+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Türk Tarihi Forumunda Tarihten ders çıkarmak Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Tarihten ders çıkarmak








    Tarihten ders çıkarmak


    tarihten-ders-karmak5.jpg
    Tarihi iyi bilmek ve tarihten ders almak” sözü sadece sık duyduğumuz bir cümlecik değil, özellikle ülke yönetiminde daima kullanılması gereken bir sihirli anahtardır. Ne var ki, yeni kuşak devlet adamlarımız ve politikacılarımız birkaç istisnanın dışında bu sihirli anahtarı kullanmayı akıl edemiyorlar, ya da etmek istemiyorlar ve tarihten hem de yakın geçmişimiz diyebileceğimiz Cumhuriyet tarihimizden, hatta dünden gereken dersi çıkaramıyorlar.

    Tarih oldu mu olmadı mı, dolayısıyla tarih denilebilir mi diyeceğimiz, Fazilet Partisi Kapatma Davası’ndan AKP ders çıkarmış olsaydı, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davasıyla karşılaşır mıydı acaba? Üstelik o günleri Fazilet Partisi çatısı altında yaşamış kişilerin de daha sonra AKP çatısı altında bulundukları düşünülecek olursa, tarihten ve olaylardan ders çıkaramadıkları için mi, yoksa her fırsatta ve ne pahasına olursa olsun davranışı içinde bir türlü hazmedemedikleri Atatürk ilkelerine bağlı laik Cumhuriyet’le hesaplaşma saplantısının sonucu mu bu gelişmeler?

    Adalet terazisinin bir kefesinde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, diğer kefesinde AKP Kapatma Davası yer almışken, değiştirmeye çalıştıkları ve bu amaçla Türban Davası’nda Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla da kesinleşip kanıtlandığı gibi hukuka karşı hileye başvurmaktan çekinmeyenler, Kapatma davası’nı hemen daha ilk günden ne olduğu belirsiz Ergenekon Davası ile ilişkilendirip misilleme gibi göstermeye kalkışanlar, aslında Kapatma Davası’na karşı misilleme yaratma çabasında olanlar, hukuk devleti Türkiye’yi hukuk oyunları içinde aşırı gerginliğe sokmaktan çekinmediler. Cumhuriyet tarihimizde buna benzer bir dönemi daha önce yaşamış mıydık? Film pek de eski gözükmüyor ve bilinen senaryolarla sürüp gidiyor… Bu arada akıllara çok soru geliyor. Örneğin, bu olaylar Cumhuriyet tarihimizde geçmişte tohumları atılmış hangi olayların uzantısı olabilir?

    Bu gibi sorularla tarihe bakmak ondan ders alabilmek için, ülkemizin değerli bilim adamlarından ve aydınlarından Prof. Dr. Ünsal Yavuz dostumuzla okurlarımız için bir söyleşi yapalım istedik. Sayın Yavuz, eğitimini ve akademik kariyerini tarih üzerine yapmış, özellikle Cumhuriyet Tarihi’miz üzerindeki çalışmalarıyla dikkat çekip ünlenmiş bir öğretim üyesi. Türkiye Cumhuriyeti Tarihi ve Atatürk Devrimi ile kurulan devletin, çağdaş ve uygar boyutlarda kurumsal yapılanmasını şekillendiren Atatürkçü felsefeye önemli katkılar sağlamış değerli bir hocamız. Kendisi de benim gibi Ankara Üniversitesi kökenli. Kuruluşuyla yüksek öğretimde Atatürk Cumhuriyeti’nin ilk eserleri arasında yer alan Ankara Üniversitesi, hem tarih eğitiminde ve hem de akademisyenlikte ilk durağı olmuş. Sonra Fransa’da Marsilya Aix-en-Provence Üniversitesi, ardından Türkiye’de Bilkent Üniversitesi, peşi sıra yine Ankara Üniversitesi Türk-İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde geçen akademik yaş****** bugün Başkent Üniversitesi’nde Atatürk İlkeleri Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü olarak sürdürüyor. Sayın Yavuz ayrıca, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Bilim Dayanışma Komisyonu Üyesi, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu Yayın Komisyonu Üyesi, Milli Güvenlik Akademisi Öğretim Üyesi.

