+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Türk Tarihi Forumunda Türk devletlerinde saltanat Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Türk devletlerinde saltanat








    Türk devletlerinde saltanat

    Türk devletlerinde saltanat hakında bilg



    Türk devletlerinde saltanat1.jpg



    I- Birinci Saltanat Şûrâsının Toplanması (26 Mayıs 1919)

    A- Şûrâ Kavramı ve İslâm-Türk Devletlerinde Şûrâ

    İslâmî devlet anlayışında önemli bir yer tutan şûrâ; bir konu hakkında doğruyu bulmak ve adaleti gerçekleştirmek amacıyla düşüncelerin belirli bir disiplin içerisinde tartışılması, doğrunun araştırılması ve sonunda doğru ya da doğruya en yakın olduğu kabul edilen bir karara varılması, varılan bu kararın da uygulamaya konulması biçiminde tanımlanabilir.1

    Meşrûiyetini Kuran-ı Kerim’den2, Hz. Muhammed’in sünnetinden ve Dört Halife’nin uygulamalarından alan şûrâ, İslâm Devleti’nin kurulmasıyla birlikte başvurulan bir yöntem oldu. Özellikle Hz. Muhammed ve O’ndan sonra gelen Dört Halife döneminde kamuoyunu ilgilendiren, ancak, hüküm bulunmayan konularda, gerekli görüş alış-verişinde bulunmak üzere şûrâya başvurulduğuna ve şûrânın İslâm Devleti’nin yönetim biçiminin temel özelliği haline getirildiğine ilişkin pek çok örnek vardır3.

    İslâmiyet öncesi Türk Devlet geleneğinde de, hükümdarın karşılaştığı sorunlara çözüm bulabilmek amacıyla, ülkesinde yaşayan ileri gelen, bilgili ve deneyimli kişilerden oluşan meclislerden yararlandığı bilinmektedir4.

    Büyük oranda İslâm ve Türk geleneği üzerine inşâ edilen Osmanlı Devleti’nde de Divan-ı Hümayun XVII. yüzyılın ortalarından itibaren etkinliğini yitirince, ortaya çıkan boşluk, meşveret meclislerince giderilmeye çalışıldı5. İsim farklı www.alasayvan.net olmakla birlikte, bu meclislerin İslâm siyasi tarihindeki şûrâ ile Orta Asya Türk Devletleri’ndeki meclislere benzerlik gösterdiği ve hatta oraya dayandığı açıktır.

    Meşveret meclisleri padişah iradesiyle toplanırdı ve bu irade de kimlerin davetli olduğu ve hangi konuların tartışılacağı belirtilirdi. Divan-ı Hümayun üyeleri, çeşitli dînî cemaatlerin temsilcileri, asker-sivil üst düzey bürokratlar, emekliler, bilgi ve deneyimleriyle tanınan kişiler çağrılırdı6. Bu meclisler, başlangıçta, savaşlara ilişkin alınacak önlemlerin geniş bir platformda tartışılmasını sağlamak üzere oluşturuldu. Osmanlı düşünce tarihinde saygın bir yeri olan Katip Çelebi’nin de belirttiği gibi, bu meclisler, savaş zamanlarında askeri taktiklerden anlayan kimselerin görüşlerinin alınması doğrultusunda işlev gördü7. Daha sonraki dönemlerde de devletin ileri gelenlerinin ülkenin diğer belli başlı sorunlarına çözüm bulmak amacıyla katıldıkları toplantılara dönüştürüldü8. Nitekim III. Selim, 14 Mayıs 1789’da tahta çıktıktan bir ay kadar sonra, devletin geri kalma nedenlerinin araştırılmasını sağlamak, bulunan www.alasayvan.net nedenlere çözümler üretilmesini amaçlamak ve bu yönde tartışmalar başlatmak için meşveret meclisinin yeniden toplanmasını sağladı. Toplanan meclise, devletin ileri gelen bürokratları, kadıları, müderrisleri ve bazı komutanlar katıldı9. III. Selim’in, meşveret meclisinin toplanmasına öncülük ederek farklı görüşlerin gündeme getirilmesine olanak sağlaması, Osmanlı reform geleneğini niteliksel olarak değiştirdi. Bu dönemle birlikte reformlar geri dönülemez bir biçim aldı. Nitekim, Anayasa Hukukçusu H. N. Kubalı, meşveret meclisinin, padişahın mutlak egemenliğinin sınırlanmasına ve meşrutiyet rejiminin kurulmasına zemin hazırlayan bir hareket olduğunu öne sürmektedir10.

    Osmanlı modernleşme tarihinde Dâr-ı Şûrâ-yı Askeri (1836), Dâr-ı Şûrâ-yı Bab-ı Âli (1838), Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye (1838) ve Meclis-i Âlî-i Tanzimat (1854) gibi merkez meclislerinin oluşturulmasıyla meşveret meclisinin önemini kaybettiği ve daha ender toplandığı görülmektedir. Uzun bir aradan sonra, I. Meşrutiyet’in ilanı hazırlıkları sırasında 16 Temmuz 1876’da Kanun-ı Esâsî hakkında ortak bir görüş belirlemek üzere geniş katılımlı bir toplantı düzenlendi. Ardından da 26 Eylül 1876’da Balkan Sorunu’nu tartışmak ve bir devlet politikası oluşturmak için yeniden aynı özelliklere sahip bir meclisin oluşturulmasına gidildi11.

