+ Yorum Gönder
Eğitimle ilgili Bilgiler ve Yeni Misafir Soruları Forumunda Meşrutiyet dönemindeki seçimler ile ilgili bilgi Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Meşrutiyet dönemindeki seçimler ile ilgili bilgi








    Bu konu ile ilgili bilgi çok az bize yardımcı olur musunuz







  2. IŞILAY
    Devamlı Üye





    Siyasal Temsil ve Siyasal Katılma

    Modern anlamda siyasal temsil; yönetme hak ve yetkisine sahip, Thomas Hobbes’un deyimiyle “gerçek” bir kişiyle onun yokluğunda bu yetkiyi kullanma izin ve hakkı kendisine gerçek kişi tarafından verilmiş olan “yapay” kişi arasındaki bir ilişkidir, yani bir yetki tescilidir. Böylece temsil ilişkisi, kendini yönetme hakkının kişinin kendisinde olduğu, fakat bazı pratik zorluklar dolayısıyla onu simgeleyen, onun yokluğunda bu yetkiyi kullanan, ona hesap vermekle yükümlü bir ikinci kişi aracılığıyla kullanılmasını ifade etmektedir.
    siyasal-temsil-ve-siyasal-kat-lma.jpg
    Buna bağlı olan bir kavram da siyasal katılma kavramıdır. Siyasal katılma, vatandaşların (kişilerin) siyasî liderlerin verebilecekleri veya verdikleri kararları etkileyebilmek için giriştikleri, liderlerin seçilmelerine ve/veya seçildikten sonra alacakları kararları etkilemeye yönelik eylemlerinin tümüne verilen isimdir. Kısacası siyasal katılmanın amacı, siyasî liderlerin kararlarını etkilemektir. Siyasî katılmanın vasıtaları olarak da; seçim, partiler, meslekî ve ictimaî baskı gruplarının oluşturduğu oda, sendika, dernek, vakıf gibi müesseseler ile basın sayılabilir.

    Biz bu çalışmada, siyasal temsil ve siyasal katılmanın Osmanlı meşrutiyetindeki1 seçimler ve parlamento (bundan sonra parlamento yerine daha çok meclis deyimini kullanacağız) boyutunu konu edindik. Çünkü inanıyoruz ki; demokrasi tarihimizde önemli bir yere sahip olan meşrutiyet dönemi “hürriyet”in kavranması ve toplumsal bilince dönüşmesi yolunda değerli katkılar sağlamıştır. Bu katkının daha iyi anlaşılması yolunda, 1876’nın Aralık ayında Kânûn-u Esâsînin ilânı ile başlayıp kesintilerle 1920 başlarına kadar süren yaklaşık elli senelik bir devrin ana duraklarını hatırlatmaya çalışacağız.

    Osmanlıda Meclisin Nokta-i İstinadı

    Osmanlıda merkezî bir meclisin ortaya çıkması ve yönetimde mihver makamına yükselmesinin, elbette Tanzimat sonrası gelişen hadiseler ve fikir akımlarıyla yakın ilgisi vardır. Evvela; dönemin yapısı içinde, bunda en etkili faktörün Batılılaşma tartışması olduğu söylenebilir. Tanzimatın akabinde yaygınlaşan ve bilhassa, Avrupaya gönderilen veya firar eden Yeni Osmanlıların başlattığı tartışmalarla kuvvetlenen batılılaşma düşüncesi, Batının yönetim tarzına ve müesseselerine dikkat çekiyordu. Batıda birkaç asırdan beri kurumlaşan parlamento olgusu anayasayla birlikte, giderek Batılı-laşmacı ıslahat tartışmalarının merkezine oturtmuştur.

    Saniyen; 1789 Fransız ihtilâl-i kebiri ile kuvvetlenen milliyetçilik cereyanı, Osmanlı birliğini tehdit ediyordu ve buna karşı Osmanlı münevver ve ricâli, Osmanlılık fikrini siyasî bir ideolojiye dönüştürmeye çalışıyordu. Bu birlik fikrinin tahakkuku için de, Osmanlı ülkesinde yaşayan bütün unsurların temsil edildiği, yani yönetime ortak edildiği bir merkezî meclisin teşekkülü gerekliydi. Nitekim Osmanlı meşrutiyet meclisleri halkın ve onun içindeki sosyal tabakaların temsilini değil, önce müslim-gayrımüslim ayırımına dayalı temsili, ardından gayrımüslim vatandaşların da etnik esaslı temsilini hedeflemiştir. Bunun sonucunda, mesela I. Meşrutiyet döneminde meclisteki gayrımüslim/müslim oranı Meb’usân’ da 47/119, Âyan’ da 11/36 şeklinde gerçekleşmiştir.

