+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Türk Tarihi Forumunda Mütareke döneminde İstanbul Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Mütareke döneminde İstanbul








    Mütareke döneminde İstanbul

    m-tareke-d-neminde-stanbul.jpg


    Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Anadolu’nun muhtelif yerleri işgal edilmişti. Bu işgal zincirini devam ettiren gelişmelerin önemli bir adımı da İstanbul’da atılmış, 13 Kasım 1918 tarihinde Dolmabahçe önlerine gelen İtilâf Devletleri’ne ait bir donanma, İstanbul’un fiilen işgal edildiğini âdeta haber veren bir görüntü ortaya çıkarmıştı. İtilâf Devletleri’nin yetkilileri bu fiilî işgali her seferinde reddetmiş olmalarına rağmen, işgalin ortaya çıkarabileceği bütün unsurlar İstanbul’da tam anlamıyla belirmiş ve bu devletler artık bu fiilî işgali resmî bir işgale dönüştürmek için hemen bütün hazırlıklarını da tamamlamışlardı.

    İstanbul’da çeşitli binalara yerleşen İtilâf askerleri; uzun bir bekleyişten sonra Anadolu’da başlayan millî direniş hareketleri ve İstanbul’daki gelişmeleri dikkatle izlemeye ve elde ettikleri bilgileri raporlar halinde ülkelerine bildirmeye başladılar. İtilâf hükümetleri ile İstanbul’daki temsilcilikleri arasında yoğun bir haberleşme trafiği devam etti. ‘

    Bu arada Anadolu’da Erzurum ve Sivas Kongreleri yapılmış, Sivas Kongresi’nden sonra Amasya’da varılan mutabakat nedeni ile, yurtta seçimlerin yapılması ve Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin açılması, bir anlamda Anadolu’daki Kuvâ-yı Millîye hareketinin yönetimi olan Heyet-i Temsiliye ile İstanbul Hükümeti arasında “Amasya Protokolü” ile kararlaştırılmış, yapılan seçimler neticesinde Müdâfaa-i Hukuk düşüncesine mensup bir çok kişi, bu arada Mustafa Kemal Paşa da son Osmanlı Mebuslar Meclisi’ne manevî bağlarla medyun bulunduğu Erzurum’dan milletvekili seçilmiştir.2

    Oluşan yeni Meclis’in İstanbul’da toplanması, Misâk-ı Millî Kararları’nı alıp, kamuoyuna bunları ilân etmesi ve İstanbul’daki Meclis’in Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarını aynen benimsemesi ve nihayet Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile İstanbul Hükümeti arasındaki yakın ilişkiler, İtilâf kuvvetlerini harekete geçirmiş, İstanbul’daki Meclis ile diğer millî kuruluşların dağıtılması yoluna gidilmiştir.3

    Bu arada, İstanbul Hükümeti ile Anadolu arasındaki haberleşmenin kesilmesi için de gerekli müdâhalelerde bulunulmuştur. Bu haberleşmenin kesilmesi sırasında Harbiye Nezâreti Telgrafhânesi’nde görev yapan Mahmud (Ezan) Hoca’nın ele aldığımız bu hatırat metni, Mütareke İstanbulu’nda İtilâf Devletleri temsilcileri ve askerlerinin müdâhalelerini ve İstanbul-Anadolu haberleşmesini aksettirmesi bakımından önemlidir.

    Bu hatırat metni aslen Düzceli olan Kafkasya göçmenlerinden ve kasabanın eşrafından Hacı İshakoğlu Mahmûd (Ezan) Hoca tarafından anlatılmıştır. Mütâreke döneminin olaylarını yaşayan ve bir telgraf memuru olan Mahmûd Ezan’ın bu hatıratında ilgi çekici noktalar bulunmaktadır. Önemine binaen ifadesinde herhangi bir değişiklik yapmadan yorumsuz olarak metni sunuyorum.4

    “Ben seferberlikte İstanbul’da tahsilde iken asker olmuş ve Yıldız Telgraf Depo Taburu’nda güzide telgraf muhaberecisi olarak yetişmiş, mütarekeden sonra Harbiye Nezareti Erkân-ı Harbiye Riyaseti Telgrafhanesi’ne alınmıştım.

