+ Yorum Gönder
Türk Tarihi ve Türklerde yaşam Forumunda Misaki milli sınırları nerelerdir Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Asel
    Bayan Üye

    Misaki milli sınırları nerelerdir








    Misaki milli sınırları nerelerdir

    Misaki milli sınırları




    Mısaki Milli sınırlarımız dışında kalan yerler;

    Musul Kerkük: Şeyh Sait isyanı yüzünden buradan vazgeçilmiştir. İngiltereden petrol gelirlerinin yüzde onu kerşılığı anlaşılmıştır bu para nakit olarak alınmıştır.
    Batı Trakya ve Selanik
    Batum: Gürcistanla yaılan anlaşma sonrası buradan vazgeçilmiştir.
    Adalar

    Ancak Atatürk daha sonraki yıllarda Batum dışındaki bu yerleri topraklara katacağını söylemiş ancak ömrü yetmemiştir.

    Misâk-ı Millî'de tespit edilen ilkeler yalnız millî mücadele yıllarında değil, ondan sonraki dönemlerde de Türk dış politikasının temelini teşkil etmiştir. Bu sebeple Atatürk, Misâk-i Millî'yi "milletin emelleri ve maksatlarının kısa bir programı" [8] olarak tarif etmiştir. Söz konusu özelliklerinden dolayı Misâk-ı Millî üzerinde, kabulünden günümüze kadar, çeşitli tartışmalar yapılmıştır. Bunlar arasında en çok tartışılan konu ise sınırlar meselesidir. Bu yüzden, Misâk-ı Millî sınırlarımızın nerelerden geçtiğini belirtebilmek, Atatürk dönemindeki Türk dış politikasının millî hedeflerinin neler olduğunu anlayabilmek ve konuyla ilgili gerçekleri görebilmek için, Atatürk'ün düşünce, ifade ve icraatlarından örnekler vermek ve 1920'lere ait belgeleri değerlendirmek mecburiyetindeyiz.

    Mustafa Kemal Paşa, 28 Aralık 1919 tarihinde, Ankara'da, kentin ileri gelenlerine verdiği konferansta, Wilson prensiplerindeki hükümlere, Osmanlı Devleti'nin durumuna ve İtilâf Devletleri'nin memleketimizi haksız yere işgal etmelerine değinmiştir. Devamında Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihinde, Türk kuvvetlerinin hakimiyetinde bulunan yerlerin millî sınırlarımızın dahilinde olduğunu ifade etmiştir. Bu arada Erzurum ve Sivas kongrelerinde belirlenen yeni Türkiye'nin güney, güneydoğu sınırlarından ayrıntılı bir şekilde bahsetmiştir:

    "Mütareke akdolunduğu gün ordularımız fiilen bu hatta hakim bulunuyordu. Bu sınır, İskenderun Körfezi'nin güneyinden, Antakya'dan Halep ile Katma İstasyonu arasında, Cerablus Köprüsü güneyindeki Fırat Nehri'ne ulaşır. Ordan Deyrizora iner; ondan sonra doğuya uzatılarak, Musul, Kerkük, Süleymaniye'yi ihtivâ eder. Bu sınır ordumuz tarafından silâhla müdâfaa olduğu gibi aynı zamanda Türk ve müslüman unsurların iskan ettiği vatanımızın kısımlarını sınırlar. Bunun güney tarafında Arapça konuşan dindaşlarımız vardır. Bu sınır dahilinde kalan memleketimizin kısımları câmi'a-i Osmâniye'den ayrılmaz bir bütün olarak kabul edilmişdir" [9].

    Yukarıdaki ifade değerlendirildiğinde, Misâk-ı Millî'nin birinci maddesiyle, Türkiye'nin yeni sınırlarını, özellikle güney sınırını, Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı gün, orduların durumuna göre, "hatt-ı mütareke" olarak adlandırılan hattın teşkil etmesinin öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca güney sınırımız oldukça ayrıntılı bir şekilde belirtilmiştir. Burada sınırımız İskenderun Körfezi'nin güneyinden, Antakya'dan, Halep ile Katma İstasyonu arasındaki Cerablus Köprüsü'nün güneyinde Fırat Nehri'ne uzanan ve oradan Deyrizora inen, doğuya doğru ise Musul, Kerkük, Süleymaniye'yi içeren bir hat olduğu ve Türk, Kürt ve İslâm unsurlarının yaşadığı bu yerlerin vatanımızın bölünmez bir parçasını teşkil ettiği kaydedilmiştir.

