+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Türk Tarihi Forumunda Fatihain gayri müslümlere verdiği haklar nelerdir Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Fatihain gayri müslümlere verdiği haklar nelerdir








    Fatihain gayri müslümlere verdiği haklar nelerdir

    Fatih'in gayrimüslimlere verdiği haklar nelerdir.jpg
    Türk kültüründe hoşgörü ve insan sevgisinin çok önemli bir yeri olduğu herkesin malûmudur. Ben burada uzun uzun Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Mevlâna, Hacı Bektaş vb. Türk düşünürlerinin bu konudaki görüşlerini aktaracak değilim. Yine Yahudi, Rum, Ermeni, Süryani ve diğer gayri müslimlere Selçuklular’dan beri gösterilen hoşgörü ve Fatih’in verdiği haklardan da bahsetmeyeceğim. Bu konularda geniş bilgi sahibi olmak isteyenler Atatürk Kültür Merkezi yayım olan Erdem Dergisi’nin Türklerde Hoşgörü I, II, III özel sayılarına müracaat edebilirler1.

    Burada Birinci Dünya Savaşı dönemindeki bazı belgelere değinilecektir. Ancak öncelikle Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki Türkiye’nin şartlarını bir-iki cümle ile hatırlatmak istiyorum. Pek çok cephede birden savaşıldığından ülkede ekonomik sıkıntılar had safhaya ulaşmış olup, insanlar savaşın getirdiği ağır yükümlülüklerin altında ezilmekte idiler. Adeta ülkede açlık ve sefalet hâkimdi. Nitekim Halkın çektiği bu sıkıntıları tasvir eden hatıra türü pek çok esere tesadüf etmek mümkündür.

    Çekilen sıkıntılardan bir tanesi ulaşım alt yapısı ve vasıtaların kifayetsizliği idi. Ülkenin büyük çoğunluğunda yeterli kara ve demir yolları mevcut değildi. Nehir nakliyatı ise gemilerle değil çoğunlukla kelekler** vasıtasıyla yapılmaktaydı. Türk kuvvetleri daha hiç savaşa girmeden nakliye sırasında % 10 oranını aşan kayıplar veriyorlardı. Zira çoğu zaman büyük askeri birlikleri keçi yollarında ve patika yollarda uzun süre yaya olarak yürütmek zorunluluğu ortaya çıkıyordu. Bu yüzden ayakkabıları yırtılıyor, yürüyüşe yalın ayak devam etmek mecburiyetinde kalıyorlardı. Böylece olunca askerlerin ayakları yarılıp parçalanıyor, yani ayak vurgunu zayiat meydana geliyordu.

    Yine aşırı sıcaklarda askeri koruyamamaktan kaynaklanan güneş çarpması olaylarına da sıkça rastlanıyor ve buna güneş vurgunu olarak ifade ediliyordu. Bütün bunlara rağmen ayakta kalabilenler de iaşesizlikten bitkin ve yorgun bir vaziyette cepheye ulaşabiliyorlardı. îaşe, donanım ve mühimmat yetersizliği Türk Ordusu’nda daima kendisini hissettirdi. Sarıkamış’ta iyi donatılamamaktan dolayı onbinlerce askerin donarak ölümü Türk tarihi ile birazcık ilgilenen herkesin malûmudur.

    îaşe yetersizliği noktasında bir örnek olmak üzere İran’a giren XIII. Türk Kolordusu Kumandanı Ali İhsan Paşa’nın VI. Ordu Kumandanlığına gönderdiği 16 Temmuz 1916 tarihli telgrafındaki şu cümlelere dikkati çekmek istiyorum:

    “Bugün kıtaatım açtır. Müteahhitlere, Braun*** para vermediğinden, bugün erzakı kestiler Bağdat’tan ne ayakkabı, çamaşır ve elbise, ne de ilaç gelmedi. Henüz ne geride ne Kirmanşah’da menzil namına hiçbir şey teşkil edilmedi. Hastahanelerden hiçbir haber yok Bu kadar nevâkıs ile ayakları ve sırtı üçte birisinden çıplak olan efrad ile bir kısım nalsız hayvanat ile ilaçsız sıhhiye bölükleri ile hiçbir harekete imkân olmadığını ve onbeş gündür efrada hiçbir şey vermediğimden yanlarına gitmeye yüzüm kalmamış olduğunu arzeylerim.”2

    Müslümanlarla İlgili Belgeler

    Böyle bir dönemde İran’a bir sıhhiye heyetinin gönderilmesinin düşünülmesi önemlidir. Çünkü bu dönemde Osmanlı Devleti’nde sıhhiye hizmetleri son derece yetersiz idi. Çoğu ilçede tek bir doktor bile yoktu. Osmanlı Ordusu’nda diplomasız cerrah ve eczacılardan istifade ediliyor, tıbbiye öğrencileri doktor olarak görev yapıyordu.

    18 Kasım 1917 tarihi itibari ile, İran’a gönderilmesi kararlaştırılan sıhhiye heyetinde yer alacak kişiler şu şekilde tespit edilmiştir.

    1. Doktor Reşat Bey (Başkan): Tıp Fakültesi, Dahiliye Müdürü, Cildiye ve Zührevi Hastalıklar Mütehassısı.

    2. Doktor Bahaeddin Şevket Bey

    3. Doktor Faik Bey

    4. Doktor Haydar Bey

    5. Eczacı Nazareddin Bey

    Osmanlı Sıhhiye Heyeti’nin pek çok tıbbî âlat, edevat ve ilaç ile birlikte -ki bu malzemeler 12 varaklık bir liste halinde ATAŞE Arşivi belgeleri arasında yer almaktadır- İran’a gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Bu heyetin Tahran’da açılacak olan Tıp Fakültesi’nin nüvesini teşkil etmesi de düşünülmüştür3.

    Öte yandan Osmanlı Devleti savaş yıllarında da göçmenlere kucak açan bir ülke özelliğini korumuştur. Bu dönemde Rus baskısından kaçarak İran’ın Hoy Kasabası’ndan Türkiye’ye sığınan muhacirlere yiyecek ve kalacak yer temin edilmiş, hatta bunların zirat yapabilmeleri için arazi tahsis edilmesi yoluna dahi gidilmiştir4. Yine Rus taarruzuna maruz kalan Kafkas kökenli toplulukların Osmanlı Devleti tarafından bu dönemde de kabul edilerek iaşe ve iskan edildiklerine dair elimizde belgeler mevcuttur5. Bu meyanda Osmanlı Devleti’nden sığınma hakkı elde eden topluluklar arasında Gürcü Komitesi mensupları da vardır.

    Gayrimüslimlerle İlgili Belgeler

    Daha önceki dönemlerde olduğu gibi Türk milletinin hoşgörü ve insanseverlik hasletinin sadece müslüman toplulukları kapsamadığı, gayri müslimlerin de kucaklandığını görmekteyiz****.

    Örneğin 1915 yılı Mart’ında Türk kuvvetleri Ruslar’ı iran’ın Rumiye kasabasından atarak bölgeye hâkim olunca yerli müslüman halk müslüman bir gücün hâkimiyetinden destek alarak Hıristiyan mahallelerine ve köylerine saldırmış, Vezirâbad ve Kültepe’de bulunan Luterin kiliselerini tahrib etmişti. Saldırılardan kurtulmaya çalışan Hıristiyanlar, Amerikan misyonerleri nezdine sığınmaya başlamıştı.