    Siyasi otorite, demokrasi alanında önemli mesafelerin alındığı ve çeşitli taleplerin siyasi alana taşınabildiği bir dönem olan II. Meşrutiyet yıllarında, Meclis-i Mebusan’ın açık bulunmadığı bir sırada, Balkan Savaşı’nda alınan ağır yenilginin yarattığı sarsıntının görüşülmesi ve yapılacak barışın esaslarının tespit edilmesi için meşveret www.alasayvan.net meclisi geleneğine başvurmaktan kaçınmadı12. Hiç kuşkusuz bu meclisin de hiçbir bağlayıcılığı yoktu.

    Bütün bu deneyimler, Osmanlı tarihinde özellikle 19. yüzyıl başlarında oluşturulan merkez meclislerine ve aynı yüzyılın sonlarında geçilen meşruti sisteme rağmen, şûrâ geleneğinin devam ettirildiğini göstermektedir. Osmanlı Devleti’nin yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde de, yaşanan parlamenter sistem deneyimi bir kenara itilerek bu gelenek tekrar canlandırılmıştır. Oysa son ikisini diğerlerinden ayıran temel nokta, bir ulusun var olmak ya da var olmamak durumunun görüşülmesidir.

    B- Birinci Saltanat Şûrâsının Toplanması (26 Mayıs 1919)

    1- Toplanma Nedenleri

    Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesi’nden sonra bir yandan emperyalist devletlerin işgallerine uğrarken, diğer yandan da merkez ve taşrada büyük bir otorite boşluğuyla karşı karşıya kalmıştı. Nitekim Padişah Vahidettin’in Meclis-i Mebusan’ı 21 Aralık 1918’de dağıtarak üstü kapalı bir şekilde “mutlakiyetçi karşı ihtilal”13 hareketini gerçekleştirmesi, çeşitli talep ve çözüm önerilerinin siyasal platforma taşınmasını güçleştirmişti. Ayrıca, Mütareke’den sonra kurulan hükümetlerin işlevsizliği, devlet kurumlarının yetmezliği, bir kısım aydınların aymazlığı ve İtilâf Devletleri’nin baskıları devleti büyük bir bunalıma sürüklemişti.

    Ülkeye egemen olan bu siyasal kaos nedeniyle başkentte çeşitli girişimlerde bulunulmaya başlandı. Meclis-i Âyan Başkanı Ahmet Rıza, 28 Ocak 1919’da Meclis-i Âyan’da çeşitli siyasal parti temsilcilerinin katıldığı bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda, Osmanlı yönetiminin iç ve dış sorunlar nedeniyle zor durumda olduğu www.alasayvan.net belirtildi. Devletin sürüklenmekte olduğu felaketlerden kurtarılması gerektiği üzerinde duruldu14. Bununla birlikte Ahmet Rıza, 29 Ocak 1919’da ikinci bir girişimde daha bulunarak Meclis-i Âyan’ı özel bir toplantıya çağırdı. Bu tarihî ve özel toplantıda, Âyan üyeleri, “hükûmetin uyuşukluğunu, kabinede tasfiye ve Padişah’a gereken uyarmaları yapmak üzere” bir saltanat şûrâsının toplanması önerisini tartıştılar15. Ancak, gerek Padişah Vahidettin ve çevresi, gerekse bir kısım basın, saltanat şûrâsının Kanun-ı Esâsî’ye uygun olmadığını, bu mecliste herkesin ayrı ayrı fikirler söyleyeceğini ve hükümetin bağımsızlığının kalmayacağını ileri sürerek, bu önerinin önünü kesmeye çalıştılar16. Özellikle Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin lider kadrosu bu girişime itiraz etti. Meclis-i Âyan üyesi bulunan Aristidi, Esseyit Abdülkadir, Eşşerif Nasır, Azeryan ve Damat Ferit Paşa da bir beyanname yayınlayarak girişime ilişkin hoşnutsuzluklarını ifade ettiler17. Fakat Osmanlı Devleti’nin uluslararası platformda durumumun giderek kötüleşmesi ve özellikle de İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar tarafından işgal edilmesi18, bu işgale karşı ülkenin çeşitli yerlerinde geniş katılımlı mitingler düzenlenmesi, her şeyin yeniden düşünülmesi gerektiğini ortaya koydu. Yunan birliklerinin İzmir’de karaya çıkar çıkmaz ortalığı kan ve ateşe boğarak ilerlemesi, bir çok subay, gazeteci ve halktan insanları süngü ve dipçik darbeleriyle öldürmesi, ülkede ulusal heyecanı doruk noktasına çıkarmıştı.

