+ Yorum Gönder
Eğitimle ilgili Bilgiler ve Yeni Misafir Soruları Forumunda D. Hume’a göre nedensellik neden bilinemez ve temellendirilemez Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    D. Hume’a göre nedensellik neden bilinemez ve temellendirilemez








    D. Hume’a göre nedensellik neden bilinemez ve temellendirilemez?







  2. The_BaSRi
    Devamlı Üye





    Hume bir “insan bilimi” tesis etmek ve fizik biliminin yöntemleriyle İnsan doğasını incelemek istiyordu. Hume önce evrenin tüm problemlerinin çözme yolunun bilimsel yöntemde olduğunu, buna bağlı olarak insan zihnin nasıl işlediğini ortaya çıkarmak istiyordu. Fakat sonra Akla duyduğu inanç onu skeptisizme götürdü. Hume, bilginin doğasına ulaşabilmek için zihnin içeriklerini ve zihnin (anlama yetisi) işleyişini göstermek zorundadır. “(…) Zihnin tüm içerikleri bize duyular ve deneyim yoluyla verilen materyallere indirgenebilir. Hume, bu materyallere algılar (perceptions) adını verir zihin algıları iki form alır: Hume onları izlenimler ve ideler (impressions and ideas) olarak adlandırır (Hünler, 2003: 83).


    Hume.jpg

    David Hume, “Enquiry”da izlenimi şöyle açıklar: “İzlenim terimiyle kastettiğim daha canlı algılarımızın hepsidir; yani işittiğimiz, gördüğümüz, hissettiğimiz, sevdiğimiz veya nefret ettiğimiz, arzuladığımız veya istediğimiz andaki algılardır”(Hume, 1975: 14).

    Hume, nedenselliğin eleştirisine idelerin hangi izlenimlerden çıktığını soruşturmakla başlar. Hume, nedensellik idesinin izlenimini bulamadığından yakınmakta ve bu nedenle nedensellik ilkesini reddetmektedir. Bu bağlamda Hume ideaların nasıl zihinde oluşturulduğu, yapılandırıldığı konusuna girer. Hume’a göre ideler arasında “ bir idenin bir diğerine eşlik etmesine, bir idenin diğer ideyi çağırmasına ilişkin bir birlik, bir irtibat, bir bağ olmalıdır.” (Hünler, 2003: 85) Hume bu bağa “nazik güç” (gentle force) adını verir. Hume’a göre belli nitelikteki ideler, birbirleriyle ilişkiye geçerler. Hume’a göre ideaların birbirleriyle iletişimde bulunmalarını sağlayan ilkeler üç tanedir. “İdealar arsında sadece 3 bağlantı ilkesi vardır. Benzerlik, zamanda ya da yerde yakınlık ve neden ya da etki. “(Hume, 1975: 18)

    Hume bu 3 ilkeye şu örnekleri verir: “Bir resim düşüncelerimizi doğal olarak aslına götürür. Bir yapının bir dairesinden söz edilmesi, diğer daireler hakkında soruşturma ya da konuşma başlatır. Bir yarayı düşündüğümüzde onu izleyen acıyı düşünmeden edemeyiz. (Hume, 1975: 18) Burada resim, benzerlik ilkesine; daire, yakınlık ilkesine; yara ve acı neden ve etki ilkesine örnektir. Burada Hume “hangi izlenimin bize nedensellik idesini verdiğini sorar. Yanıtı ise, hiçbir izlenimin bu ideye karşılık gelmediği veya bu ideye karşılık gelecek hiçbir izlenimin olmadığıdır.”(Hünler, 2003:86)

    Hume’a göre objeler arasında bazı bağıntılar tecrübe edildiğinde, nedensellik idesi ortaya çıkar. Neden ve etkiden söz ettiğimizde, A ile B arasında ne tür bir ilişki, A’nın B’nin nedeni olduğunu gösterir? Tecrübe bize ancak, bitişiklik zamanda öncelik ve sürekli ardı ardına izlenmelik bağıntılarını verir. Fakat bitişiklik, zamanda öncelik ve ardı ardına izlenmelik zorunlu bağlantıyı bize göstermez. Hume, objeleri tek tek ele aldığımızda birinin diğerinin varlığını zorunlu olarak gerektirmediğini belirtmektedir.