    Salisen; Avrupada kralın yetkilerini sınırlamak amacıyla kurulan ve savunulan parlamento, Osmanlı bürokrasisi (Bâb-ı Âli) ve aydınları tarafından aynı amaçla, yâni “değişen hükümdarlar karşısında değişmeyen müesseseler oluşturarak hükümdarın yetkisini sınırlama” düşüncesiyle savunulmuştur.

    Rabian; ulemanın ehliyetli olanları bir meclis kurarak sultanın yetkilerini sınırlamayı Kur’ân’ın bir emri saydıklarından bu konuda ikna edici bir kamuoyu oluşturmuşlardır. “Weşâvirhum fil emr” (Âl-i İmran,159: Yapacağın işler hakkında onlara danış) ve “We emruhum şûrâ beynehum” (Şûra,38: işleri aralarında danışma iledir) âyetleri doğru yorumlanarak meclis fikri ve müessesesi sağlam bir temele oturtulmuştur. Bu ayetlerden mülhem; meşveret-i şer’iyye, meclis-i meşveret, meşrûtiyet-i meşrûa, icma-yı ümmet gibi tabirler kullanılarak genelde meşrutiyete ve özelde onun mihveri sayılan meclise hukûkî meşrûiyet zemini sağlanmıştır.

    Son olarak; 1868 Vilâyet Kanunu ile geçilen vilâyet sisteminde oluşturulan mahalli meclisler de, yukarıda saydığımız unsurlara ilave olarak merkezî meclisi Osmanlı insanına âşina kılmıştır. Kısaltarak saydığımız bütün bu nokta-i istinatlar sayesinde, Osmanlıda meclis kendisine bir hayat alanı bulabilmiştir. Ancak, Osmanlı meclisinin, batıdaki seyirden çok farklı bir üslupta kurumlaştığını hemen belirtmek gerekir. Osmanlı meclisini batıdaki benzerlerinden ayıran bu üslub farkı, muhtemelen, hem Kânûn-u Esâsînin hem de meclisin kurtarıcı bir sihirli değnek olarak görülme-sinden neş’et etmektedir.

    Meşrutiyetin Hukuki Teminatı Kanun-u Esasi (1876)

    Kanûn-u Esasînin ilânı (23 Aralık 1876)

    Hukuk tarihimizde ilk anayasa olarak kabul edilen 1876 Kanun-u Esasisi aynı zamanda meşrutiyetin de hukukî teminatı sayılmaktadır. Mezkur anayasa, Server Paşanın başkanlığında 16 mülkiye memuru, 10 ilmiye mensubu, 2 ferik rütbeli asker ve 3 hıristiyan müsteşardan müteşekkil bir heyet tarafından hazırlanmıştır. Mithat Paşanın “Kanun-u Cedit” adını verdiği tasarıyla Sait Paşanın tercüme ettiği Fransız anayasası ve 1831 Belçika anayasası örnek alınarak Kanûn-u Esâsî taslağı hazırlandı ve Mithat Paşa başkanlığındaki Heyet-i Vükelâya sunuldu.

    Anayasa hazırlıklarına bigane kalamayan Osmanlı efkar-ı umumiyesinde şiddetli bir inşikak ortaya çıktı. Ahmet Mithat Efendinin taktığı isimle hilafgirân ve tarafgirân arasındaki tartışmalar belki “nazenin hürriyeti ürkütüp istibdadın avdetine” sebep olacak kadar şiddetliydi. Tarafgiranın anayasaya niçin tarafgir olduğu az çok belli olmakla birlikte; hilafgirânın muhalefet sebebi aynı derecede mütecanis değildi. Hilafgiranı oluşturan kesimleri, tenkitleriyle birlikte şöyle tasnif edebiliriz:

    a) Bir kısım ulema, yukarıda zikrettiğimiz şûra ayetlerindeki “hum” yani “onlar” zamirinin tefsirinde, “onlar”a gayrimüslimleri katmıyorlar ve müslümanlarla aynı mecliste yer almalarını doğru bulmuyorlardı. Aslında, dine aykırı kanunlar yapabileceğinden bahisle bir teşri’ meclisinin teşekkülüne ihtiyatla yaklaşıyorlardı.