    Musul, Kerkük ve Süleymaniye'nin Misâk-ı Millî sınırlarımız içinde yer aldıklarını ispatlayan diğer önemli arşiv belgeleri de bulunmaktadır. TBMM milletvekilleri tarafından 28 Ekim 1922 tarihinde hazırlanan ve Bakanlar Kurulu ile Dışişleri Bakanlığı'na gönderilen bir tutanakta:
    "Musul, Süleymaniye, Kerkük, Türkiye'nin ayrılmaz kısımlarından olup Misâk-ı Millî göre hakimiyetimiz altına alınacağı şüphesiz olduğundan bu dahi arz etdiğimiz sûretle sınırın yeniden düzenlenmesi zorunlu ve gereklidir." [10]
    denilmek suretiyle Musul, Süleymaniye ve Kerkük'ün Türkiye'nin ayrılmaz parçaları oldukları vurgulanarak Misâk-ı Millî gereğince, söz konusu yerlerin hakimiyetimiz altına alınmasının ve sınırlarımızın buna göre düzenlenmesinin zorunluluğu bildirilmektedir.

    Doğu (Kafkas) Cephesi'ne gelince, Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihinde, Türk kuvvetleri Kuzeybatı İran, Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya'ya hakimdi [11]. Fakat, Mondros Mütarekesi'nin 11. ve 15. maddelerine dayanan İngilizler, 11 Kasım 1918'den itibaren Türk Birlikleri'ni 1914 yılındaki harpten önceki Türk-Rus hududuna dönerek, Kars, Ardahan ve Batum'u boşaltmaya zorlamışlardır. Böylece Brest-Litovsk Antlaşması ile alınan üç sancak, ayrıca Kuzeybatı İran ve Kuzey Kafkasya, Mondros Mütarekesi gereğince terkedilmiştir [12]. Bununla birlikte söz konusu yerlerin, özellikle Kars, Ardahan ve Batum'un, Anavatana bağlanması için yoğun faaliyetlere devam edilmiştir.

    Kars, Ardahan ve Batum'un, millî sınırlarımız içinde düşünüldüğünü doğrulayan çok sayıda belge ve birinci elden kaynak bulunmaktadır. Örneğin "TBMM Gizli Celse Zabıtları"nda bulunan kayıtlara göre, TBMM'nin 21 Mart 1337 (1921) tarihli gizli oturumunda, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan ve Sovyetler Birliği'yle ilgili ilişkilerimiz tartışılmıştır.

    Konu üzerinde konuşan Mustafa Kemal Paşa, Kars, Ardahan ve Batum'un ve tabiatıyla bu bölgenin dahilinde bulunan Batum'un Misâk-ı Millî'de yer aldığını, Batum'un ülkemize dahil edilmesi için öncelikle barış yollarının deneneceğini, ancak netice alınamazsa gerekli diğer tedbirlere başvurulacağını açık bir dille şu sözlerle ifade etmiştir:
    " Misâk-ı Millî'miz ve hududu millimiz dahilinde olduğunu iddia ettiğimiz Elviye-i Selâse'de (Kars, Ardahan ve Batum'dan oluşan üç sancak) ahalinin oyuna müracaat etmek suretiyle Kars, Ardahan ve Batum'u almak istiyoruz veyahut herhangi bir şekilde bir fikrimizi azami bir surette temin etmek istiyoruz".
    "Binaenaleyh almak istiyor isek alınacak zaman bu defadır; alınacak an bu dakikadır. Sulh ile alınır; sulh ile alınamazsa tabiatıyla cebren alınır".
    " Harbetmemek için ne yapmak lazımsa (yapacağız. Çünkü, her zaman arz edildiği üzere Büyük Millet Meclisi'mizin takip ettiği siyaset) harp siyaseti değildir; barış yoluyla fayda sağlamaktır".
    "Misâk-ı Millîmiz'de Kars, Ardahan ve Batum bizimdir, diyoruz. Vereceğiniz kararı Bunun sureti teminidir. Onu düşününüz, ona karar veriniz; Hey'et-i Vekîle tatbik edecektir."
    Resmî yazışmalarla meclisteki müzakerelerden de açıkça görüldüğü üzere 1920'li yıllarda, bütün milletvekilleri, Bakanlar Kurulu, Genelkurmay Başkanlığı ve ilgili kurumlarla kuruluşlar tarafından Kars, Ardahan ve Batum, Misâk-ı Millî sınırlarımız dahilinde düşünülmekte ve buraların ülkemize katılması için yoğun çaba harcanmaktadır.