    Ültanır: Sayın Hocam, şimdi Türkiye bildiğiniz gibi çok gergin bir dönem yaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik tehditler var. Bu arada Cumhuriyet’in değişmez niteliği laikliğe karşı tehdit, toplumda nereye gidildiğine yönelik kaygı yaratmış durumda. İktidardaki AKP hakkında laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma iddiası ve suçlamasıyla açılmış kapatma davası var. Bu davaya misilleme olduğu söylenilen ve misilleme konusunda fikir birliği de görülen, Atatürkçü düşünce sahibi laik ve demokratik Cumhuriyet yanlısı kişiler üzerinde endişeye dayalı baskı oluşturan, Demoklesin kılıcı gibi bu kesimlerin başı üzerinde sallanan, iddianamesi ortada olmadan bir yılı aşkın süredir tutuklamalarla soruşturması süren Ergenekon Davası var. Anamuhalefet Partisi Başkanı Baykal, Başbakan Erdoğan’a “Sen bu davanın savcısı isen ben de avukatıyım” diyor.

    Türkiye’de siyaset böylece AKP Kapatma Davası ve AKP karşıtlarını hedef almış görüntüsü veren Ergenekon Davası arasına hapsedilmiş, hukuk tartışmalarıyla kilitlenmiş durumda. Bu gergin ortam içerisinde bir çıkış aranıyor. Tabii ki çıkış için tarihten ders almak gerekir. Siz Türkiye Cumhuriyeti tarihini çok iyi bilen bir öğretim üyesi olarak, Cumhuriyet tarihimizdeki çeşitli dönemleri de göz önüne alarak, bugün yaşadığımız gerginlik dönemini, siyasi krizi, geçmişteki dönemlerin hangisiyle bağdaşır görüyorsunuz? Hangi dönemlerle nasıl bir benzerlik taşıyor? Türkiye daha önce buna benzer bir krizler yaşadı mı? Yoksa, kendine özgü yeni bir kriz mi yaşanıyor? Bu konularda değerlendirme yapmanızı rica edebilir miyim?

    Yavuz: Hayhay. Önce teşekkür ediyorum. Birkaç soru birden sordunuz.

    Ültanır: Ben söyleşimizin genel çerçevesini sorularla çizmeye çalıştım da ondan.

    TÜRKİYE’YE YÖNELİK TEHDİTLER SÜRECEK,
    ENERJİ TERMİNALİ DE TEHDİTİ ARTIRIYOR

    Yavuz: Aslında Cumhuriyet’e yönelik tehditler her zaman vardı. Bugün var, yarın da var olacak. Bana sorarsanız, bunun nedeni, Türkiye’nin sahip olduğu jeostratejik, jeopolitik konumdur. Bu konum hiçbir zaman değişmeyeceğine göre, Türkiye de her zaman yakın ve uzak çevreden gelen tehditlerin odağı olmaya devam edecek.

    Hele hele yaşadığımız günlerde dünyada giderek azalan enerji kaynaklarının paylaşımı ve Türkiye’nin alışılmış söylemle bir enerji terminali oluşturmanın yanıbaşında oluşu, tehditlerin odağı haline gelmesini daha da güçlendiriyor ve bunu günümüzde görüyoruz.