    İzmir’in işgalinin yarattığı sarsıntı ve öteden beri ülkede süregelen siyasal bunalımın derinleşmesi üzerine Damat Ferit Paşa, 16 Mayıs 1919’da istifa etmek zorunda kaldı. Ancak üç gün sonra tekrar sadrazamlığa getirildi19. Yeni hükümete sandalyesiz nazır olarak milliyetçiliğe bir ölçüde açık ve dürüstlükleriyle tanınan bazı devlet adamları (Ahmet İzzet Paşa, Ali Rıza Paşa, Tevfik Paşa, Abdurrahman Şeref Efendi gibi) alınmışsa www.alasayvan.net da, aslında II. Damat Ferit Paşa Hükûmeti, Hürriyet ve İtilâf Partisi üyelerinin etkin olduğu bir yapıya sahipti20. Nitekim bazı İstanbul gazetelerinde yeni hükümetle ilgili olarak çok çarpıcı yorumlar yapıldı. Açık ifadelerle İngiltere mandası istenildi. Sabah Gazetesi’nde bu zamanda böylesine büyük mesuliyeti kabul etmenin her yiğidin harcı olmadığı, Damat Ferit Paşa ve arkadaşlarının vatanı tehlikede gördüklerinden dolayı böylesine büyük bir azim göstermek zorunda kaldıkları yazıldı. Bazı gazetelerde yer alan yazılarda da açıkça II. Damat Ferit Paşa Hükûmeti’nin temel işlevinin, İngiltere mandasının kabul edilmesi yönünde çaba harcaması gerektiği belirtildi. Sait Molla’nın yayınladığı Türkçe İstanbul Gazetesi’nde, “memleketimizin hal ve istikbalini kurtaracak yegâne çare İngiliz himayesidir. Millet zaman geçirmeden hükûmetten bu himayeyi istemelidir” yorumuna yer verildi21. Hükûmetin kurulmasını izleyen birkaç gün içinde de Refiî Cevat, Alemdar’da kaleme aldığı iki başyazıda çok net bir şekilde İngiliz mandası talebinde bulundu. Yazar, Hindistan’da İngilizlerin sorunları çok pragmatik yöntemlerle çözdüğünü, bu nedenle Hintlilerin İngilizleri sevdiğini, bütün dünyanın İngiliz adaletine hayran olduğunu öne sürerek, karşımızda böyle bir yardımcı kuvvet olsun ki, bütün kuvvetimizle ‘hak isteriz!’ diye bağırabilelim, değerlendirmesini yaptı22. Refiî Cevat, ikinci başyazısında ise tam bir teslimiyet ruhu içinde, Türklerin kendi güçleri ile adam olamayacağını, İngilizlerin mutlaka Türklerin elinden tutması gerektiğini ifade ederek içinde bulunduğu yılgınlığı açığa çıkardı”23.







  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Yeni hükûmetle birlikte Padişah Vahidettin ve Damat Ferit Paşa, basının ve çeşitli siyasal parti ve cemiyetlerin desteğini yanlarına alarak yeni arayışlara yöneldiler. Basında bir saltanat şûrâsının toplanacağı haberleri yer almaya başladı. İzmir’in işgali sırasında Meclis-i Mebusan’ın kapalı olmasının doğurduğu sakıncalar sıralanarak, bir meclise ihtiyaç duyulduğu belirtildi. Ancak bu meclisin, Meclis-i Mebusan’ın yerine konulmaması, çünkü tasarlanan meclisin halkı tam anlamıyla temsil edemeyeceği vurgulandı24. Nitekim Padişah Vahidettin, Yunanlıların İzmir’i işgal ederek Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemek istemesinin yarattığı şokun tartışılması, barış görüşmelerinde Osmanlı Devleti’nin izleyeceği stratejinin nasıl olması gerektiğinin belirlenmesi ve ülkenin içinde bulunduğu kaosa çözüm bulunması için sarayda bir saltanat şûrâsının toplanmasını istedi25. Padişah Vahidettin bu hamlesiyle parlamentosuz bir ortamda meydana gelen acı olayların etkisini ve sorumluluğunu hafifletmek ve kendi durumunu güçlendirmeyi amaçladı. Ayrıca İzmir’in işgali üzerine hükümette Meclis-i Mebusan’ın yeniden açılması düşüncesinin belirmesinden rahatsız olan Vahidettin, bu düşünceyi de etkisiz kılmak istedi. Dolayısıyla 29 Ocak 1919’da Ahmet Rıza’nın önerisine sıcak bakmayan Padişah, bu kez Meclis-i Mebusan’ın toplanma ihtimalini ortadan kaldırmak ve diğer sorunları tartışmak www.alasayvan.net için saltanat şûrâsının toplanması girişimini başlattı. Saltanat şûrâsının 24 Mayıs 1919’da toplanması kararlaştırıldı. Ancak, daha sonra toplantı 26 Mayıs’a ertelendi26.

