+ Yorum Gönder
Türk Tarihi ve Türklerde yaşam Forumunda Konstantiniyye'nin (İstanbul'un) beş yüz yıllık tarihi Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Asel
    Bayan Üye

    Konstantiniyye'nin (İstanbul'un) beş yüz yıllık tarihi








    Konstantiniyye'nin (İstanbul'un) beş yüz yıllık tarihi


    Konstantiniyye'nin (İstanbul'un) beş yüz yıllık tarihi.jpg


    Türk edebiyatı üstüne Batılı yazarların yaptıkları çalışmalar her zaman eksiktir. Kimi romancılarımızın Batı'da buradakinden daha iyi anlaşıldıkları biçimindeki sözlerini yalnızca serzeniş olarak anlamak gerekir ki, söylediklerini doğrulayan örnekler neredeyse yoktur. İşin içinde yaratıcılık, yazınsal dil içinde oluşan bir süreç, soyutlamalar ve düşlerle birlikte tamamlanan bir yazı varsa, onu içinde yaşamadan tam anlayıp çözümlemek olanaksızdır.
    Batı'da bizi bizden daha iyi anlatanlar var elbette, ama edebiyat gibi dolayımlı dil ve anlamın içinde değil de, dolaysız bilginin alanlarında. Tarih sözgelimi, başta geleni.
    Bizde Osmanlı tarihi üstüne yapılan çalışmaların Batı'da yapılanlardan az oluşunu aslında inanılması, kabul edilmesi güç bir karadelik saymamız gerekir, ama bu halimizi doğallaştırmışız. Yazılı kaynaklardan, devlete ya da özel kişi ve kurumlara ait arşivlerden, ama aynı zamanda bunların yurtdışındaki pek çok ülkede bulunan türevlerinden yararlanmadan tarih yazılamayacağına göre, yurtdışında yazılanların bizim tarihçilerimizin yazdıklarından, en azından nicelik olarak daha çok oluşu açıklanabilir.
    Philip Mansel'in Konstantiniyye'si, hem taşıdığı bilginin güvenilirliği, hem de bilgiyi herkesin kolayca okuyacağı biçimde aktaran anlatım biçimiyle öne çıkan kitaplardan. Philip Mansel bir saray ve hanedan tarihçisi. Üstelik bulunduğu yerden bütüncül bir Doğu görmesine karşın, dışarlıklı tutumdan kendini arındırarak yazmayı başarmış; Konstantiniyye 'yi oryantalizme düşmemeye çalışan bir yazarın kitabı olmaktan çok, oryantalizmle ilgisi bulunmayan, nesnel bir tarihçinin kitabı olarak yazmış. Duyguları da düşünceleriyle aynı salınımda. Belki bir Batılının -buralı olmadığı için- Doğu'ya Doğu olduğunu düşünmeden yaklaşması olanaksızdır ve Mansel de Osmanlı Konstantiniyyesi'ni anlatırken Doğu'yu anlattığı duygusundan büsbütün arınamamıştır. Gene de onun duyduğu yakınlık, Batı'nın büyük şehirlerinin tarihine duyduğu yakınlıktan belli ki az değildir.
    İlginç olan şu ki -Konstantiniyye'ye yazdığı "Önsöz"de bunu Mete Tunçay da belirtiyor-, İstanbul'da Osmanlı mozaiği özellikle 20. yüzyılda bozulmuş, gene bu yüzyılın sonlarında İstanbul'un şehir mozaiği de geri dönülmez biçimde değişmiş. Mansel'in kitabına koyduğu alt başlık: Dünyanın Arzuladığı Şehir 1453-1924. Bu epeyce hacimli ve yaşanan büyük değişimi bir kitabın sınırları içinde olabilen en parlak biçimde anlatan kitabın başlangıç tümcesi de: "Sultan, 29 Mayıs 1453 günü öğleden sonra, ne zamandır arzu edilen şehre girdi."
    Doğu Roma'nın yeni imparatoru