    b) Ulemadan etkilenen muhafazakâr bir grup Osmanlı aydını; hıristiyanların “millet-i mahkûme” olmasından hareketle devlet yönetimine iştiraklerini doğru bulmuyordu. Onlara göre bu durum, istikbalde İslam-Osmanlı hakimiyetini bir tehlikeye düşürebilirdi.

    c) Bazı devlet adamları, mevki ve makamlarını padişaha borçlu olduklarından milletin temsil edildiği bir meclisin mura-kabesine tabi olmak istemiyorlardı. Padişah üzerinde etkili saray mensupları da benzer şekilde, kendi durumlarının sarsılacağı endişesiyle anayasal meşrutiyete karşı çıkıyorlardı.

    e)
    Etrafındaki olumsuz havanın etkisiyle padişahın bizzat kendisi de bu yeni anayasal rejime mütereddit bakıyordu.

    Hilafgirân içerisinde Cevdet Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Şeyhü’l-vüzerâ Namık Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Kazasker Şerif Muhittin, Mirmiran Ramiz Paşa, sabık Meclis-i İcraat üyelerinden Rıza Paşa gibi etkili isimler de yer alıyordu. Muhaliflerin etkisini göstermek için, padişaha sürgün yetkisi tanıyan meşhur 113. maddenin Mithat Paşaya zorla kabul ettirildiği söylenmektedir. Bu teze göre; kişi güvenliğini tehdit eden bu yetki, hilafgiranın baskısı neticesinde ve onların tenkitlerini yumuşatmak maksadıyla anayasaya vazedilmişti. Halbuki Mithat Paşanın, muhaliflerden yukarıdakilerin son üçünün de içinde bulunduğu bir grubu sürgüne göndermesi, bu maddenin anayasaya derpişi konusunda pek de zorlanmadığını göstermektedir.

    Tartışmalı bir hazırlık devresinin ardından, Sultan II. Abdulhamid tarafından da kabul edilen Kanun-u Esasî 23 Aralık 1876 (1293)’ da ilan edildi. Bu tarih, manidar bir tevafukla Tersane (Haliç) Konferansının ilk gününe rastlıyordu. Bu tevafuk bazılarının aklına, anayasanın aslında dahilî ihtiyaçtan değil Avrupayı susturma ihtiyacından kaynaklandığı şüphesini getiriyordu. Zira Haliç Konferansı 23 Aralık 1876-20 Ocak 1877 tarihleri arasında Avrupalı devletlerin Balkanları görüşmek üzere topladığı konferanstı. Avrupalılar bu konferansın sonunda aldıkları bir kararla Osmanlı devletini Balkanlarda ıslahat yapmaya çağırdılar. Islahat talebi içeren bu kararı görüşmek üzere Sultan Abdulhamid, anayasada öngörülen Meclis-i Umumî henüz oluşmadığından, 60’ı hıristiyan toplam 240 üyeli olağanüstü bir meclis topladı. Bu meclis mezkur talebi kabul etmedi. Bunun üzerine Avrupalılar 31 Mart 1877’de Londra Protokolünü imzalayarak bu talebi yinelediler. Osmanlı Hükümeti 10 Nisan 1977’de bu talebi de reddedince Rus hükümeti 24 Nisanda savaş ilan etti. İctimaî hafızamızda 93 Harbi olarak yer eden ve hatırladıkça kalbimizi inciten elim hadiseler böylece başlamış oldu. Sonradan yaşananlar, Balkanlarda İslam-Osmanlı hakimiyetini sona erdirdiği gibi meşrutiyetin ömrünü de kısaltacaktı.




  3. IŞILAY
    Devamlı Üye
    Kanun-u Esasînin tahlili ve değeri

    Yakın tarihi hızlandıran hadiselerin ortasında doğan 1876 Anayasası, devrin Fransa, Belçika ve İngiltere anayasaları örnek alınarak hazırlanmıştır ve bunlar gibi yine ferman-anayasa özelliği taşımaktadır. Yani, millî bir hareket neticesi oluşan kurucu meclise dayanmamaktadır. Kendinden önceki Tanzimat fermanı gibi fermanların noksan bıraktığı “temel hukuk nizamını gösterme” boşluğunu doldurmuştur. Başka bir deyişle, temel hukuk nizamı ilk defa yazılı bir belgeye bağlanmıştır.