    2- Saltanat Şûrâsına Çağrılanlar ve Uyulması İstenen Kurallar


    Padişah Vahidettin’in isteği üzerine Yıldız Sarayı’nın toplantı salonunda27 toplanması kararlaştırılan saltanat şûrâsına kimlerin katılacağını, programın nasıl olacağını, konuşmacıların görüşlerini hangi ilkeler çerçevesinde aktaracaklarını belirlemek üzere bir heyet oluşturuldu. Bu heyette; Maliye Nazırı Tevfik, Âyandan Rıza Tevfik, Meclis-i Vükela’ya memur Abdurrahman Şeref beyler ile Çürüksulu Mahmut Paşa yer aldı28. Heyetin hazırladığı “davetname” saltanat şûrâsına katılması kararlaştırılan kişi, kurum ve siyasal örgütlere gönderildi. Buna göre, saltanat şûrâsına devletin ileri gelenlerinin bir kısmı, çeşitli parti ve derneklerin temsilcileri, ilmiyeden, darülfünundan, basından ve ticaret odasından seçilen kişiler katılabilecekti. Listeden anlaşıldığına göre saltanat şûrâsına 131 kişi çağırılmıştı29.

    Davetnamede belirtilen ilkelere uyulması ve düzenin sağlanması için Topçu Feriki Hurşid Paşa görevlendirildi30. Saltanat şûrâsına katılacaklara gönderilen davetnamede şûrânın gündemi, yapısı ve niteliği, açılış konuşmalarının kimler tarafından yapılacağı ve söz alacakların uyması gereken kurallar sıralanmıştı. Buna göre; sarayda toplanacak olan meclisin “sırf istişârî bir mahiyette olacağı, Padişah tarafından açılacağı, Sadrazam tarafından mevcut durum hakkında bilgi verileceği, her heyetten yalnız bir kişinin söz almak hakkına sahip bulunacağı, Âyan ve Heyet-i Vükela ile elçi ma’zûllerinin bu kuralın dışında bırakılacağı, Darülfünûn ve Matbuat Cemiyeti’nden ise, ikişer kişiye söz verileceği, söz almak isteyenlerin şûrânın açılışından önce adlarının kayıt ettirileceği, konuşmaların zabtının tutulacağı, konuşmacıların geçmiş olaylar üzerinde durmayarak yalnızca öneriler doğrultusunda konuşmalarının gerekeceği, söz alanların birbirleri ile tartışmalarına izin verilmeyeceği, milletler, unsurlar ve kişiler hakkında saygı dışı tabirlerin kullanılmayacağı, konuşma süresinin on beş dakika ile sınırlandırılacağı ve Vükela Heyeti’nden olanların yalnızca konuşmaları dinleyecekleri ve tüm bu kurallara uymayanlar hakkında “ale-l-ıtlâk içtimalarda carî inzibat usulü riyaset tarafından tatbik” olunacağı belirtildi31.

    Davetnâmenin hazırlandığı günlerde, şûrâ hakkında basında çıkan haberlerde; Sadrazam Damat Ferit Paşanın şûrâya başkanlık yapacağı, hükûmetin programını ve ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen telgrafları okuyacağı, şûrâdan hükûmete güvenoyu talep edeceği, Padişahın hükümetin barış konferansına bildireceği esaslar hakkında görüşlerini açıklayacağı, Doğu Anadolu vilayetlerinde uygulanacak reform projelerinin tartışılacağı belirtildi. Ayrıca basında, şûrâya gayr-i Müslim cemaat lider ve ileri gelenlerinin davet edilmediği, yalnızca, Meclis-i Âyan’da bulunan çeşitli gayr-i Müslim kökenli âyanlar ile eski Ticaret Nazırı Kostaki ve gayr-i Müslim olan Dahiliye Nezareti müsteşarının çağrılı olduğu kamuoyuna açıklandı32.

    3- Saltanat Şûrâsını Açış Konuşmaları

    Yıkılmakta olan Osmanlı Devleti’ni diriltmek, yeniden ayağa kaldırmak ve mevcut durumu gözden geçirmek için toplanmasına karar verilen saltanat şûrâsı, 26 Mayıs 1919’da saat üçe beş kala Padişah Vahidettin’in açış konuşmasıyla çalışmalarına başladı. Padişah, konuşmasında şûrânın düzenlenme amacı üzerinde durdu: “vaziyet-i hazıra-yı devletten dolayı vükela-yı devlet ve âyan-ı kiram ve mütehayyizân-ı memleketi buraya davet ettik. Devlet-i Osmaniyemizin düçar olduğu müşkilât hakkında acilen lazım gelen tedâbiri itthaz etmek ve huzzar-ı kiramın her birerlerinin lâyıh-ı hatırı olacak fikirlerini ve rey ve mütâlaalarını beyan etmeleri itibarı ile bu içtimaı-ı müteyemmen ve mes’ud add ederim”33. Padişah, konuşmasını tamamladıktan sonra başkanlığı Damat Ferit Paşa’ya bırakarak salonu terk etti. Kanun-ı Esâsî’ye göre devletin en aslî organı olan saltanat makamı, çıkmazdan kurtulma, halka umut verme ve çözülmeyi engelleme konusunda etkili olamadı. Padişah’a umutsuzluk egemendi. Nitekim Padişah Vahidettin, özel dairesine giderken gözlerinden yaşlar dökülmüş ve etrafındakilere “karılar gibi ağlıyorum”34 diyerek içinde bulunduğu çıkmazı itiraf etmişti.