    Bunun üzerine Amerikan Sefareti Osmanlı elçiliği ile irtibata geçerek vehâmetin boyutlarını ilgililere aktardı. Durumdan haberdar olan Osmanlı Başkumandanlığının tepkisi ise çok sert oldu. 22 Mart 1915 tarihli telgrafla sivil ve askerî ilgilileri uyaran Başkumandan Vekili Enver Paşa fiilen Osmanlı işgali altında bulunan yerlerde bu gibi olumsuzluklara meydan verilmemesini, islâm dininin de buna müsaade etmediğini, faillerinin bulunarak şiddetle cezalandırılmasını ve ahalinin hiçbir suretle rencide edilmemesini istemiştir6. Belgelerden hadisenin bundan sonraki seyrini takib etmek imkanı bulunamamış ise de Hristiyan halkın Türk askerleri tarafından korunduğu hatta protestan kiliselerinin güvenliği için nöbetçiler tayin edildiğine şüphe yoktur.

    Yine belgelerde başlangıçtan beri Osmanlı Devleti’nin Ermeni halka yaklaşımının son derece insancıl olduğu açıkça görülmektedir. Teşkilât-ı Mahsusa Başkanı Süleyman Askerî Bey’in personeline hitaben gönderdiği 20 Ekim 1914 tarihini taşıyan bir telgrafında Tiflis Ermenileri’nin Osmanlı Devleti aleyhindeki faaliyetlerinin önüne geçilerek bîtaraflıklarının temini ile “mecburiyet-i kat’iyye olmadan inkisar-ı kalblerine meydan verilmemesi” emri verilmiştir7.

    Ermeniler’le ilgili bir diğer belge de Tiflis’de Ermeniler tarafından katledilen IV. Ordu Kumandanı Cemâl Paşa’ya aittir. Cemâl Paşa Mardin civarındaki Telarman ve Miran gibi bazı köylerde yerli müslüman halk tarafından Ermeniler üzerine yapılan saldırılara karşı yetkilileri uyarmakta ve şunları yazmaktadır:

    “Gerek o havali Ermeni köylerinin gerek mevki-i cedideye nakl ve iskân olunan Ermeniler’in muhafaza-i hayat ve malı bizin için vecibe-i namustur. Bunun için o havalideki jandarma kuvvet ve teşkilâtının ke-miyyeten ve keyfiyeten muhafaza-i emniyete tamamını muktedir olacak bir dereceye iblâğından başka çare görmüyorum. Hatta bir yerde bir isyan vukuundan dolayı bilmecbûriye bazı şakiler itlaf edilseler bile meydanda bırakıb defnetmemek hissiyât-ı insaniyetkârâneye münafidir.”8

    Başkumandan Vekili Enver Paşa da, Cemâl Paşa’dan aldığı bilgiler çerçevesinde benzer ifadelerle bölgedeki birlik kumandanlarını uyarmış ve olayda dahli olanların süratle cezalandırılmasını istemiştir9.

    Bir diğer belgemiz de Çanakkale Cephesi ile ilgilidir. Bilindiği üzere Çanakkale Cephesi Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli cephelerindendir. Bu savaşlarda her iki tarafın da kayıpları yüzbinleri bulmuştur. Türk ülkesine saldıran düşman askerlerine Gazi Mustafa Kemâl Paşa’nın 1934 tarihli hitabı herkesçe malûmdur. Avusturalya’da Queenslan Eyaleti’nin merkezi Brinsbane’de yaptırılan Gelibolu Anıt Çeşmesi üzerindeki pirinç levhada da yazılı olan hitabında Mustafa Kemâl şunları söylüyordu:

    “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağırımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır10.”







  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Gazi Mustafa Kemâl Paşa’nın bu sözleri söylemesinden 18 yıl evvel hâlâ savaşın sıcak çatışmalarının devam ettiği bir dönemde Türk Genelkurmayı’nda cereyan eden yazışmalar, tüm insanlığa ders verecek niteliktedir. Bu belgelerde, Çanakkale kara savaşları sona ermesine rağmen zaman zaman düşman savaş gemilerinin taciz niteliğindeki bombardımanlarına hedef olan mezarlıklar konu edilmektedir.