    Anayasada, insan hakları bir bütün olarak ve bütün halk için kabul edilmektedir. Halkın bütünü siyasal haklar bakımından eşit tutulmuş, kanun/hukuk önünde eşitlik prensibi kabul edilmiştir. Halkın yönetime katılması ve idareyi denetlemesi, meclisler yoluyla, yani parlamenter bir sistemle sağlanmaktadır. Padişahın hak ve yetkileri sayılmış ve tahdit edilmiştir. Yasama, yürütme ve yargı fonksiyonları—organ olarak olmasa da—belirlenmiş ve alanları sınırlandırılmak istenmiştir.

    Bu olumlu yanları ile birlikte anayasanın önemli kusurları bulunmaktadır. Devlet kuvvetleri arasındaki muvazenenin tam olarak kurulamadığı bir gerçektir. Meclisin yasama yetkisi, padişahın lehine oldukça sınırlanmış ve yasamaya Şûra-yı Devlet ortak edilmiştir. Kanun teklif etme yetkisinin sadece padişaha tanınması, mebusların kanun teklif ederek görüşememesi meclisi adeta padişahın bir danışma kurulu derecesine indirmektedir.

    Hükümet de doğrudan padişaha bağlı ve ona karşı sorumludur. Meclis önünde sorumluluğunun olmaması, sadrazam ve nazırları doğrudan padişahın tayin etmesi meclis ile hükümetin uyumunu bozan hususlardır. Ayrıca bugün hükümetin siyasî denetimini sağlayan güvenoyu gibi kurallar da kabul edilmemiştir.

    Anayasanın epeyce tenkit edilen yönlerinden biri de, siyasi doktrininin olmadığı iddiasıdır. Halbuki, cins ve mezhep farkı gözetmeden halkı devlet idaresine katarak yani halkın idareyi murakabesini temin ederek, dağılma eğilimi taşıyan tebaayı “menfaat birliği” etrafında toplamayı hedef-leyen “Osmanlılık” fikri anayasaya sinmiş bulunmaktadır. Millî hakimiyet prensibini getirmemesi ise, Osmanlı toplumunun milli bir bütünlük taşımamasıyla açıklanmaktadır.

    Kanûn-u Esâsînin en çok eleştirilen maddesi, meşhur 113. maddedir. Bu madde Mevadd-ı Şetta bölümünün başında yer almaktadır ve son cümlesindeki hükme göre; “Hükûmetin emniyetini ihlal ettikleri idare-i zabıtanın tahkikat-ı mevsukası üze-rine sabit olanları memalik-i mahruse-i şahaneden ihraç ve teb’id etmek münhasıran zat-ı hazret-i padişahinin yed-i iktidarındadır.” Sadeleştirerek özetlersek; bu hüküm padişaha, polis kayıtlarına dayanarak, yani yargı kararı olmaksızın vatandaşları sürgün etme yetkisi tanımaktadır. Böylece siyasi bir suç ihdas ederek sürgün cezası öngörmesi, kişi haklarına yönelen en önemli anayasal tehdit sayılmakta ve anayasanın en zayıf tarafı olarak görülmektedir.

    Sonuç olarak; insafla hükmedecek olursak 1876/1293 tarihli Kanûn-u Esâsînin, bütün kusurlarına rağmen yine de ileri bir adım sayılması gerekir. Zira anayasal meşrutiyet için önemli dersler taşıyan bir tecrübeyi başlatmış ve aynı zamanda Osmanlı toplumunun nabzını ölçmeye yarayacak zengin bir tartışma zeminini hazırlamıştır.

    Birinci Meşrutiyet Meclisi

    Meclis-î Umumînin kuruluşu, çalışmaları, tatili

    1876/1293 Anayasasının 42-80. maddeleri arasında düzenlediği merkezî meclise verdiği isim Meclis-i Umumî olup iki ayrı meclisten teşekkül ediyordu. Âyan Meclisi de denilen Heyet-i Âyan ve Meb’usân Meclisi de denilen Heyet-i Meb’usân, Meclis-i Umumînin iki kanadını teşkil etmekteydi. Âyan Meclisinin (Md. 60-64) üyeleri ve başkanı doğrudan padişah tarafından seçiliyor ve üye sayısı, Meb’usân Meclisinin üye tam sayısının üçte birinden fazla olmayacak şekilde sınırlanmıştı.

    Anayasaya göre (Md. 65-80), Meb’usân Meclisi üyelerinin seçimleri gizli oyla yapılacak ve özel bir seçim kanunu çıkarılacaktı (Md. 66). Meb’us sayısı tespit edilmeyip her elli bin erkek nüfusa bir meb’us seçileceği öngörülmüş (Md. 65), Türkçe bilmeleri (Md. 67) gibi özel şartlar da getirilmiştir.