    DÜYUNU UMUMİYE VE TÜRKLERİ AVRUPADAN
    DIŞLAYACAK DOĞU SORUNU’NDAN BAŞLAMAK

    Şimdi çok kısa bir tarihsel giriş yaparsak, 19’uncu yüzyılın içinde Batılı gelişmiş ülkelerin, sanayi devrimini tamamlamış ülkelerin Osmanlı’ya yönelik politikalarının amacı belliydi. Dünyada evvelden saptamış oldukları nüfuz bölgelerini, çıkar bölgelerini denetim ve kontrol altına almak idi. Ama bunun için, Batı’da daha kullanılmamış hammadde kaynaklarının bulunduğu zengin topraklara kolayca geçiş yapabilmek için, Osmanlı İmparatorluğu’nu devreden çıkarmak gerekiyordu. Bu amaçla çeşitli yöntemler kullandılar. Borçlandırdılar, maliyemizi, ekonomimizi denetim ve kontrol altına aldılar.

    Ültanır: Son beş yılda dış borçları aşırı artan Türkiye gibi.

    Yavuz: Bir Düyunu Umumiye denemesini toplum olarak bilmek lazım ve gelecek kuşaklara çok çok anlatmak lazım. Bunun için bir Doğu Sorunu geliştirdiler. Bu Doğu Sorunu, öncelikle Viyana önlerine kadar gelmiş olan Osmanlı Türkleri’nin Avrupa’dan püskürtülmesi ve bununla da yetinilmeyerek, Anadolu’dan gelmiş oldukları Orta Asya bozkırlarına gönderilmesi idi. Batılılar bu konuda fevkalâde kararlı geldiler. Planlı ve programlı geldiler.

    EKONOMİSİ ELE GEÇİRİLEN OSMANLI’NIN
    KAFASINA İNDİRİLEN YUMRUK VE SEVR PROJESİ

    Ekonomimizi ve maliyemizi denetim altına aldıktan, verdikleri borçları toplayabilmek için en stratejik sektörleri kendi sermaye ve şirketlerini kaydırarak ele geçirdikten sonra zaten Osmanlı’nın işi bitmişti. Batı’nın tam bir yarı sömürgesi durumuna gelmişti. Bu konuda elimizde Fransız ve İngiliz arşivlerinden getirdiğimiz belgeler var.

    Ültanır Hocam maalesef bugün de Türkiye ekonomisi ve stratejik sektörleri yabancıların eline tehdit oluşturan şekilde geçiyor, örneğin bankacılık ve iletişim sektörü gibi.

    Yavuz: Birinci Dünya Savaşı’nın ön günlerinde demiryolları, limanlar, madenler, bankalar, sigortalar, belediye hizmetleri tamamen yabancıların denetim ve kontrolü altındaydı. Söz gelimi bunlara gerçekleşen Fransız yatırımları yüzde 57 civarında, Almanlarınki yüzde 25 civarında, İngilizlerinki yüzde 14 civarındaydı.

    Dolayısıyla, bu devletler tamamen ülkeyi bir yarı sömürge haline getirmişlerdi. Ondan sonra bütün iş Osmanlı’nın kafasına bir yumruk indirmekten ibaretti. İşte Birinci Dünya Savaşı sonrasında o yumruk geldi. Düşünülen planlar çerçevesinde ortaya atılan bir Sevr projesiyle Anadolu’nun taksimi de gerçekleştirildi.







  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ÖNDERLİĞİNDE
    SEVR PROJESİ BATILILAR İÇİN KÂBUSA ÇEVRİLDİ

    Burada Anadolu’nun ortasında küçük bir Türk devletçiği, bir Karadeniz iç devletçiği olarak bunların yaşamasına izin verildi. Oraya sıkıştırıldık. Şimdi işte buradan, özünde bağımsızlık yatan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde o coşkulu, yokluklar ve sıkıntılar içinde verilen savaş, Batılıların bu Sevr projesini, bu hayallerini, onlar için kâbusa çevirdi.