    Sadrazam, konuşmasına son olayları özetleyerek başladı. Topluluğa, hükümetin Paris Barış Konferansı ve Büyük Devletler nezdinde Türk halkının savaştan sorumlu olmadığını anlattığını ve bu konuda büyük mesafe alındığını açıkladı. Damat Ferit Paşaya göre bu çabaların sonucunda Avrupa basının bir kısmı, Osmanlı Devleti’ni hedef alan yazılar yerine, daha olumlu düşüncelere yer vermeye başlamıştı. İstanbul’daki Yüksek Komiserlerle de barış antlaşması imzalanmamasına rağmen iyi ilişkiler kurulmuş, gün geçtikçe bu ilişkiler medeni bir hal almaya yönelmişti.

    Damat Ferit Paşa, İzmir’in işgali ile ilgili bazı belgeleri de salonda bulunanlara açıkladı. Buna göre, işgalden bir gün önce İngiltere’nin Fevkalade Elçisi Amiral Webb kendisine bir nota vermişti. Bu notada, Paris’te alınan karar uyarınca, İzmir’deki kalelerin İtilâf Devletleri güçlerine teslimi istenmişti35. Damat Ferit Paşa, İstanbul’da www.alasayvan.net bulunan İtilâf Devletleri Yüksek Komiserlerine verilen 14 Mayıs 1919 tarihli ve 1913 No’lu cevabi notayı da okudu. Özetle bu notada; işgali geçerli kılacak hiçbir nedenin olmadığı, bu kentin ne ırk, ne tarih ne de coğrafi özellikler açısından Yunanistan’la irtibatının bulunmadığı, Yunan askeri güçlerinin gecikmeden geri alınması ve yerlerine memnunlukla kabule hazır olunacak İtilâf Devletleri güçlerinin ikame edilmesi gibi görüşlere yer verilmişti36.
    .
    Hükûmetin tavrının belirginleştiği bu nota ve çeşitli öneriler içeren bir telgrafın da37 Paris Barış Konferansı’na gönderildiği, Damat Ferit Paşa tarafından açıklandı. Sadrazamın teslimiyetçi duruşu şu sözlerle daha da perçinleşti: “Paşa efendiler, Beyefendiler hazeratı, Millet-i Osmaniye altı asırdan beri, devr-i istilâsında ve hatta hâl-i inhitâtında ibraz eylediği hayat ile milel-i muazzama meyanında mevki-i mahsusunu muhafaza etmiş idi. Ve fakat ahiren bütün alemi herc ü merc eden muharebe-i umûmiyede bazısıyla dört asırdan, bazı ahiriyle yüz yirmi seneden beri beynelmilel misli nâmesbuk bir muhabbet meveddet-i samimiye ile merbut bulunduğumuz ve 1855 ve 1878 müzaheretlerine mazhariyetle muntazırı bulunduğumuz iki millet-i muazzama-i garbiye tarafında bulunmak lâzım gelir iken gene bir takdir bizi onlara muhalif bir mevziye koydu. Bu iki muazzam ve necip millet pek kâdim münasebat-ı hüsniyyeyi ferâmûş etmeyerek müttefiklerle beraber bize yeniden dest-i mesafatını uzatırsa şimdiye kadar saha-ı harb ve vefada gösterdiğimiz kudret ve kuvveti badema onların www.alasayvan.net cenâh-ı meveddetinde ilm ve marifet ve medeniyetin terfî’ine hasr ederek istikbalimizden emin oluruz”38.

    Damat Ferit Paşanın konuşması ve açıkladığı belgelerin içeriği, Mütareke döneminde bir kısım yönetici ve aydınların içinde bulunduğu bunalımı yansıtmaktadır. Hükûmet, temsil niteliği olan kurumların işlevsizleştirildiği bir ortamda ülkenin kurtuluşunu teslimiyette aramıştır.

    4- Saltanat Şûrâsında Tartışılan Konular

    a- İzmir’in İşgal Edilmesi

    Damat Ferit Paşanın İzmir’in işgal edilmesi ve daha sonra gerçekleşen olaylar hakkında verdiği kısa açıklamalar, dinleyiciler tarafından yeterli görülmedi. Söz alan bir çok konuşmacı, Sadrazam’ın verdiği bilgilerin büyük kısmının basında yer aldığını, somut önerilerin ortaya çıkabilmesi için daha çok açıklamaya gereksinim duyulduğunu ileri sürdüler. Meclis-i Âyan üyesi Müşir Fuad Paşa, “icra kuvvetinin ilk önce teşebbüslerinde ne dereceye kadar başarıya ulaşabildiğini öğrenmek” gerektiğini, Sadrazam’ın geçen olaylar hakkında “bir aile arasında olduğu gibi” açıklamalar yapmasının yararlı olacağını belirtti39.