    Haliç Konferansının zorlamasıyla, va’d edilen seçim kanunu çıkarılamadan ve daha anayasa bile ilan edilmeden seçimlerle ilgili emirler yayınlanmış ve seçim hazırlıklarına erken başlanılmıştır. Kanun çıkarılmadığından, sadece ilk seçimlere mahsus olmak üzere, 28 Ekim 1876 (10 şevval 1293) tarihli “Meclis-i Meb’usân Âzasının Suret-i İntihâbı ve Tayinine Dair Tâlimat-ı Muvak-kate” başlıklı bir genel seçim talimatnamesi hazırlanarak bu talimat mucibince seçimlere gidilmiştir. Yedi maddelik bu talimata göre;

    a) Bu Tâlimat yalnızca bu ilk seçim için geçerli olacaktır.

    b) Meb’us sayısı asgari 130 olacaktır. Hazırlanan bir cetvelde hangi vilayetin ne kadar meb’us çıkaracağı belirlenmiştir. Buna göre meb’usların 80’i müslüman, 50’si gayrimüslim olacaktır.

    c) Anayasaya göre her elli bin kişi için bir meb’us seçileceği öngörülmüşse de Talimât-ı Muvakkate meb’us sayısını 130’la sınırlamıştır.

    d) Anayasada seçimin nasıl yapılacağına dair bir hüküm yer almazken, Talimât seçimleri iki dereceli olarak belirlemiştir.

    Bu Talimâtın şumülü dışında tutulan İstanbul Seçim çevresi için de 1 Ocak 1877 (16 Zilhicce 1293) tarihli bir beyannâme yayınlanmıştır.

    Seçim mevzuatı böylece hazırlanmış olmasına rağmen, gergin siyasî ortam sebebiyle tamamen uygulanamadı. Seçimlerde halk oy kullanamadığı gibi, iki derecelilik öngörülmesine rağmen müntehib-i sâniler (ikinci seçmenler) de belirlenemedi. Meb’us seçimleri Vilâyet meclisleri tarafından yapıldı. Tespit edilen 130 mebus sayısına erişilemedi ve meb’us sayısı 115 (117?)’de kaldı (Müslim: 69, Gayrımüslim: 46). Bunun sebebi; Tunus, Mısır, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Sisam, Umman, Necid gibi bazı vilâyetlerden, bir tek meb’usun dahi gelmemesidir. Bu vilâyetler, içişlerinde bağımsız olmaları yüzünden Osmanlı meclisine kayıtsız kalmıştır. Zaten bir süre sonra, bütün bu eyaletler Osmanlı Devletinden tamamen kopmuşlardır.

    Sayılan bu zorluklarla kurulan meclise, Sultanahmet’teki Darülfünûn binası tahsis edildi. Meşrutiyetin ilk meclisi, 19 Mart 1877 günü Dolmabahçe sarayının merasim salonunda yapılan resm-i küşadla, yani açılış töreniyle çalışmaya başladı. Meclisi açış konuşması Padişah II. Abdulhamid adına Ethem Paşanın tayiniyle Mabeyn başkatibi Sait Bey tarafından okundu. Bu konuşma metni, devrin dünya görüşünü de yansıtan bir ayna özelliği taşımaktadır.

    Ethem Paşanın sadrazamlığı döneminde açılan meclis, Ahmet Vefik Paşa riyasetinde 28 Haziran 1877 tarihine kadar yaklaşık üç aylık bir süre çalıştı. 31 Mart tarihli Londra Protokolü 10 Nisan 1877’de reddedilip Ruslar savaş ilân edince, durumu iyice zorlaşan saray yönetimi, bu gerginlikte meclisin iyi çalışamamasını da fırsat bilerek meb’usları memleketlerinde mecburî tatile gönderdi. Ardından vilayetlere gönderilen bir “irade” ile, memleket meselelerine vâkıf, söz anlayan mebusların seçilerek gönderilmesi istendi. Bu “irade”, ilk meclisin meb’usları hakkında gizli bir adem-i liyakat ithamı içeriyordu. İlk meclisin birinci çalışma dönemi işte meb’uslara karşı bu itimatsızlık beyanıyla sona ermiş oldu.