    Ondan sonra, savaşın sonrasında eldeki olanaklarla öz sermaye, öz emek, öz teknolojiyle Türkiye’nin kalkınma atılımları gerçekleştirildi. Gerçekten 1922’den 1938’e giden yıllarda Türkiye’de hem sanayi kalkınması ve hem de ekonomik kalkınma yükselen bir çizgi, yükselen bir grafik takip etti. İktisatçı uzman arkadaşlarımız bu dönemde tutturulan kalkınma hızın başka hiçbir dönemde tutturulamadığını söylüyorlar, “Bu da yüzde 15 civarında falan” diyorlar.

    İKİ SAVAŞ ORTASINDAKİ SAYGIN TÜRKİYE VE
    BATILILARIN KAFASINDAKİ SARI NOKTA: SEVR

    İki savaş ortasında gerçekten kendi kendine yeterli, ele güne el avuç açmadan, borçlanmadan kalkınma atılımlarını gerçekleştiren, çevrede ve kürede saygın yerini alan bir Türkiye var. Ben her zaman şunu söylüyorum: Türkiye’nin en onurlu ve şerefli iç ve dış politikaları. Büyük Atatürk’ün ülke ve ulusun yazgısını elinde tuttuğu bu iki savaş arasındaki dönemde yaşanmıştır.

    Ondan sonraki gelişimler nelerdir? Ondan sonraki gelişimler günümüze uzanan süreçte Batılıların eski arzularında, planlarında kararlı bir şekilde, ısrarlı bir şekilde devam etmekte olduğunu gösteren, bu konuda atılan adımlar var.Türkiye üzerine özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uygulamaya konan planlar, projeler bize bunu göstermektedir. Yani, Batılıların kafasında Sevr bir sarı nokta olarak kalmıştır.

    İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI ERTESİ

    Ültanır: Hocam burada bir saptama yapalım müsaadenizle. İkinci Dünya Savaşı sonrasına bakarsak, Türkiye’nin Amerikan Marshall yardımından yararlanması var. Ama sanayiye değil, tarımsal üretimi geliştirmeye yönelik bir yardım. Türkiye’nin sanayileşmesi istenmiyor.

    Yavuz: Doğru.

    Ültanır: Savaş sonrasının önemli bir iç gelişmesi Türkiye’nin çok partili siyasi yaşama ve demokrasiye geçişi var. Ardından da Türkiye’nin NATO’ya girdiğini görüyoruz.

    Yavuz: Evet.

    Ültanır: Acaba, Türkiye’nin çok partili demokratik hayata adım atması mı, yabancıların Türkiye’de rahat hareket etmesini sağlamış oluyor?

    Yavuz: Aslında öyle görünüyor. Bir kere İkinci Dünya Savaşı yıllarında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yönetimlerinin, o sıkıntılı dönemde almak zorunda kaldıkları birtakım kararlar ve çözümlemeler var. Savaşın getirdiği sıkıntılar, ülkenin savunması, ordu kaydırmalar gibi. Savaşa girmedik, ama biz döviz ve altın stoklarımızdan büyük harcamaları ülke savunması için yaptık ve Türkiye üzerinde de büyük baskılar vardı. Bir taraftan İngilizler, bir taraftan Almanlar savaşa girmemiz konusunda baskı yapıyorlardı, ama İnönü bunları oyalayarak, kalkınma hamlelerini gerçekleştirmiş olan ülkeyi tekrar bir savaş felaketinden uzak tutma başarısını gösterdi. Yoksa bütün bu güzellikler yine bir anda yerle bir olacaktı.

    DÖRTLÜ TAKRİR İLE ORTAYA ÇIKAN DP VE
    KIRSAL KESİMDE AYDINLANMAYA SON VERİLİŞ

    Bütün bunları yaparken çekilen mali sıkıntılar, ister istemez bazı vergilerin konulmasını da beraberinde getirdi. Piyasada yokluklar ortaya çıktı. Bunlar halkın hiçbir zaman hoşlanmadığı şeylerdir. Bir Milli Korunma Kanunu, bir Varlık Vergisi ve ek vergiler konulması geniş kesimlerde hoşnutsuzluk yarattı. İşte o sırada parti içinde ünlü dörtlü takrir ile bir Demokrat Parti (DP) hareketi başladı ve 1946 seçimlerinde de yenilir ve yutulur olmayan bir oy potansiyeline ulaştığı görülüyor.

