraya dair bin türlü hile bilir. Halkın nabzını iyi tutar ve adam toplamakta mahirdir. Edipler kadar düzgün konuşur ve sultanlar kadar güzel giyinir. Hasılı büyük bir fitne kopmak üzeredir. Vebal öyle büyüktür ki hatırı sayılır âlimler bile karşısına çıkmaktan çekinir. Ama Hammad Hazretleri genç Numana güvenir.

    Dehrinin etrafındaki kalabalık gitgide artar ve bir zaman sonra meydanlara sığmaz olurlar. İşte o gün yine kürsüsüne çıkar ve uzun süre kin ve zehir kusar. Sonra her zaman yaptığı gibi yapar, kürsüye vura vura meydan okur. Hani nerede? der, o meşhur âlimleriniz nerede? Kendilerine güveniyorlarsa karşıma çıksınlar!

    Ebû Hanife elini kaldırır. Ancak dehri gencecik bir çocukla muhatap olmak istemez, yüzünü buruşturup hakaretler yağdırır. Numan bin Sabit onu onun silahı ile vurur. Ne o der, Yoksa korkuyor musun? İşte dehri bu söze tahammül edemez ve münâzara kaçınılmaz olur. Dehri ilk sorusunu sorar:

    -Var olan şeyin başlangıcı ve sonu olmaması mümkün mü?

    -Sayıları bilir misin?

    -Bilirim.

    -Birden önce ne vardır?

    -Bir şey yoktur.

    -Mecâzi bir olanın önünde bir şey olmayınca, hâkiki bir olanın önünde ne olabilir?

    -Peki hâkiki bir olanın yönü ne tarafadır?

    -Mumun ışığı ne tarafadır?

    -Her tarafadır.

    -Mecâzi nurun ışığı böyle olursa daimi ve ebedi nuru sen düşün.

    -Her var olanın bir yeri vardır. Peki onun ki neresidir?

    -Bu sütte yağ var mıdır?

    -Vardır.

    -Yeri neresidir?

    - Peki O, şu anda ne yapmaktadır?

    -Sen bütün soruları kürsüden sordun. Şimdi aşağı in cevabı oradan vereceğim.

    -Pekâlâ, geç bakalım.

    İmam-ı âzam kibirli inkârcının kürsüsüne kurulur. Sesine davudi bir ton oturtarak der ki: Allahü teâlâ şu anda, senin gibi bir müşebbihi kürsüden indiriyor ve benim gibi bir muvahhidi kürsüye çıkarıyor! Ardından Rahman suresinin 28inci ayetini okur ki kalabalık hepbir ağızdan tevbe istiğfara başlar. Soru sorma sırası ona geldiğinde dehri çoktan tasını tarağını toplamış meydandan kaçmıştır.

    Kapatın zindana!

    İmam-ı âzam Şabi Hazretlerinin ardından tam 28 yıl Hammad Hazretlerinin derslerine devam eder. Defalarca Mekke ve Medineye gider. Çok sahabe ve veli tanır hepsinden de istifade eder. Hazret-i Ömerden, Hazret-i Aliden ve Abdullah bin Mesûddan ilim alanları bulur önlerine oturur. Ehl-i Beytin büyüklerinden Zeyd bin Ali ve Muhammed Bakırın huzurunda manevi mertebelere yürür. O tam bir ilim sevdalısıdır, ufak bir mâlumat için fersahlar ötesine koşar, olmayacak sıkıntılara katlanır.

    İmam-ı âzam, Emevilerin son, Abbasilerin ilk yıllarında yaşar. Böylesi dönemler çok çalkantılıdırlar. Mübarek, devlet adamlarına mesafe koyar. Zira bazı melikler, âlimleri saltanatlarının payandası sanırlar. Milletin önünde bize bir nasihat buyrun hocam demelerine rağmen, yanlışlarının söylenmesinden hoşlanmazlar. Eğer yanlarında susulursa ayrı gailedir, zira bu kez insanlar yapılanları doğru sanırlar.

  10. Gizli @ yara
    Özel Üye
    Küf kokulu zindan

    Gün gelir Emevi valisi İmam-ı âzama vazife vermeye kalkar. İmam reddeder, vali zorlar. Mübarek ne kadar kaçsa da vali peşini bırakmaz. Devlet adamı değil mi, dediği dediktir, nitekim bir gün kibarlığı biter ve değişiverir. Peşisıra dolandığı büyük âlimi hapseder ve işkence ettirir. Ebu Hanife, zindanda geçen yıllardan sonra Mekkeye göçer. Bu esnada Abbasiler yönetime el koyarlar. Ortalık durulunca talebelerinin yanına koşar.

    Lâkin gelen, gideni aratır. Ortalık silbaştan karışır. Ebu Cafer Mansûr, İmam-ı âzam Hazretlerini Kûfeden ayağına getirtir ve ondan Halifelik Mansurun hakkıdır. Hepiniz ona biat etmelisiniz demesini ister. Büyük veli böylesi çekişmelere alet olmaz. Elbette bu tavrın da bir bedeli vardır ama o bunu göğüslemeye hazırdır. Nitekim beklenen olur. Mansur onu hapseder ve teklifini kabul edinceye kadar hergün 30 değnek vurulmasını emreder. Üç gün, beş gün, on gün derken İmam-ı âzam Hazretlerinin ayakları parçalanır. Zemin al kanlara boyanır.