    Zorunlu bağlantının gösterilebilmesi için a priori akıl yürütme ile bunun gösterilmesi lazımdır; fakat bu imkansızdır. Zira hiç deneyim elde etmeden ilk defa suya bakıldığında suyun boğması gibi gizil güç ortaya çıkarılamaz. Sebebi etkinin alt kümesinde veya etkiyi sebebin alt kümesi olarak göremeyiz. Yani her etki, nedeninden bağımsız bir şeydir; etkiyi veya sonucu nedenin içerisinde keşfetmek imkansızdır. Ancak sebeple neticenin yan yana gelip birleşmesinde böyle bir sonuca varılabilir ki bu da tecrübeye dayandığından akıl yürütmeye bağlı bir zorunluluk çıkartılamaz. Haliyle tecrübede hiçbir zaman nedensellik idesinin izlenimini bulamayız. “Neden ve etki işlemleri hakkında tecrübemiz olduktan sonra bile, bu tecrübeden çıkan sonuçlarımız akıl yürütmeye ya da anlama yetisinin herhangi bir sürecine dayalı değildir.” (Hume, 1975: 29)

    David Hume, nedenselliğe aralarında fark bulunan iki ayrı tanım yapmaktadır: “Neden, ikinci bir objenin izlediği bir objedir, öyle ki, ilkine benzeyen bütün objeleri ikincisine benzeyen objeler izler. Ya da başka bir deyişle öyle ki birinci obje olmasaydı ikincisi hiçbir zaman var olamazdı. Bir nedenin belirmesi, zihni, alışılmış bir geçişle her zaman etkinin ideasına götürür. Bununda tecrübesini edinmişizdir.” (Hume, 1975:63)

    Burada, nedensellik, bizim zihnimizdeymiş gibi tanımlanmamaktadır. Bunu nedene dair ikinci tanımla kıyasladığımızda daha açık görebiliriz. İkinci tanımda şöyle demektedir: “Neden, bir başka objenin izlediği ve belirmesi düşünceyi her zaman o objeye götüren bir objedir.” (Hume, 1975: 63)

    Hume, nedene dair ilk tanımda bir kesinlikten bahseder –doğa yasalarını kabul etmektedir- ancak ikici tanımda objelerin art arda gelmesinin anlama yetimizi o şekilde etkilediğini ve bizim alışkanlık ilkemiz gereği aynı sonuçları beklediğimizi söylemektedir. Ancak Hünler’de bu ayrıntı bulunmamaktadır. Üstelik nedenin kapsamlı bir tanımı dahi yapılmamıştır. Sadece neden-etki ilişkisini almıştır. Hume nedensellik ilkesine ilişkin süreç analizlerinin en temeli olan her şeyin bir nedeni vardır yargısına karşılık “İnsan Doğası Üzerin Bir İnceleme” adlı yapıtında şu analizleri yapar:

    “Her şeyin, denir, bir nedeni olmalıdır; çünkü eğer herhangi bir şey nedenden yoksunsa kendini üretecektir; eş deyişle, var olmadan önce var olacaktır; ki olanaksızdır. Ama bu uslamlama sonuçsuzdur; çünkü bir nedeni yadsımamızda henüz kesinlikle yadsıdığımız; e.d bir neden olması gerektiğini varsayar; bir neden ki, bu yüzden nesnenin kendisi olarak alınır; ve bu, hiç kuşkusuz açık bir çelişkidir. Ama herhangi bir şeyin bir neden olmaksızın üretildiğini, ya da daha uygun bir anlatım kullanacak olursam, varoluşa geldiğini söylemek onun kendisinin kendi nedeni olduğunu doğrulamak değildir; ama tersine, tüm dışsal nedenleri dışlamada, yaratılan şeyin kendini a fortiori dışlar. Saltık olarak herhangi bir neden olmaksızın var olan bir nesne hiç kuşkusuz kendi nedeni değildir; ve birinin ötekinden geldiğini ileri sürdüğünüz zaman, sorudaki noktanın kendisini varsaymış, ve herhangi bir şeyin bir neden olmaksızın var olmaya başlayabileceğinin bütünüyle olanaksız olduğunu, ama bir üretken ilkenin dışlanması üzerine henüz bir başkasına başvurabileceğimizi sorgusuzca kabul etmiş olursunuz. Bu nedenin zorunluluğunu tanıtlamak için kullanılmış olan üçüncü uslamlama için de durum tam olarak böyledir. Herhangi bir neden olmaksızın üretilen bir şey hiçbir şey tarafından üretilmemiştir; ya da başka deyişle, ‘hiçbir şey’i nedeni olarak alır. Ama ‘hiçbir şey’ hiçbir zaman bir şey olabileceğinden ya da iki dik açıya eşit olabileceğinden daha öte bir neden olmaz. ‘hiçbir şey’in iki dik açıya eşit olmadığını ya da ‘bir şey’ olmadığını algılamamızı sağlayan aynı sezgi yoluyla onun hiçbir zaman bir neden olmayacağını algılarız; ve buna göre her nesnenin var oluşunun olgusal bir nedeni olduğunu algılamalıyız.” (Hume, 1997: 106)