    Tabii, CHP için yapılan çok ağır suçlamalar var. Yine dine karşı olduğu, laikliğin dinsizlik olduğu veya köy enstitüleri’nin dine karşı komünist kurumlar olduğu, ahlaksızlık yuvası haline geldiği iddiaları. Ama bunlar hiçbiri doğru değildi. Çünkü, köy Enstitüleri’nin kuruluşu hepimizin bildiği gibi kırsal kesim ile kentsel kesim arasında kültürel iletişimi kurmak, yani kalkınmayı dengeli biçimde ülkenin bütün ücra köşelerine yaymak olduğu gibi, diğer bağlamda Anadolu’nun derinliklerindeki yetenekleri ortaya çıkarmak amaçlıydı.

    Ültanır: Köy Enstitüleri’nden çok saygın aydınlarımız ve sanatkârlarımız yetişmiştir.

    Yavuz: Halen, sanatçısı, romancısı, ozanı vs.

    Ültanır: Ama, kırsal kesimin aydınlanması istenmiyordu. Köy enstitüleri Cumhuriyet devriminin birer yuvası niteliğini taşıdıkları için üzerlerine gidildi.

    Yavuz: Evet. Bütün mesele buydu. Bazılarını bu gelişme rahatsız etti. O sırada savaşın bitmiş olması, Sovyetler Birliği’nin veya komünizmin savaştan yengiyle (zaferle) çıkması, Orta Avrupa’da yaygınlık göstermesi bizde de sol gelişmelerin artması, bir anda bazı kafalarda, “Bu kırsal kesimde eğitilmiş beyinler kente gelirlerse halimiz nice olur?” sorusunu yaratınca, Köy enstitüleri’nin de sonu geldi. Köy Enstitüleri, kuşkusuz bir aydınlanma hareketiydi, ama ömrü uzun olmadı. Tabii, kimin zamanında geri adım atıldı. Yine, kurucusu olan İnönü geri adım atarak, işte öğretmen okullarına çevrildi vs, devreden çıkarıldı.

    Ültanır: Burada Köy Enstitüleri’nin mimarı Hasan Ali Yücel’i saygı ve rahmetle anmamız gerekiyor. Tabii İnönü’nün izni ve onayıyla. Açılmasının da kapatılmasının da İnönü’ye ait olması siyasi tarihimizin bir cilvesi.

    İSMET PAŞA KÖY ENSTÜTÜLERİNİ KAPATIP İMAM HATİP
    KURSLARINI AÇSA DA DP İKTİDARA GELİYOR

    Yavuz: Muhalefetin elindeki bu silahı alma yolunda, örneğin İnönü’nün İmam Hatip Kursları’nı açtırması, ilkokullara seçmeli din dersini koydurmak zorunda kalması da, bazı çevrelerce devrimlerden ödün verildiği şeklinde yorumlandı, ama ben bunu o günün koşulları içinde İsmet Paşa ve arkadaşlarının bir arayış içinde oldukları ve kendilerine karşı kullanılan bu silahları muhalefetin elinden almak için atılmış adım olarak görüyorum. Çünkü, biz İnönü gençliğiyiz. Ve onun Demokrat Parti döneminde ve ondan sonraki dönemlerde Cumhuriyete ve laikliğe sahip çıkma konusundaki mücadelesini gayet iyi biliyoruz.