    Olayın başlangıcı 1916 yılı başlarında batı basınında sıkça işlenen Çanakkale’deki İngiliz ve Fransız mezarlarının korunmadığı ve hatta tahrib edildiği yolundaki haberlere dayanır11. Bu haberler, sonunda, İngiliz ve Fransız yetkililerini harekete geçirerek, İstanbul Amerikan Sefareti vasıtasıyla Türk Dışişleri’ni uyarmalarına sebep oldu12.

    Oysa Türk Dışişlerine böyle bir talep gelmeden önce V. Ordu Kumandanlığı 25 Aralık 1915 tarihli bir emriyle Şimal ve Anafartalar Grubu Kumandanlığından Anafartalar ve Arıburnu Mıntıkası’nda bulunan düşman mezarlıklarının dikenli teller ve parmaklıklar içerisine aldırılmasını ve meydandaki düşman cesedlerinin de en kısa zamanda defnedilmesini istemiştir13. Çanakkale Grubu Kumandanlığı bu emir üzerine derhal gereğini yapmış ve meydandaki cesedleri defnetmiş, mezarlıkların etrafını da dikenli teller ile çevermiştir14.

    Amerikan Sefareti’nin Osmanlı Hariciye Nezareti’ne ulaşan başvurusu üzerine V. Ordu, Çanakkale Grubu Kumandanlığını yeniden uyarmış ve mezarlıkların sürekli olarak muhafazasına özen gösterilmesini istemiştir. Osmanlı Genel Kumayı’nca Amerikan Sefareti’ne verilen cevapta, sahillere kadar müdafaa tertibatını genişletmek gerektiğinden dolayı müdafaa hattında bulunan mezarların Hristiyan mezarı değil Müslüman mezarı dahi olsa askerin sıhhati ve savunma kabiliyetine engel olmaması için gerilere nakl ve defnolunmasınm kararlaştırılmış olduğu bildirildi. Bu yüzden bir kısım Hristiyan mezarlarının nakil sırasında cüzî olarak zarar görmüş olabileceği kabul edildi. Fakat Hristiyan mezarlarındaki asıl tahribatın düşman bombardımanları neticesinde ortaya çıktığı belirtildi.

    Aslında Osmanlı Genelkurmayı İngiliz’lerin mezarlıkların korunmasını ve buralarda abide ve binalar inşaasını bahane ederek Türk Sahil Savunması ile ilgili gizli bilgiler elde edileceği endişesini taşıyordu15. Bu yüzden Enver Paşa tarafından Cevat Paşa’ya şifahen söylenen birkaç mezar hariç diğerlerinin iç kısımlara nakli kararlaştırıldı16. Sahilde bırakılan birkaç mezar ise muhafazaya alınarak fotoğraflarının çekilip Amerikan Sefareti’ne teslim edilmesi emri verildi17.

    İngiliz mezarları ile ilgili şikâyetler Haziran ayı içerisinde de devam etti. İngiliz Binbaşısı Frankland’ın kabrinin açılmış olduğu ve naaşının beline kadar toprağın dışında bulunduğu, mezarların köpekler tarafından açıldığı, dışarıda kemik parçalarının dahi görüldüğü iddiaları ortaya atıldı18. Bu iddialar üzerine derhal Başkumandanlık Vekâleti Çanakkale Grubu Kumandanlığı ile irtibata geçti19. Grup Kumandanlığı 132. Alay Kumandanlığını iddiaların tahkiki ile görevlendirdi. 132. Alay Kumandanlığı yaptırdığı incelemeler neticesinde sözkonusu iddiaların doğru olmadığı, Türk yetkililerinin Bnb. Frankland’ın kabri de dahil olmak üzere bozulmuş olarak gördükleri bütün kabirleri derhal tamir ettirmiş oldukları sonucuna vardı. 132. Alay Kumandanlığının raporunda ayrıca mezarlara zarar vereceği düşünülen köpeklerin itlaf edilmiş olduğu Seddülbahir civarındaki sırtlarda açılmış ve bozulmuş kabirler görülmediği, Şehidlersırtı ve Kerevızdere menbası civarında yağmurdan açılmış mezarlar ile siperler arasında gizlenmiş ve görülememiş olan cesedlerin askerler ve sıhiye bölüğü tarafından defnedilmiş olduğu, bombardımandan, fırtınadan hüviyet levhaları düşmüş olan kabirlerin devriyelere tamir ettirildiği, kabristana tecavüz edenleri yakalamak ve tevkif etmek üzere hususî devriyeler oluşturulduğu ve bunlara gerekli talimatın verilmiş olduğunu da belirtiyodu20. 22 Ekim 1917 tarihli Başkumandan vekili adına Erkân-ı Harbiye Reisi Ferik Bronzart Paşa imzalı bir belgede de zarar gören ve kaybolan bir kısım düşman mezarları hakkında yapılması gereken muamelelere değinilmiştir21.