    Telgrafhanede; İrfan, Ruhi namında iki askerî muhabereci ile ismini hatırlayamayacağım bir müdür çalışıyordu. İstanbul: İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan işgali altında idi. Bu sırada Anadolu halkına: Padişahın esir olduğu, hilâfetin ve İmparatorluğun tamamiyle çöktüğü, hükümet mefhumunun ortadan kalktığı şayi’aları dolayısiyle bütün maneviyatının düştüğü, halbuki vaziyetin böyle olmadığının Anadolu halkına iblâğı için bir heyeti nasihiye gönderilmesini tasvip ve hey’ete de Mustafa Kemal Paşa’nın riyaset etmesi tespit edilerek vapurla Karadenize çıkmışlardı.

    Uzatmayalım: Teşkilât-ı Millîye’ye başlandı. Sivas’ta Kongre namında bir mevki açıldı. İşte Kongre’nin telgrafhanesi de açıldı. Bu telgrafhane Harbiye Nezareti Erkân-ı Harbiye’si ile gizli münasebette idi. Sivas Kongre Telgrafhanesi ile Harbiye Nezareti arasındaki muhabereyi idare ediyorduk.







  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Bu vaziyet hemen anlaşılarak Harbiye Nezâreti Erkân-ı Harbiyye Riyaseti Telgrafhanesi’ni lağv ettiler. Sivilden askeriyeye alınan arkadaşlar vazife-i asliyyelerine döndüler. Ben de sivil elbise giydirilerek Harbiye Nezareti Mülkiye Telgrafhânesi’ne verildim.

    Gece Kongre Telgrafhanesi’nden mütemadiyen şifreli telgraflar alınır, Beyoğlu’nda bulunan bir Fırka Komutanlığı’na gönderilir, ondan gelen cevabı yine şifre olarak yazardık.

    Mülkiye Telgrafhanesi’ndeki memur ve hatta müdürleri bana çok emniyet bağladılar, gece nöbetlerini bana küçük bir ücretle bırakıp giderlerdi. Ücretle telgraf alır ve çeker, hesaplarını da makbuz dipleri ile verirdim. Ertesi gün mesai zamanında gelirler vaziyeti teslim ederdim.

    Benim vazifem: Ancak gecelere mahsus Anadolu muhaberesi idi. Gündüz boyunca gezerdim.

    Sivas’tan İrtibat Zabiti namı ile bir yüzbaşı gönderildi. Beyoğlu’nda bilmem kaçıncı Fırka Komutanı ile temas eder ve gece yarıları gelerek gazete cesameti kadar şifreler yazdırırdı.

    Hele hiç unutmam bir gece yarısı şifreleri Sivas Kongresi’ne yazdırmak için geldi. Hava yağışlı idi. Sivas’taki telgrafhanede elektrik yoktu. Pil kuvveti ile muhabere ediyorduk. Mesafe uzak, kuvvet gelmiyor. Hava nemli olduğundan telde kontak oluyordu. Hat, nokta belli olmuyordu. Kulakla alındığı için hat, nokta belli olmayınca da anlaşılmıyordu. Yüzbaşı bey de sarhoştu, beni tahkir, tehdit ve bu vazifeye ehil olmadığımı tehkirane kelimelerle söyleyerek çok rencide etmişti. Makinadaki arızanın ne olduğundan bir bilgisi yoktu. Beni çok üzmüştü.

    Teşkilât-ı Milliye muvaffakiyetle ilerliyordu. Kongre, Ankara’ya nakledildi. Yine muhabereye devam ediliyordu. Ankara’dan aldığımız şifrelerin imzası 20’nci Kolordu namını taşıyordu. İsim zikredilmiyordu.