    MUHAFAZAKÂR ÇEVRELERE KIRPILAN GÖZ

    Ancak bir kere atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Bir tarafta mütegallibe, eşraf, öbür tarafta tüccar kesimi, bir anda Cumhuriyete sahip çıkan asker ve sivil bürokrasiyi, elitleri devre dışında bırakarak iktidara geldiler. 14 Mayıs 1950’de bayağı önemli bir oy potansiyeliyle DP iktidara geldi. CHP çok büyük bir oy kaybına uğradı. Ama bundan sonra atılan adımlar işte bu çevreleri tatmine yönelikti. Daha seçimi kazandıktan bir ay sonra ezanın tekrar Arapça okutulmaya başlatılması, bence bu muhafazakâr çevrelere, bir bakıma liberal de diyebiliriz, kırpılan bir göz idi. Bunun arkası da geldi. Öz Türkçe’ye çevrilmiş kurum isimleri Arapça’ya tekrar çevrilmeye başlandı.

    Ültanır: Bakanlık isimlerinin vekalet olması gibi.

    Yavuz: Evet.

    Ültanır: Bu Atatürk’ün Türk diline gösterdiği özene karşı bir hareketti.

    1932’DE KENDİ UÇAĞINI UÇURAN TÜRKİYE’DE
    SANAYİLEŞME YERİNE TARIMI MODERNİZE ETME

    Yavuz: O sırada NATO’ya girdik. Kore’deki savaşın beraberinde getirdiği birtakım ekonomiye de olumlu yansıyan gelişmeler, tarımdaki artış, makineleşme. Bunu da yapan kim? Tornburg diye bir zat var.

    Ültanır: O dönemin akıl hocası Tornburg değil mi? “Siz Türkler ağır değil, hafif sanayi kurun, şeker fabrikası, çimento fabrikası, tamirhane vs yapın, bizim gönderdiğimiz makineleri tamir edersiniz daha fazlası gerekmez, tarımla kalkınırsınız” diyen kişi diye biliyorum.




  3. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    Yavuz: Bu Tornburg Amerikalı uzman, önce 1947’de geliyor, sonra 1950’de de geliyor, bütün bakanlıkların en gizli evraklarını istiyor. Oturuyor, büyük bir rapor hazırlıyor. Bu rapor sonuç olarak şu: Türkiye’nin sanayileşmeye gereksinimi yoktur. Tarım sektörünü modernize etmesi yeterlidir.

    Şimdi düşününüz, o döneme kadar Türkiye, Kayseri’de yaptığı uçağını 1932’de Ankara’ya uçuran bir ülke. Tersanelerde denizaltılar kızaklara konulmuş, bunlar yapılmaya başlanıyor. Hepimizin bildiği Kırıkkale’de döküm fabrikası var, topunu silahını yapıyor. Türkiye gerçekten Atatürk devrimiyle öyle bir sanayileşme atılımı, hızı ve ivmeyi yakalamışken, almış sanayileşme yerine tarımı getiriyor. Aslında hazmedemedikleri bu sanayileşme. Ortadoğu’da Türkiye’nin bu gücünün törpülenmesi lazım. Ne yaptılar? Sanayiyi kenara atıp, tekrar tarım ülkesine çevirdiler ve Demokrat Parti yönetimleri bu tarım politikasıyla ülkede sanayileşmenin sona erdirilmesi hareketinin de mimarı oldu.

    Ültanır: Kayseri Uçak Fabrikası’nın kapatıldıktan sonra düdüklü tencere imal ettiğini de biliyoruz. Amerikan Marshall yardımının Türkiye’ye getirdiği sonuç bu.

    1954 SONRASI DEMOKRAT PARTİ SERTLEŞMEYE BAŞLIYOR,
    1957’DE ARTIK BÜYÜK BİR OY KAYBI VAR

    Yavuz: 1954 seçimlerinde Demokrat Parti’nin gene büyük başarısı var. Bu başarıdan sonra ekonominin biraz sallantı göstermesi Demokrat Parti yönetimini sert önlemler almaya yönlendirdi. Örneğin 1956’da bir Basın Yasası’nın hazırlanması, basına sansür konması, muhalefetin giderek susturulmaya çalışılması, 1957’de büyük bir oy kaybı var. 1946, 1950 ve 1954, aslında 1958’de seçim olması lazım, fakat bu ters gidiş karşısında erkene alınıyor.