    Birinci meclisin ikinci dönemi ise, 13 Aralık 1877-13 şubat 1878 arasıdır. Bu dönem mebusları da aynen birincide olduğu gibi seçilerek gelmişlerdir. Meb’us sayısı 56’sı müslim, 40’ı gayrimüslim olmak üzere 96’ya düşmüştür. Bu ikinci dönemde meb’uslar, birinciden daha zor bir zamanda, 93 Harbinin en şedit anlarında çalışmıştır. Meclisin, Plevne’nin düşmesinden üç gün sonra açılması hangi hissiyatla çalıştığını göstermeye yetecek bir durumdur.

    Padişah II. Abdulhamid, meclisin ikinci dönem açılışında yaptırdığı konuşmada ilkine benzer şekilde “Kanûn-u Esâsînin suret-i mükemmelede fiil ve nüfuzunu icra etmesi(nin) devletimizin çare-i münferid-i selameti” olduğunu belirtiyordu. Bu konuşma, padişahın anayasal meşrutiyete taraftarlığının ve inancının devam ettiğini gösteri-yordu. Fakat padişahın meclise güvendiği kadar meclis padişahın yönetimine güvenmiyordu. Bunu, savaşın sorumluluğunu imalı bir biçimde padişaha ve hükümetine yükledikleri cevabî bildiriden öğreniyoruz. Bildiride “() tebaa-i şâhânelerinin her suretle ibraz ettikleri fedakârlık nispetinde tedâbir-i siyasiyye ve askeriyyede vesait-i icraiyyece de hakkı ile davranılmış olsaydı bugünkü günde mevkiimizin daha şanlı, şerefli bir halde bulunacağı vâzıhattan ise de ” denilmekteydi.

    Savaşın ve mağlubiyetin sorumlusunun arandığı gergin bir siyasî ortama girilmişti. Rus orduları Yeşilköy (İstanbul) önlerinde bekliyordu ve buna karşılık İngiliz donanması da İstanbul’a gelmek üzere Çanakkale boğazını geçmişti. Bu bunalım karşısında padişah Meclis-i Meb’usanı unutmuş görünerek Yıldız Sarayında eski usul 43 kişilik bir meşveret meclisi topladı.. Toplantıya devlet ricali ile birlikte Meb’usan Meclisi reisi ve üç meb’us da katıldı. Bu toplantı, meclis ile saray idaresi arasındaki gerginliği iyice su yüzüne çıkardı. Toplantıya katılan İstanbul meb’usu Astarcılar Kethüdası Ahmet Efendi yaptığı konuşmada, savaşın sevk ve idaresindeki başarısızlığı saraya yüklemeye kalkınca, bu nutuk bardağı taşıran son damla oldu. Padişah II. Abdulhamid “bundan sonra ceddi Sultan Mahmut’un yoluna gideceğini” söyleyerek toplantıyı sona erdirdi.

    Aynı gün, yani 13 Şubat 1878’ de meclisin tatili için Meclis-i Vükelâ bir mazbata hazırladı. Bu mazbatada, meclisle hükümet arasında savaş sebebiyle bir kopukluk bulunduğundan bahisle meclisin çalışamadığı vurgulanıyordu. Mazbatayı onaylayan irade-i seniyyede Padişah II. Abdulhamid “usul-ü meşvereti bizzat ve bilhassa tesis buyurduğu ve meclis çalışmalarını takdir ve memnuniyetle karşıladığı halde meclisi tatil etmek zorunda kaldığını” bildirdi.

    Otuz yıl boyunca meclis bir daha toplanmayacaktı. Fakat 1878’den Nisan 1880’e kadar, kamuoyunda meclisin toplanacağı yönünde bir ümid vardı. Bu ümidi canlı tutacak şekilde Âyan Meclisine hala yeni üye tayini ediliyor ve salnâme-lerde meclis üyelerinin isimleri her yıl yayınlanıyordu. Bazı tarihçiler, bu ümidin Nisan 1880’de iyice azaldığını ve “anayasalı istibdat” döneminin bu tarihte başladığını iddia ederek, bunu İngiltere’ de aynı yıl yapılan seçimlerin sonuçlarıyla açıklarlar. İngiltere’de Muhafazakarlar seçimi kaybederken Türklere duyduğu husumetle tanınan Gladstone liderliğindeki Liberaller iktidara gelir. Böylece İngiltere’ ye “sevimli” görünme şansı tamamen yok olur ve Sultan II. Abdulhamid istibdat yönünde kesin kararını verir. Bunun tartışmaya değer bir konu olduğu söylenebilir




+ Yorum Gönder