    İstersen para ve itibar

    Muhafızlar durumu Mansura anlatırlar. Sultan önce özür diler, ardından önüne 30 bin akçe koyup teklifini yineler. Bu dudak uçuklatacak bir servettir ama büyük veli parayı elinin tersiyle iter. Dilediğini para gücü ile de yaptıramayacağını anlayan sultan küplere biner. Büyük veliyi tekrar zindana tıktırır. Bu kez 30 değnekle de kalmaz hergün onar onar zam yaptırır. Biliyor musunuz bütün zalimler ürkek olurlar. Sultan da öyledir, korktukça zulmeder, zulmettikçe korkar. Zira Bağdatlılar infiale kapılırsa (ki belirtileri başlamıştır) tacı, tahtı kalmaz. Gelgelelim onu dışarı da salamaz, çünkü büyük müctehid muharebeden çıkmış gibidir. İmam-ı âzamı halkın gözünden saklamanın tek yolu vardır: Ortadan kaldırmak! O da öyle yapar, muhafızları üstüne salar. Büyük veliyi zorla yatırıp, ağzına zehir akıtırlar. Cellatlar işlerini bitirip giderken hayatları boyunca unutamayacakları bir manzaraya şahit olurlar. Nurlu cesed derlenir, toparlanır ve kıbleye dönüp secdeye kapanır. Sanki lisan-ı hâl ile İşte beceremediniz! der, Beni Allahtan gayrisinin önünde eğemezsiniz!

    Yıl Hicri 150dir.

    Bağdatlılar Yüzelli senesinde dünyanın ziyneti gider hadis-i şerifini hatırlar ve ağlamaklı olurlar.

    Ah o elma olmasa

    O gün hava iç bayıltır. Gök kirli sarı, zemin çatlak çatlaktır. Genç yolcu Dicle kenarında mola verir. Bir ara suyun bir elmayı kendine doğru getirdiğini görür. Gayri ihtiyari uzanıp yakalar. Elma serin suda döne döne sertleşmiş kütür kütür bir şey olmuştur. Bu davetkâr meyvaya dayanamaz, dişleyiverir. Boğazına nefis bir rayiha yayılmıştır ki Aman Allahım ben naptım! der, Ya bu elma sahipliyse? Hemen kalkar, nehri takip ede ede bir bahçeye varır ki dallarda ısırdığı elmalardan vardır. Sorar soruşturur, sahibini bulur. Boynunu bükerek Ben bir hata işledim efendim der, Elmalarınızdan yedim. Nolur hakkınızı helâl edin Adam bir mustarip gence, bir ucu ısırılmış elmaya bakar. Sonra aklına ne gelir bilinmez, kaşlarını kaldırır. Helalleşmek öyle kolay mı? der, Yanımda çalışmalısın! Genç ağlamaklıdır:

    - Ama benim Kûfeye gitmem gerek.

    - Kûfede ne yapacaksın?

    - İlim okuyacaktım.

    - Onu elmayı ısırmadan düşünecektin. Mahşer meydanında hesaplaşmak istemiyorsan kollarını sıva.

    Delikanlı Pekâlâ der. Günlerce elma toplar, dallarda bir tek elma bile kalmayınca bahçe sahibinin karşısına çıkar. Müsaade etseniz de gitsem der. Adam babacandır, hoş sohbettir, lâkin söz gitmekten açılınca birden değişir. Bahçeyi kotardık ama tarlalar duruyor der, Onları kim sürecek?

    Uzatmıyalım adam on gram elma için delikanlının bir yılına ipotek koyar. Taş taşıtır, kerpiç kardırır, çatıyı aktartır. Gün gelir yapılacak iş kalmaz. Genç bir kez daha huzura çıkar. Adam Şimdi sana hakkımı helâl edebilirim der, Ama son bir şartım var.

    - Söyleyin yapayım.

    - Benim kör, topal bir kızım var. Onu alırsan anlaşabiliriz.

    - Tamam, kâbul ediyorum.

    Adam hemen bir hocaefendi iki şahit bulur, nikahı kıyarlar. Delikanlı müstakbel hanımının bulunduğu odaya girince gördüğüne inanamaz. Karşısında dünyalar güzeli bir kız durmaktadır. Bir yanlışlık olmalı deyip dışarı çıkar. Kayınbabası ile karşılaşırlar. Adam Dön geri der, Senin hanımın odur. Kör diyorsam harama bakmaz, topal diyorsam harama basmaz. Ben yıllardır Ona, onun gibi bir efendi nasip eyle diye dua ediyorum. Yüce Rabbim kısmetimizi ayağımıza gönderdi. Biliyor musun, seni gördüğüm gün kararımı vermiştim. Bu güzel ailenin nur topu gibi bir oğulları olur. Küçük çocuk emeklerken heceler, yürürken okur. 4 yaşında hatim eder, derken hafız olur. Annesi Aslında bu yaşa da kalmazdı ama der, Ah, o elma olmasa.

    Sanırım anladınız bu çocuk Kûfe âlimlerine reis olur, İmam-ı âzam derler adına.

+ Yorum Gönder
2. Sayfa BirinciBirinci 123 SonuncuSonuncu