    Sonra Doğu Roma'nın kutsal şehrini fetheden II. Mehmed'in serüvenini anlatır Mansel. Onun bütün yazdıklarında, Fatih Sultan Mehmed'in, elbette bir Osmanlı İmparatoru oluşu yanında, ikinci bir kimliği de oluştuğunu, ister istemez Konstantiniyye'nin imparatoru olduğu da anlatılır ki, onu bu özelliğiyle öteki bütün Osmanlı imparatorlarından ayırmak gerekir. Bütün dünyanın başkenti gibi görülen ve dünyanın en zengin şehri olarak dile düşmüş bu olağanüstü şehri fethetmiş ve Doğu Roma'nın da imparatoru gibi bütün dünyaca görülmüş olması, Sultan'ı apayrı bir Osmanlı olarak anlamayı gerektirmiştir. Biz de en çok bu sultanımıza hayran değil miyiz?
    Osmanlı mozaiğini neden sonra bozan etken İstanbul'un Türkleştirilmesi olmuştu; oysa o zamana dek bin bir çeşit kimliği bir arada yaşatmaya çalışan çokuluslu İstanbul, II. Mehmed'in kimliğini ancak bir "Dünya İmparatoru" olarak taçlandırdığında rahatlayan bir dünya şehriydi. Fatih, İslam'ın dışında kalanlara, Batı'nın hiçbir hükümdarının azınlıklara göstermediği hoşgörüyü, hem de beklenmedik ölçüde göstermişse, bu da onun ilk İstanbul hükümdarı oluşundandır. Mansel de pek çokları gibi, "Fatih çağının en açık görüşlü hükümdarıydı," diyor. Şu bilgi de şimdi şaşırtıcı sayılır: "Konstantiniyye'nin fethinden sonra Osmanlı mülkü içinde İslam dinine geçiş oranı düşmüştü."
    II. Mehmed'in engin hoşgörüsü yanında bir dünya imparatoru olarak atılacak adımları ilkin kendisinin atması gerektiğine inancı ve herhalde aşırı özgüveni, onu Rumlara, Ermenilere yaklaştırmışken Hristiyanlığa da kutsal bir din olarak büyük saygı duymasına yol açmıştı; bu düzeyde hoşgörü elbette sonraki Osmanlı hükümdarlarınca gösterilmeyecekti.
    Konstantiniyye kitabında ilgimi en çok Fatih'in anlatıldığı bölümler çekti elbette, ama Fatih'in dünyanın gördüğü en sıra dışı hükümdarlardan olduğuna da hiç kuşku yok. Bu büyük Osmanlı sultanını tanımlayacak tek sözcüklük bir nitem aransa, o da sanırım merak olur. Kuran'ı ve İncil'i, Doğu'nun ve Batı'nın şairlerini bir arada okuyan; bütün kültürlere saygı duyan; birkaç dili konuşup dili bir yaşantı gibi alan Fatih, kendi döneminde Konstantiniyye'nin gitgide zenginleşmesinde de pay sahibiydi. Gene de o gün başlayan zenginleşme Osmanlı'nın Batı'daki gibi bir devlet örgütlenmesi ve anlayışına sahip olamaması yüzünden zamanla ve adım adım çöküntüye uğradı.
    Zenginlik ve savurganlık
    Mansel, 17. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde Konstantiniyye'de 485 cami ve 4492 mescit bulunduğunu yazıyor. "Konstantiniyye dünyanın en Müslüman şehri değildi, ama başka hiçbir şehrin ondan daha çok camisi yoktu. Osmanlı İmparatorluğu'nun servetinin nereye gittiği çok sık sorulur. Cevaplardan biri, cami yapımlarıdır."
    Camiler İmparatorluğun dünyaya karşı duruşunu ve zenginliğini simgelemeyi amaçlayacak görkemde yapılıyordu, ama yıllarca süren yapımlara da muazzam paralar harcanıyordu. Hazinenin bu yola akıttığı para öylesine büyüktü ki, 18. yüzyıla kadar hükümet gelirlerinin yüzde 10-17'si hac faaliyetine harcanıyordu ve bu tutar sarayın yönetim giderlerinden çoktu. Sonra İmparatorluğun simgelerinden, Topkapı Sarayı'nı yaptırdı Fatih. Şu da Batılıların ve Mansel'in ilgisini çekmiştir ki, devleti sarayları, camileri ve törenleriyle görkem ve gösteriş içinde vareden Konstantiniyye'nin sultanları, alçakgönüllü bir günlük hayat sürmeye çalışırdı.