  2. Asel
    Bayan Üye





    24 Nisan 1920 tarihinde, yani TBMM'nin açılışının hemen ikinci gününde, Mustafa Kemal Paşa, Misâk-ı Millî metninde sınırlarla ilgili yer alan hususları ve buna dayanılarak Ankara Hükûmeti'nin takip edeceği dış politikayı açıklamıştır. Mustafa Kemal Paşa, hareket noktasını Erzurum Kongresi'nin ve burada alınan kararların teşkil ettiğini hatırlatıktan sonra, konuşmasına şöyle devam etmiştir:
    " Doğu sınırına, Kars-Ardahan, Batum'u dahil ederek düşününüz. Batı sınır Edirne'den bildiğiniz gibi geçiyor. En büyük değişiklikler güney sınırında olmuştur. Güney sınırı, İskenderun'un güneyinden başlar. Halep'le Katıma arasında Cerablus Köprüsü'ne uzanır bir hat ve doğu parçasında da Musul Vilâyeti, Süleymaniye ve Kerkük civarı ve bu iki bölgeyi bir diğerine bağlayan hat. Bu sınır sırf askerî düşünceler ile çizilmiş bir sınır değildir, Milli Sınırımız'dır. Milli Sınırımız olmak üzere tesbît edilmişdir. Fakat bu sınır dâhilinde düşünülmesin ki, İslâm unsurlarından yalnız bir cins millet vardır. Bu sınır dâhilinde Türk vardır, Çerkes vardır v.s. bir çok İslam unsuru vardır. İşte bu sınır birlikte yaşayan, bütün maksatlarını, bütün mânâsıyla birleştirmiş olan kardeş milletlerin, Milli Sınırı'dır. (Hepsi İslâm'dır, kardeştir)." [14]
    Mustafa Kemal Paşa'nın yukarıdaki konuşmasında da, Misâk-ı Millî'nin hedeflediği sınırların genel hatları oldukça açık bir tarzda belirtilmektedir. Öyle ki; Doğu'da , Kars, Ardahan ve Batum'dan oluşan üç Sancak Anavatan'a dahil edilmektedir. Güney sınırımızın İskenderun'un güneyinden başlayarak, Halep'le Katıma arasında Cerablus Köprüsü'ne uzanan bir hat olduğu, buradan doğuya doğru devam ederek Musul Vilâyeti, Süleymaniye ve Kerkük yörelerini birbirine bağlayan hattın da ülkemizin sınırları içinde yer aldığı ifade edilmektedir. Ancak batı sınırımızın Edirne'den geçtiği kaydedilmektedir. Bununla birlikte, Misâk-ı Millî'nin 3. maddesindeki Batı Trakya'yla ilgili hüküm bu ifadeyle bir bütünlük içinde düşünüldüğünde, Söz konusu sınırın Edirne'nin Batısı'na doğru uzandığı anlaşılmaktadır [15].