  3. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    Konuşmalara getirilen kısıtlamalara karşın Yunan ve İtalyan işgalleri ile Paris Barış Konferansı’na yapılan başvuru hakkında ayrıntılı bilgi istendi. Meclis-i Âyan’dan Seyyit Bey, Menteşe Sancağı’nda “hariciye nezareti ile yahut mahalli hükûmet ile Menteşe’de bulunan işgal kuvvetleri kumandanı arasında teati edilmiş bir söz, bir mukavele”nin varolup olmadığını, basında yer alan İstanbul’un işgal edileceği haberlerinin doğruluğunun ne olduğunu sorarak, bu konulara açıklama getirilmemesini eleştirdi. Ayrıca Seyyit Bey, İzmir’in işgali için Amiral Calthrope ve Amiral Webb’in verdiği notalara rağmen Yunanlıların çevre il ve kasabaları da işgal ettiklerini açıklayarak, bu konuda Paris Barış Konferansı’nın tutumunun ne olduğuna açıklık kazandırılmasını istedi. Daha sonra Seyyit Bey, İzmir’deki olayın ilhak mı, işgal mi olduğunu sorarak, bu konuda hükümetin tavrının ne olduğunu sordu40.

    Şûrâya, Matbuat Cemiyeti’ni temsilen katılan iki kişiden biri olan İstiklal Gazetesi Başyazarı Ahmet Rauf Bey41, İzmir’in işgalini protesto etmenin ikinci derecede sorun olduğunu, asıl sorunun ülkenin bir bütün olarak tutulup tutulmayacağının tartışılması olduğunu öne sürdü.42 Eski Büyükelçilerden Galip Kemalî Söylemezoğlu, İzmir’le ilgili olarak farklı bir plebisit yapılması ve bu yolla Yunanlıların gerçek yüzünün açığa çıkarılması önerisinde bulundu: “İzmir’imizin üzerinde bugün dalgalanan bayrağın sahibi olan milletin hakiki mahiyeti hakkında Fransız ve Şark Orduları Kumandanlarından son neferine kadar bir plebiscite (âra-yı umûmiye) yapılmasını teklif ederim. Çünkü dört-beş yüz bin kişilik olan ordu, Makendonya’da Yunan idaresinin çeşitli milletlere karşı ne kadar zalimce hareket ettiğini görmüştür”43. İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti adına söz alan Cami Bey ise, İzmir’in işgalini başka bir perspektiften değerlendirerek, bu olayın farklı bir nitelik taşıdığını, işgali Doğu Akdeniz’de www.alasayvan.net çıkarları olan devletlerin organize ettiğini ve işgale neden olarak gösterilen asayişsizliğin bölgede olmadığını vurguladı44.

    Tutanaklardan anlaşıldığına göre, Damat Ferit Paşa’nın İzmir’in işgali üzerine ayrıntılı açıklama yapmaması, birçok temsilcinin söz almamasına yol açtı. Hükûmetin yegâne yaklaşımı, işgalci Yunan güçlerinin geri çekilmesi ve yerlerine İtilâf Devletleri güçlerinin ikâme edilmesi isteğiydi. Oysa, halkın her geçen gün artan tepkisi ve bilinci, şûrâya yansıtılmamış ve bu ulusal tavrın örgütlenmesi yolları aranmamıştı.

    b- Millî Şûrânın Toplanması

    Bazı Osmanlı aydınları, Osmanlı Devleti’ni Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra içine düştüğü çıkmazdan kurtarmak amacıyla, 29 Kasım 1918’de “bilcümle kuva-yı milliyeyi tevhid etmek maksadı ile İstanbul’da müesses mutaazzıv umum heyetler(i), cemiyetler(i) ve fırkalar(ı)” bir araya getirerek bir cephe oluşturmaya çalışmışlardı. Hiç kuşkusuz Milli Kongre45 adı verilen bu girişimin dışında başka siyasal örgütler de oluşturuldu. Ancak bunların çoğu Mütareke döneminin kaosu içinde etkili olamadılar46. Milli Kongre ise cılız bir ulusal söylem oluşturmanın yanı sıra, Ahmet Rıza’nın 29 Ocak 1919’da Meclis-i Âyan’da ifade ettiği saltanat şûrâsı önerisini, İzmir’in işgalinden sonra milli şûrâ adıyla tekrar gündeme getirdi. Millî Kongre’nin 23 Mayıs 1919’da Millî Talim ve Terbiye Cemiyet’inde yapılan olağanüstü toplantısında, “icab ettiği takdirde Padişah’a, hükümete ve İtilâf Devletleri’ne karşı milleti temsil etmek üzere bir milli şûrânın” oluşturulması kararı alındı. Bu kararı saraya iletmek için bazı kişiler görevlendirildi47. Dolayısıyla saltanat şûrâsının toplanmasından önce bir milli şûrâ fikri uç vermeye başlamıştı.