    Harbiye Nezareti’nde Seryaver Salih Bey vardı. Rütbesi Binbaşı idi. Millî hükümetin gizli temsilcisi oluyordu gibi bana geliyor. Çok halim selim bir zattı. Hiç bir acı kelimesini duymadım. İntizar salonunda bir pencere içerisinde kurulmuş muhabere makinası çalışmaktaydı. Salih Bey, icabında beni çağrır Ankara ile muhabere ederdik. Kısa kısa şifreler yazdırırdı. Aldığı kısa kısa şifrelerin cevabını makinanm bulunduğu masada elini siper ederek, bakma diye tercüme eder ve cevaplandırırdı.

    İstanbul’da gerek askerî memurlar ve gerekse sivil memur ve hatta halkın ekserisi millî harekâta can ve gönülden taraftardılar. Fırsat buldukça her tehlikeyi göze alarak yardım ederlerdi. Anadolu’ya cephane, malzeme kaçırırlar ve Hilâfet Hükûmeti’nin her emir ve istekleri nazarı itibare alınmazdı. Düvel-i itilâf kuvvetleri ile işbirliği yapan Padişah Hükümetini bir düşman hükümeti sayarlardı. Bu vaziyeti anlıyan düşman devletleri tamamiyle Anadolu Hükûmeti’nin, İstanbul Hükûmeti’nden tecrit edilmesine karar verdiler.

    Bir gece yalnızdım. Kongre muhabere memuru, zannedersem Hamdi5 idi. Bu gece kat’iyyen makina başından ayrılmayacaksın. Paşa hazretleri makina başındadır, dedi. Her saat başında ne var derdi ve bu gece fevkalâde bir vak’anın zuhurunun beklenmekte olduğunu, çok uyanık bulunmamın emir olduğunu söyledi. Her saatte bir şey duydun mu deniyordu. Sabah vaktine bir-iki saat kala mitralyöz endah sesini duydum ve haber verdim. Acele tahkiki emir edildi. Bir fırka merkezi olan Şehzadebaşı’ndaki Letafet Apartımanı’nı İngilizler bastılar. Nöbetçilerden birkaçının şehit edildiğini öğrendim ve böyle haber verdim. Daima etrafta göz-kulak olmamı tembih ettiler ve artık şafak da söktü.

    Güneş doğma raddesine gelmişti. Harbiye Nezareti’nin yangın kulesinin bulunduğu kapıdan işgal askerleri, mitralyözler, yüklü katırlar ve hasta sedyeleri ile birlikte girip, batı kapısından geçtiler. Meğer bunlar Harbiye Nezareti’nin etrafını kuşatmakta imiş. Bir müddet sonra aynı kapıdan 200 kadar asker geri dönüp doğruca nezaret kapısına varıp durdular. Artık her yer işgal edildiğinden deva’irin teslim edilmesi için tebliğ edilen nöbetçi zabitini dışarı koğdular. Ben görmedim amma, o nöbetçi zabitinin teessüründen kolunun damarını kesmek suretiyle intihara teşebbüs ettiğini ve figânla dışarı çıktığını işittim.

    Bu ameliye sırasında nezaret avlusunun her köşesine makinalı silâhlan hemen kurmuşlar ve her tehlikeye karşı emniyet tedbirlerini almışlardı. Budala herifler bilmiyorlardı, mukavemet edecek bir kuvvet yoktu. Kendileri müthiş bir kuvvetin zuhurundan korkuyorlardı. Bu korku yüzünden Letafet Apartmanı’nda zavallı askerleri şehit etmişlerdi. Bu olaylar mesai zamanının başlama vaktine kadar icra edilmişti. Bu olayları yalnız ben, Ankara’daki merkezdeki vazifeliye iletiyordum ve makine başında Mustafa Kemal Paşa bekliyordu. Telgrafçı Hamit6 idi. İsmini böyle hatırlıyorum. Her gördüğümü yazmamı, son deme kadar makina başında durmamın emir edildiğini söyledi.