    Türk yetkilileri Çanakkale ve Gelibolu havalisindeki düşman askerî mezarlıklarını ziyaret edilebilir bir hale getirerek düzenlemişler ve ıslah etmişlerdir. Gerçi o günlerin psikolojik şartlarında görkemli mermer haçlar ve sütunlar dikilmesine müsaade edilmemişse de, istenildiğinde mezarların ülkelerine nakline veya fotoğraflarının alınmasına izin verilmiştir22.

    Müşahhas örnekler olmak üzere birkaç mezar hakkındaki muameleyi zikretmekle iktifa edeceğiz:

    11 Ocak 1916 tarihinde maktul düşen ve 2 Ocak’ta Seddülbahir’e defnedilen Fransuva Deni’nin cesedinin kalıntılarının bulunarak bir sandukaya konulması ve ülkesine gönderilmesi emri verilmiştir.

    22 Ocak 1915 tarihinde maktul düşen Afrika Zahaf 2. Marn Alayı’ndan Yüzbaşı Revertegan, Morto Limanı yakınında 4. Fırka mezarlığında medfun bulunan Mülâzım Redernegan; 30 Mayıs 1915 tarihinde maktul düşen Lankaşayer Alayı’na mensup F. Döksburg, Seddülbahir’de Fransız mezarlığında medfun Kumandan Dukas ile diğer bazı askerlerin mezarlarının araştırılarak tespiti ve fotoğraflarının ilgili ülkelere gönderilmesi emredilmiştir23.

    Sonuç

    Burada bahsedilen belgeler sadece denizde damla mesabesindedir. Yerli ve yabancı arşivlerde bunlar gibi daha birçok belgenin bulunduğu muhakkaktır. Bu tür belgeleri tespit ettikçe, bundan sonra da tanıtmaya ve değerlendirmeye devam edeceğiz. Böylece Türk Milleti’nin insana ve insan haklarına verdiği değer ve önem belgelerle bir kere daha açık bir şekilde yeniden ortaya konulmuş olacaktır.

    Diğer taraftan Türk Milleti ve insan hakları söz konusu edildiğinde milletinin bütün özelliklerini en iyi şekilde şahsında temsil eden Atatürk’ün görüşlerine yer vermeden geçmeyi de doğru bulmuyoruz. O’na göre savaş zorunlu ve hayatî olmalıdır. Öldüreceğiz diyenlere karşı ölmeyeceğiz diye savaşılabilir. Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir24. Atatürk 1923 yılında yaptığı bir başka konuşmasında da insana ve insan haklarına verdiği değeri ve barışçılık idealini şu veciz sözlerle ifade etmiştir:

    “insanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak, insanî olmayan ve son derece üzücü olan bir sistemdir, insanları mutlu edecek tek vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan hareket ve enerjidir. Dünya barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve başarılı olmasıyla mümkün olacaktır25.




+ Yorum Gönder


osmanlıda gayri müslimler,  osmanlıda gayrimüslimler