    Saltanat şûrâsına katılıp görüşlerini açıklayanların yaptıkları en etkin öneri milli şûrânın toplanmasıdır. Hiç kuşkusuz bu düşüncenin en ateşli savunucusu olan Ahmet Rıza, konuşmasına saltanat şûrâsının daha büyük bir milli meclis şekline dönüştürülmesi önerisiyle başladı. O’na göre bu yöntemle, ulusun hakları daha www.alasayvan.net iyi korunacaktı ve icra erki de güçlenecekti: “Hükûmetin elinde silâhı olamadığını biliyoruz. O halde milletin bugünkü kuvveti birlik halinde, ittifak halinde bulunmasıdır. Kuvvetini milletin ruhundan almayan, umûmun zarar ve faydasına taallûk eden işlerde, milletle müşavere ihtiyacını hissetmeyen bir hükümet zaaf ve acizlikten kurtulamaz …hükümet bu milli meclisi kendisine yardımcı görmezse ve bu vazifeler ihmal edilirse o halde herkes hicrete mecbur olur”48.




  4. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    Millî Kongre adına katılan Hüsnü ve Vahdet-i Milliye Heyeti’ni temsilen söz alan Hamit beyler de, ülkenin sürüklendiği bunalımdan kurtulabilmesinin, ancak, milleti temsil edecek bir heyetin oluşturulmasına bağlı olduğunu ifade etmişlerdir. Özelikle Hüsnü Bey, hükümetin ülkeyi kaostan kurtarma gücünden yoksun olduğunu, çeşitli vilayetlerden gelerek kendileriyle diyalog kuran kişilerin, bir milli şûrânın kurulmasını istediklerini ve milli şûrâ düşüncesinin hayata geçirilmesi için ise acilen bir encümen oluşturulması gerektiğini çok net ifadelerle belirtti49.

    Trabzon Müdafaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyeti adına söz alan Ömer Fevzi Bey de milli şûrânın gerekliliğini ön plâna çıkaranlardan biriydi: “Bugün hükümet makinesi ile millet makinesi ayrı yoldan gidemez. Bu iki makineyi bir araya getirerek Türk’ün arabasını dağlardan aşırmak lâzımdır. Bunu birleştirmek için herhalde bir şûrâ-yı milliye ihtiyacımız vardır. Şûrâ-yı millinin faidesi hükümeti kendi dilinden kurtarıp müdde-i lisanı kullanılmasına sevk etmektir. Bu bir kurtuluş çaresi olacaktır. … Şûrâ-yı millinin diğer bir faidesi de, milletlerin siyaseti hakim olduğu şöyle bir zamanda, şu dünyanın umumî inkılâbı devresinde millet, aynı seviyede bulunan milletlere hitap etmek faziletini kazanır. … Bu şûrânın teşekkülü aynı zamanda, milletin fikir ve hisleri içinde bir bağ, bir toplayıcı olmasıdır”. Ömer Fevzi Beyin en çarpıcı yaklaşımı ise, şûrâ-yı milliyenin temsil özelliği kazanması ve bunun bir anlamda sürekli hale dönüşmesi yönünde yaptığı değerlendirmelerdir. Zira, O’na göre, hükûmet, şûrâ-yı millî içinden çıkmalı ve o kurula dayanmalıdır.

    Darülfünûn Hukuk Şubesi’nden Selahâddin ve Baro Başkanı Celâlettin Arif Beyler de, Ömer Fevzi Bey’in görüşlerine paralel bir şekilde hükümetin, oluşturulacak bir şûrâya dayanması gerekliliği üzerinde durdular. Celâlettin Arif Bey, Baro’nun Darülfünûn adına görüşlerini açıklayan Selahâddin Bey’e iştirak ettiğini ifade ettikten sonra bu meclisin oluşum biçimine değindi: “idarî unsurlar bu meclisten çıktıktan sonra bunlara iltihak veyahut hemen iştirak ettirilecek olan vilayetler Meclis-i Umumî azaları gelsinler, burada veya başka bir yerde toplansınlar ve bir milletin azim ve kararını göstersinler. Böylece bir heyetin başında da kendisine güvenebileceği bir vükela heyeti, kabine bulunur”50.

    Böylece, Padişah ve Sadrazam’ın hiç beklemediği bir şekilde temsil gücü olan bir millî şûrâ düşüncesi güçlü bir akım olarak ortaya çıktı. Zîra, saltanat şûrâsını izleyen günlerde bu düşüncenin tartışılmasına devam edildi ve hükûmetin bu yönde bazı adımlar atması istendi.

    c- Manda Sorunu

    Mondros Mütarekesi’yle birlikte ülkenin bir çıkmaza sürüklenmesi, bazı Türk aydınlarının düşünce dünyasını alt üst etmişti. Bu aydınlar, ülkenin kurtuluşunu savunan müdafaa-ı hukuk ideolojisini, halkın özgürlük ve bağımsızlık duygularını göz ardı ederek İngiliz Muhipleri ve Wilson Prensipleri Cemiyetleri gibi manda ve himayeyi savunan derneklerin çatıları altında toplanmışlardı51.