    Mahkemelerde gazetecilere, düşünürlere karşı ispat hakkının kaldırılması parti içinde de birtakım rahatsızlıklara neden oluyor. Örneğin içlerinde Turan Güneş’in de bulunduğu 16 kişi, sonra biraz daha fazla kişi partiden ayrılmak zorunda kalıyorlar.

    Ültanır: Ben toplam 28 kişi diye biliyorum. O zaman Meclis’te grup kuran Hürriyet Partisi hareketi.

    Yavuz: Fuat Köprülü o zaman Bakanlığı bırakıyor. İşte bu tepkiler karşısında DP yöneticileri 1958’de yapılacak seçimleri 1957’ye alıyorlar. Fakat büyük bir oy kaybıyla çıktıktan sonra artık bütün ipler kopmuş durumdadır.

    DP’NİN BASKI YÖNETİMİ

    Ekonominin zorlanması, eleştirilerin artması, bunun karşısında baskı önlemleri. Muhalefet partisi liderlerinin Anadolu’da yaptıkları ziyaretlerde taşlanması, yollarını kesilmesi. Düşünün, CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek Sinop’ta konuşma yaptıktan sonra tutuklanıyor. Bu Demokrat Parti, İnönü’yü yanılmıyorsam 6 oturum Meclis’ten uzaklaştırıyor.

    Ültanır: Bir diğer muhalefet partisi lideri Osman Bölükbaşı hep cezaevindeydi.

    Yavuz: O hep cezaevinde. Tabii Osman Bölükbaşı’na o ceza reva görülünce, Kırşehir de bir anda il olmaktan çıkarılıp ilçe yapılıyor falan.

    Ültanır: O zaman başkentteki gazetecilerin, özellikle Akis’çilerin toplandığı yer Ankara Cezaevi’ne de Ankara Hilton deniliyordu. O yıllarda Hilton oteli sadece İstanbul’da vardı.

    TAHKİKAT KOMİSYONU VE “CHP DARBE YAPACAK” RAPORU

    Yavuz: Böyle bir burun sürtme politikası. Hatta Ordu’da darbe yapabilecekleri ihbarı ifade edilerek 9 subay tutuklanıyor, sonra serbest bırakılıyor. Şimdi yapılan demokratik bir seçimle işbaşına gelen ve halkın da büyük kesimini arkasına alan bir iktidarın yapabilecekleri bunlar. Ve bunları yapıyorlar. En sonra da ne yapıyorlar. Tahkikat Komisyonu. İhtilale, yani 27 Mayıs’a yaklaşık bir ay kala Tahkikat Komisyonu dehşetengiz bir rapor hazırlıyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir darbe teşebbüsü içinde bulunduğu ve kapatılması, üzerinde soruşturma açılması için hazırlanan bir rapor.

    O GÜNLER BUGÜNLER Mİ?

    Şimdi siz bunları dinlerken, düşüncenizi gözlerinizden anlıyorum, acaba bu günler mi? Maalesef bu günler. Bu günler 2002 seçimlerinden sonra, 2007’de oy oranının yükselmesine rağmen AKP sandalye adedinde kaybetti. Bakınız, 2002 seçimlerinde AKP yüzde 34.43 oy almış ve 365 milletvekili çıkarmış. 2007 seçimlerinde AKP yüzde 46.58 oy almış, 341 milletvekili çıkarmış. Aslında buna benzer oranlar 1954, 1957 seçimlerinde de var. DP’nin de aldığı oy düşüyor, ama çarpık seçim sistemi nedeniyle sandalyede düşüş yok. Bunlar hep iktidarları bunalıma götüren gelişmeler. Nedense o koltuklarda bir şey var. O koltuklar bırakılmak istenmiyor. Tabii bugün AKP, DP’den çok farklı.