    Yukarıdaki belgelerde, özellikle Mustafa Kemal Paşa'ya ait beyanatlarda, önemli olan hususlardan biri de, bahsedilen sınırların, sadece askerî düşüncelerle çizilmediğinin, millî sınırlar olarak tespit edildiğinin vurgulanmasıdır. Ama bu millî sınırlar içinde, Türkler'in yanısıra, başka İslâm unsurlarının yaşadığı kaydedilmektedir. Bunlar ise ortak geçmişi olan kardeş milletler olarak telâkki edilmektedir. Buradaki Türk ve diğer unsurların yaşadığı yerlerin millî sınırlar içinde yer aldığı, millî birlik ve beraberlik ruhu içinde "vatan" oluşturduğu ve ülkemizin ayrılmaz bir parçasını teşkil ettiği belirtilmektedir. Ayrıca Atatürk, ülkenin bölünmezliğiyle millî birlik ve beraberlik konusuna değinirken son derece hassasiyetle durmaktadır.

    Atatürk kendi el yazısıyla yazdığı belgede:
    "Bugünkü Türk milletinin siyasî ve toplumsal yapısı içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hâtta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin baskıcı devirlerinin ürünü olan bu yanlış isimlendirmeler birkaç düşman âleti, mürteci beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir durum meydana getirmemiştir. Çünkü, bu milletlerin bireylerided tüm Türk toplumu gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar."
    sözleriyle, Türk milletini parçalamak ve ayrı gruplara bölmek amacıyla vatandaşlarımıza Kürt, Çerkez, Laz, Boşnak gibi farklı milletler oldukları tarzında fikirlerin aşılanmaya çalışıldığını, bu propaganda ve yanlış isimlendirmeleri düşman vasıtası olan bazı mürteci ve beyinsizlerin benimseyerek yürüttüğünü, bunun ise ortak geçmişe, kültüre, adet ve geleneklere sahip olan milletimizi rahatsız etmekle birlikte başarıya ulaşmadığını ve bu bolücü düşünceleri sadece düşmana hizmet edenlerle beyinsizlerin benimsediğini belirtmiştir 16

    Halkımızı doğduğu veya yaşadığı bölgelere göre ayırmaya ve millî birlik ile beraberliğimizi zayıflatmaya yönelik faaliyetlere de karşıdır. Bu konuyla ilgili:
    "Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır." 17
    diyerek ülkemizin farklı bölgelerinde yaşayan vatandaşlarımızın aynı kökten geldiklerini ve aynı soylu milletin kollarını teşkil ettiklerini açık bir şekilde dile getirmiştir.

    Mustafa Kemal'in, diğer bir ifadesinde de:
    "Yabancıların teşvikiyle veyahut ekmeğini yediği toprağa nankörlük ederek millî varlığımızı zedelemek, bozmak teşebbüslerinde bulunacakların fenalıklarına set çekmek, pek tabiî ve zarurîdir. Bugün en büyük, en kuvvetli ve en medenî milletlerin bu gibi meselelerde bize nispetle pek sert ve zorlayıcı muamelelere teşebbüs etmekte olduğu herkesçe bilinmektedir."
    diyerek ihanette bulunanlara, ülke bütünlüğümüzü parçalamaya, millî birlik ve beraberliğimizi bozmaya veya başka zararlı faaliyetlerde bulunmaya teşebbüs edenlere katiyetle müsaade edilmemesinin gerektiğini önemle vurgulamaktadır. Ayrıca gelişmiş ülkelerle medenî milletlerin, bu gibi meselelerde çok sert tedbirlere başvurduklarının herkesçe bilindiğine dikkat çekmektir.

    Verdiğimiz bu örnekler dahi, Atatürk'ün, Misak-ı Milî sınırlarımız içinde milletimizle memleketimizin bir bütün olarak ele alınması gerektiğini vurgulaması açısından önemlidir. Burada, bölge ayrımı yapılmamaktadır. Ayrıca doğu, güneydoğu ve güney bölgelerimizi Anavatanımızın diğer yerlerinden ayıracak bir statünün oluşturulmasından, federal bir sistemin tesis edilmesinden veya bütünlüğü, birliği, beraberliği zedeleyecek herhangi başka bir idare tarzının kurulmasından da söz edilmemektedir. Tam tersine birlik-beraberlik ruhu içinde, Misak-ı Millî sınırlarını kapsayan, bölünmez, üniter bir Türk Devleti'nin varlığını sonsuza kadar devam ettirmesi öngörülmektedir.