    David Hume, bunların bir aldatma olduğunu söyler, aynı düşünce eyleminden türetilmiş olduğunu söyler ve her şeyi bir neden bağlamanın aslında sorgusuz bir kabulden ileri gelen yönü üzerinde durduktan sonra bu aldanışlarımızın deneyimden bağımsız olmadığının farkında olduğunu sorgulayarak eleştirir. Ona göre bizim deneylerimizden kaynaklanan bu yargımız sınırlı deneyimlerin oluşturduğu alışkanlık alanı olarak karşımıza çıkar. David Hume ‘un nedensellik konusuyla ilişkili olan diğer bir problem de zorunluluktur. Zorunluluk düşüncesi duyular yoluyla değil ama bir iç izlenimden, bir derin düşünme izleniminden doğar. Zorunluluk, dış dünyanın mantıksal bir sonucu olmayıp, insanın anlama yetisinin yapısı ve işleminden kaynaklanmaktadır.

    “zorunluluk o zaman gözlemin etkisidir, ve anlığın içsel bir izleniminden ya da düşüncelerimizi bir nesneden bir başkasına taşımak için bir belirleniminden başka bir şey değildir. Onu bu görüş içinde irdelemeksizin hiçbir zaman en uzak kavramına bile ulaşamayız, ya da onu dışsal ve içsel nesnelere, tine ya da bedene, nedenlere ya da etkilere yüklemeyi başaramayız. (…) zorunluluk düşüncesi belli bir izlenimden doğar. Duyularımız tarafından iletilen ve o düşünceyi ortaya çıkarabilen hiçbir izlenim yoktur. Öyleyse belli içsel izlenimden, ya da derin düşünme izleniminden türetilmiş olmalıdır. Bir nesneden her zaman ona eşlik edenin düşüncesine geçmek için alışkanlığın ürettiği o yatkınlıktan başka, bu işle herhangi bir ilgisi olan hiçbir içsel izlenim yoktur. Öyleyse zorunluluğun özü budur. Bütününde alındığında, zorunluluk anlıkta olan bir şeydir, nesnelerde değil” (Hume, 1997: 170-171)

    Zorunluluk zihnimizin ürettiği bir şeydir, nesnelliğin ürettiği bir şey değildir. “Her etkinin bir nedeni olmalıdır, çünkü bu etki düşüncesinin kendisinde imlenir diyenler daha ciddiyetsizdirler. Her etki zorunlu olarak bir nedeni ön gerektirir.” (Hume, 1997: 107) David Hume’a göre “her etkinin bir nedeni olmalıdır” sözü ne sezgisel olarak ne de tanıtlı olarak ispatlanabilir. Deneyim, böyle bir ilkeyi ortaya çıkaramaz. Hume’a göre akıl ile tecrübe tamamen birbirinden ayrı şeyler değildir. Hatta aynı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü duyu verilerimiz ve tecrübelerimiz olmaksızın akıl diye bir yetinin işlevselliğinden bahsedemeyiz. Bir Rasyonalistin bahsettiği manada a priori olarak bilgiye ulaşan akıl Hume’a göre yoktur. Bu sebeple Hume’a göre aklın tecrübeden öte olamayacağını; Hume’un nedenselliği eleştirirken bilgiyi de ortadan kaldırmadığını söyleyebiliriz.

    KAYNAKÇA:

    HUME, David (1975), “İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma”, Çev: Oruç Aruoba, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ankara.

    HUME, David (1997), “İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme”, Çev: Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul.

    HÜNLER, Solmaz Zelyut (2003), “Dört Adalı” Paradigma Yayınları, İstanbul.




+ Yorum Gönder