    Daireye gelen memurlar bana muhabereyi bırak, senin yüzünden biz de mafv olacağız dedilerse de ben askerim, vazifemi son dakikaya kadar ifa etmeğe mecburum diye görmekte olduğum manzarayı Ankara’ya bildirdim. Benden başka kimse kalmadı, hepsi dışarıya kaçtılar. Bir müddet sonra telgrafhaneyi bastılar. ARTIK SES KES, BASILDIK dedim ve son sözüm bu oldu. Beni dipçik darbeleri ile odacının küçük odasına hapsettiler. Bu askerler Mecûsi Hint askerleri idi. Üç gün böylece hapis tutuldum, sonra telgrafhane dahilinde sorguya çekildim. İskoçyalı general olduğunu anladığım biri zayıf Türkçe ile telgraf santralına celple: bu hat nereye gider diye işaret ettiler. Bâb-ı Âli’ye, bu da (okunamadı), Bu da Aksaray’a, bu da Telgraf Nezareti’ne dedim, zaten o kadar yol vardı. Hani ya Ankara’ya giden hat diye tazyik etti ise de, bu şehir dahilî telgrafnamesi olup şehir harici ile muhabere yapılmadığını söyledim. Benden başka bir Türk yoktu, yapayalnızdım. (Beyoğlu’ndaki santralden yol alınarak Ankara ile telgraf muhaberesinin yapıldığını kendileri şifahen söyledi.)

    Bunlar bir heyetti, İngilizce epey konuştular, bir manga Mecûsi Hint askerî telgrafhanede bıraktılar, çavuşlarına benim için makinaya yaklaştırılmamamı emir ederek gittiler.

    Bu tam bir işgaldi, bütün dâire-i askeriyye ve hatta Telgraf Nezareti’ne el koymuşlardı. Bundan sonra Anadolu ile muhabere tamamiyle kesilmişti. Artık Anadolu Hükûmeti’ne yardım etmek imkânları zayıflamış ve fiilen Millî Mücadele Harekâtı’na iştirak etmek devrinin açılmış olduğundan za- bitan ve memurların işe yarayacak olanları Anadolu’ya geçmişlerdi. Harbiye Nezâreti’nde Hilâfet Hükûmeti’ne sadıkane hizmet eder görünen, hakikatte Anadolu Hükûmeti’nin her isteği için çalışan ve bizimle daima alâkadar olan Seryaver Salih Bey de ertesi günden itibaren görünmez oldu. Sonra Tokat meb’usu olarak Millet Meclisi’nde hizmet görmekte olduğunu gazetelerde falan gördüm. Bu mübarek adamın bir daha namını ve şanını görmedim. Nerede ise Allah selâmet versin.

    Daire Müdürü Ziya Bey de vardı, onlar kimbilir ne oldular. Siz diyorsunuz ki, Harbiye Nezareti Telgrafçısı İsmail Hakkı mı bilmem birisinin gösterdiği fedakârlığın namı resmî evraklara geçmiş, millî kahraman gösterildiğini söylemiştiniz. Hayret ediyorum, İstanbul’un ilk işgalinden son işgaline kadar Harbiye Nezâreti’nde bulundum. Erkân-ı Harbiye Telgrafhanesi vardı, lağvettiler. Mülkiye Telgrafhanesi vardı, onu da lağvettiler ve Maliye Telgrafhanesi’ne devrettiler. Bizi de belki lüzumu olur diye oraya verdiler ve orada üç ay kalmıştım, sonra kıt’ama verildim. Hakikat böyle iken, ne tahriflere uğratıldığını duyup da müteessir olmamak mümkün değildir.




+ Yorum Gönder