    21 Mart 1923 tarihinde, Adana Türk Ocağı'nda düzenlenen bir toplantıda, Mustafa Kemal Paşa yaptığı konuşmada ülkemizin genel durumu, iç ile dış tehlikelerden, özellikle bazı unsurların Türk toprakları üzerindeki iddialarından bahsederken:
    "Memleketiniz sizindir, Türklerindir"

    "Bu memleket tarihte Türktü, halde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır."
    diyerek ülkemizin, geçmişte, olduğu gibi, gelecekte de, kısacası her zaman Türk vatanı kalacağını açıkça vurgulamaktadır.

    Pof.Dr.Tahsin Banguoğlu, yaptığı araştırmalarda, Mustafa Kemal Paşa'nın resmî beyanları dışında, güney ve doğu sınırlarımızdaki Misâk-ı Millî'nin hedeflerini gösteren iki belgenin varlığından bahsetmektedir. Bunlardan birincisi TBMM'nin açılışından sonra, Tayfur (Sökmen) Bey'in Mustafa Kemal'e gönderdiği mektup ve aldığı cevaptır. Tayfur Sökmen Bey mektubunda Hatay'la ilgili:
    "Sancak Millî Misâk'a dahil midir?" sorusunu sormaktadır.
    Mustafa Kemal Paşa ise bu soru i telgrafla, tartışma yapılamayan ve kesin bir anlam taşıyan şu önemli cevabı vermiştir:
    "Türklerin yaşadığı her yer Millî Misâk'a dahildir." [20] Aynı tarihlerde kendisine Berlin'den mektuplar yazan Talat Paşa'ya verdiği bir cevap da ikinci belgeyi teşkil eder. Burada Mustafa Kemal Paşa sınırlarımızdan bahsederken:
    "Türkçe ve Kürtçe konuşulan bütün vilâyetlerimiz bizim olacaktır"
    demektedir

    Çünkü O'na göre Türkçe ve Kürtçe konuşan bütün boylar aynı milleti teşkil etmektedir. Bunlar da aynı devletin içinde yer almalıdır. Nitekim, 1923 Lozan Konferansı sırasında, Anadolu Türklüğü'nü parçalamayı hedef alan Batılı diplomatların görüşleri karşısında İsmet İnönü:
    "Kürt halkının, İran kökenli olduğu öne sürülmüştür. Oysa bu iddiayı Kürtlerin Turan kökenli olduğunu kabul eden Encyclopedia Britannica yalanlamaktadır. Zaten Anadolu'yu tanıyanlar bilirler ki, gerek töre, gerek gelenek ve görenek bakımından Kürtler hiçbir yönden Türklerden farklı değillerdir."
    sözleriyle Türk Heyeti adına, Türk-Kürt ayrımını reddetmiştir. Zaten Lozan'da, Kürtlerin, Türkler'den ayrı bir unsur olmadığı kabul edilmiştir. Dolayısıyla Lozan Antlaşması'yla bu vatandaşlarımız azınlıklar grubuna dahil edilmemiştir. Bu yüzden son yıllarda yabancı güçlerin ve ülkemizdeki bazı çevrelerin ayrı bir millet yaratma çabaları hem ilmî esaslara, hem de milletlerarası antlaşmalara dayanmamaktadır. Tamamen Türkiye'yi zayıflatmaya, bölmeye ve Sevr Antlaşması'nı gerçekleştirmeye yönelik emperyalist devletlerin amaçları doğrultusunda yürütülen planlı faaliyetler zincirinin halkalarından birini teşkil etmektedir




+ Yorum Gönder


misaki milli sınırları,  misaki milli sınırları nerelerdir,  misakı milli sınırları içinde kalan yerler,  misaki milli sinirlari,  misaki milli sınırları nelerdir,  misakı milli sınırları