    Ültanır: Hocam, müsaade ederseniz burada bir giriş yapmak istiyorum.

    Yavuz: Buyurun.

    Ültanır: Şimdi, 1960’da 27 Mayıs Devrimi ile bir ihtilalle Demokrat Parti iktidarı sonlandı, ama 27 Mayıs’ın Türkiye’ye getirdiği 1961 Anayasası var. 1961 Anayasası Türkiye’ye pek çok kazanımlar getirdi. Mesela bir Anayasa Mahkemesi’ni ve Kuvvetler Ayrılığı prensibini o Anayasa getirdi.

    Yavuz: Doğru. Sendikal hakları da o getirdi.

    BUGÜN SONUCU FARKLI KILACAK YARGI MEKANİZMASI VAR

    Ültanır: Tabii sendikalar haklar, sosyal devlet kavramı, son zamanda yine önerilen Cumhuriyet Senatosu falan var da, ben DP’nin sonu ile AKP’nin sonunu ilişkilendirmek açısından şunu söylemek istiyorum. Getirdiği Anayasa Mahkemesi bugün o mahkeme AKP’yi DP gibi bir akıbetten koruyor ve silahlı güç yerine hukuk gücü AKP’nin akıbetini belirleyecek görünüyor. Yani ihtilali önleyecek, demokratik rejimi koruyacak mekanizmaları da oluşturdu. Gerçi sonradan da yerli yersiz askeri hareketlerle o mekanizmalar maalesef ya bozuldu, ya da zayıflatıldı. Bugün benzer bir iktidara yargı, Anayasa Mahkemesi’yle müdahale ediyor, Ordu’nun müdahalesine gerek kalmadan.

    Yavuz: Doğru.

    Ültanır: Her iki iktidarın yönetim anlayışlarında benzerlik varsa da, 1960 sonrası getirilen rejim supaplarıyla ortam farkı da var. Onu vurgulamak istedim.

    YARGIYA ELEŞTİRİ VE MÜDAHALE

    Yavuz: Doğru, zaten bu noktada siyaset bilimciler genelde şunda birleşiyorlar. Acaba 1960 öncesinde Anayasa Mahkemesi olsaydı, DP’nin başına bunlar gelir miydi? Orada işte o Anayasa Mahkemesi’nin önemi ortaya çıkıyor. Ama, şimdi bütün suçlamalar Anayasa Mahkemesi üzerine.

    Seviyesi fevkalâde düşük olan eleştiriler Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’ndan başlayarak Anayasa Mahkemesi’ni baskı altına alma yolunda yargıçlara yöneltiliyor. Eleştiriler sadece içerden de değil. Bir de tahrik edilen planlı programlı şekilde ülkeye davet edilen AB’nin önde gelen ve demokrasinin beşiği olduğunu iddia eden ülkelerin yüksek bürokrasisi tarafından bunlar Meclis’in içinde bile konuşturuluyor

    Biliyorsunuz, bu baskılar türban konusunda Anayasa Mahkemesi’nin karar vermesini engelleyemedi. Yani, dışarıdan yapılan baskı aslında ülkenin egemenlik ve hükümranlık hakkına doğrudan müdahale etmektir. Uluslararası hukukta onları haklı gösterecek hiçbir kayıt kuyudat yok bu konuda. Devletler birbirlerinin işlerine müdahale edemezler. Biz “etmiyoruz falan” diyorlar, ama öbür taraftan yapabilecekleri bütün baskıyı kurma yolunda ellerinden geleni esirgemiyorlar. Bu müdahaleler de aslında Demokrat Parti dönemi ile birlikte başladı.




+ Yorum Gönder


tarih