    Manda52 ve himayeyi büyük bir heyecanla savunanların bir kısmı, ülkenin toprak bütünlüğünün sağlanması, gerekli ekonomik yardımın alınması ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson’un adalet ve sürekli barış üzerine oturttuğu ilkelerden yararlanılması için 4 Aralık 1918’de Wilson Prensipleri Cemiyet’ini kurmuşlardı.www.alasayvan.net Bundan başka kurtuluşu İngiltere’de arayanlar ise, ülkenin toprak bütünlüğünün korunması, hilafet ve saltanatın sürdürülmesi, gerekli yardım ve desteğin alınması için İngiliz Muhipleri Cemiyeti adındaki kuruluşu oluşturmuşlardı53. Aydınlar ve yöneticiler arasında Fransız ve İtalyan mandacılığı da çok tartışılmasına rağmen, bu arayışlar örgütsel bir yapıya kavuşturulamadı54. Bu düşünceleri savunan aydınlar, mandayı sihirli bir değnek gibi görmüşlerdi.

    Gelişmiş bir ülkenin mandasını kabul etme eğilimi, saltanat şûrâsı toplantısını da etkiledi ve bu eğilim yoğun bir şekilde tartışıldı. İstiklâl Gazetesi Başyazarı Rauf Ahmet Bey, manda sisteminin kabul edilmesi gerektiğini etkin şekilde savunanlardan biriydi. Rauf Ahmet Beye göre, devletin dış politikası Wilson ilkelerinin 12. maddesine uygun bir şekilde belirlenmeli ve Türklerin çoğunlukta olduğu coğrafyada millî birliğin sağlanması nihai amaç olmalıydı. Bu amacı gerçekleştirmek için ise manda sistemi yegâne çözümdü. O’na göre manda sistemi şu anlama gelmekteydi: “devletlerin kefâletleri altında müekkil (mandater) olarak bir devletin diğer devletin idaresini ele alması ve yardım etmesidir. Cemiyet-i Akvam tarafından belli prensipler dairesinde tevdiî olunan muvakkat bir vekâletten ibarettir”55. İçinde bulunulan somut koşullar nedeniyle bağımsızlığın sağlanmasının çok güç olduğunu belirten Rauf Ahmet Bey, bu nedenle Cemiyet-i Akvam tüzüğünde belirtilen esaslar dahilinde Amerika’ya başvurulmasını önerdi. Böylece millî birliğin korunması, gereksinim duyulan yardımın alınması ve uluslararası alanda saygınlığın sağlanması “vekalet” yoluyla olanaklı olabilecekti56.

    Rauf Ahmet Beyin bu ısrarcı Amerikan mandacılığı57, yalnızca Yusuf Ziya Bey tarafından eleştirildi: “Bu mecliste o cihet bahis konusu olamaz” diyerek manda düşüncesine karşı olduğunu gösterdi58.

    Hükûmetin politikalarının belirlenmesinde önemli rol oynayan Hürriyet ve İtilâf Partisi’ni temsilen saltanat şûrâsına katılan Sadık Bey59, partinin görüşlerini yazılı olarak sundu. Abidin Bey’in okuduğu bu belgede açıkça, milli ve siyasi varlığın korunması için eski ve tarihi dost bulunan büyük bir devletin “müzaheret ve muhadeneti”nin sağlanmasının uygun olacağı belirtildi60. Öte yandan Vahdet-i Milliye adına konuşan Hamit Bey ise, her ne şekilde olursa olsun Anadolu ve Rumeli’nin parçalanmaması gerektiğini, eğer bu sağlanmazsa “hepsinin muttehid ve bir kitle olarak bir mandater tarafından idaresi(nin) kabil” olabileceğini belirterek, manda sistemini çekiciliğine kapıldığını gösterdi61. Galip Kemalî Bey ise, “iş meydandadır: zaferi kazanmış olan üç büyük devlet, memleketimizi taksim etmek istiyorlar; fakat bunu açıktan söylemeyerek ortaya bir mandat lâkırdısı çıkardılar” diyerek, emperyalizmin manda şeklinde ortaya çıktığına atıfta bulundu. Ne yazık ki bu konuşmacı da, “yalnız başımıza gemimizi bu fırtınalardan kurtaramayız. Bu muhakkaktır. O dost el bize selâmet ve medeniyet yolunu muvakkaten göstersin…” kolaycılığına kapılarak, devlet adı vermeden mandayı bir çözüm yolu olarak gösterdi62

+ Yorum Gönder


saltanat hangi türk devletlerinde vardır,  saltanat hangi devletlerde vardı,  saltanat hangi türk devletlerinde olmuştur,  saltanat hangi türk devletlerinde,  saltanat devletleri,  hangi türk devletlerinde saltanat vardır