    Ne ki, eğitim, kültür ve okuma bu zenginliğe koşut değildi. 15. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa'nın çehresini değiştiren matbaa, 1515 yılında I. Selim tarafından yayımlanan bir fermanla idam cezasının kapsamına girdi. Güzel yazı (hat) sanatı çok gelişmişti, ama böylece yazılanlar da yalnızca estetik kaygılarla sınırlı, yönetimi tedirgin etmeyecek şeylerle sınırlanıyordu. Bu yüzden Müslümanların uzak durduğu matbaaya ve kitaba gayri Müslimler ilgi gösterdi. Osmanlı İmparatorluğu'nda basılan ilk kitap da Dört Sütun adlı, İbranice bir Yahudi kanunnamesiydi. Sonra Yenikapı'da ilk Ermeni matbaası kuruldu.
    Müslümanlarla gayrimüslimlerin birbirlerinden farklı hakları kullanabilmelerinin nesnel temeli elbette nüfus yapısıydı. Bazı alanlardaki beklenmedik serbestliğin başlıca nedeniydi bu. Öyle ki, Osmanlı tarihinin büyük bölümü boyunca Konstantiniyye'nin nüfusunun yaklaşık yüzde 58'i Müslümanken, yüzde 42'si Hıristiyan ve Musevi olarak kalmıştı. Şimdi olur olmaz konuşanlar bunları gözardı mı eder, yoksa bilmez mi? Nedenleri ne olursa olsun, bu dengenin şehir hayatına yaptığı kültür katkısı muazzamdı. Tersini, nüfusun ezici çoğunluğunun Müslüman olduğu bu şehrin tarihinin nasıl yazılacağını düşünmek bile ürkütücü olabilir.
    19. yüzyılın sonuna dek bütün büyüklüğünü ve görkemini milliyetçilikten uzak durmasına borçlu olan Konstantiniyye, neden sonra Batı'dan alınan düşüncelerin etkisiyle göz kamaştırıcı yayılmacı yanılsamaların üretilmesi ve Balkanlardaki milliyetçi ve bağımsızlıkçı hareketlerin tetiklemesi yüzünden Türklük şuuru ve Türkçülüğün keşfedilmesiyle başkalaşmaya başladı. 1900'lerin ertesinde İttihat ve Terakki'nin yarattığı siyasal ortam her türlü milliyetçiliğin gelişmesi için uygun koşullar yarattı. Türk milliyetçiliği de bu arada çekici bir siyasal akıma dönüştü. Ondan sonra şehir kendi kargaşasına yenilmeye başladı, ama bu kaçınılmaz kargaşadan yeni bir dünya doğacağı da kuşkusuzdu.
    Dünyanın başkenti: o zamanlarda hâlâ şehrin sahibi gibi yaşayan Rumlar; Ortodoks, Katolik ya da ikisinden de ayrılığını koruyan Ermeniler; Fatih'in hayran olduğu ve 1880'lerde bütün şehrin nüfusunun dörtte birinin yaşadığı Galata ve Frenkleri; pogrom, getto ya da engizisyonu aklına bile getirmesine gerek olmadan zenginliklerini artıran Yahudiler; işlemeli ceketleriyle dolaşan Kürtler; çelebiyeli ve kefiyeli Araplar; başlıkları, beli sıkı siyah entarileriyle Çerkezler; turuncu kuşaklarının altında belli ettikleri tabancalarıyla Arnavutlar; sivri burun pabuçlarıyla Lazlar; "on bin milletin köprüsü" Galata: yeryüzünün bütün insanlarının cenneti: Konstantiniyye







  2. Acil

    Konstantiniyye'nin (İstanbul'un) beş yüz yıllık tarihi isimli yazıya yorum yazın.





  3. Sponsor Bağlantılar
+ Yorum Gönder