+ Yorum Gönder
Bölge bölge Türkiye ve Türkiye Rehberi Forumunda Milli ahlak ile ilgili metinler Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Harbi @ kız
    Bayan Üye

    Milli ahlak ile ilgili metinler








    Milli ahlak ile ilgili metinler

    Fert fani, cemiyet bakidir

    Nazari veya teknik görgü ve bilgilerimiz ne kadar yüksek, zengin ve kuvvetli olursa olsun dürüst, temiz ve kuvvetli bir ahlaka istinat etmedikçe faydası yoktur. Hatta bu bilgi ve görgüler milletimizin menfaatlerine cevap yerecek yerde, yalnız şahsi ihtiraslarımız ve hodbin emellerimiz uğrunda harekete gelirse halkımız için zararlı da olabilir.

    Biz milli ahlaktan ne anlıyoruz? Biz milli ahlaktan şunu anlıyoruz:

    Bizim için cephelerde kan döken, tarlalarda alın teri akıtan ve nihayet bütçemizi doldurmak için kesesini boşaltan halkımızın malına ve canına göz dikmemek. Onun için çalışmayı kendimiz için çalışmaktan üstün tutmak.

    Halkımız için zararlı olan her şeyi karşılamak, çarpışmak ve yenmek. Bunları bir cümle ile hülasa edersek: Millet yolunda çalışmak, onun için yaşamak ve onun için ölmek.

    milli ahlak.jpg

    Şu halde, gençlerimizin yüreğinde önce milli karakterimizin temelleri yerleşmelidir. Ancak bu temellerin kuvvetine dayanarak görgümüzü ve bilgimizi yükseltir, milletimize ve memleketimize faydalı insanlar olabiliriz.

    Birçok insanlar biliriz ki bu memlekete kendi uydurmaları olan bir frenk telakkisiyle bakar, gördükleri ve hatta yaptıkları bütün şarlatanlık, riyakârlık ve fenalıkları şarklıyız diye izaha kalkarlar.

    Milletimize ve ahlakımıza bundan daha büyük bir bühtan olamaz. Halkımız milli faziletlerimizin kaynağıdır; ona göre millet ve memleket yolunda hak yok, vazife vardır. Bugün, kızgın güneş altında orak biçen köylü, yarın hudutlarda kan döken kahraman, ondan sonra da yine köyünde vergi vermeye çalışan fakir bir vatandaş veya eğer şehit olmamışsa, malul bir insandır.

    Milleti yolunda ölçüsüz fedakârlık yapan, ona mukabil övünmek ihtiyacını bile duymayan atsız kahramanlar, bizim köylülerimizin ekseriyetini teşkil eder.

    Münevverlerimizi bu fazilet heykelleriyle mukayese imkânı yoktur. En küçük fedakârlıkların, en yaygaralı davalarla dile geldiğini, en tabii vazifelerin buhranlı mesai şeklinde gösterildiğini, en küçük çalışmaların en muhteşem riyalada methedildiğini, ancak münevverlerimizin arasında görürüz.

    Halkımız kanuni mükellefiyetler haricinde birçok işleri parasız görür; fakat biz, millet yolunda bir adım atarken şahsi menfaatlerimizi düşünmekten vazgeçemeyiz.

    Osmanlı devletini ve o nam altında en son Türk imparatorluğunu batıran sebeplerin birincisi, münevverlerimizin ahlaksızlığı ve hırsızlığı olmuştur. En yakın tarihimize bakınız; halkımız bütün mükellefiyetini namuskarane öderken münevverlerimiz, koyu ve kara bir ahlaksızlık içinde milli tarihimizi lekelemişler ve bugün bizi iğrendiren hadiseler içinde yuvarlanıp gitmişlerdir.

    Tanzimat devrine bakınız: Reşit Paşa Gülhane hattı hümayununu okuduktan ve bu memlekette Avrupai inkılâp başladıktan sonra zamanın sadrazamının rüşvet alırken yakalandığını görürsünüz.

    Sultan Hamit devri paşalarının henüz hepimizin işiteceği kadar yakın zamanlarda dillere destan olan hırsızlıkları ve sefahatleri hatırımızdadır.

    Meşrutiyetteki ve bilhassa büyük harpteki hırsızlıkların ve hepimizin ekmeğinden çalınan servetlerin iğrenç hikâye ve mevzuları unutulmamıştır.

    Daha dün, Cumhuriyet inkılâbını yapanlardan bir vekilin divana çekilmesi içimizi burkan acı bir hatıradır.

    Bu yolda kanun pençesine düşenleri görmekle ne kadar sevinirsek, niçin böyle oluyor diye o kadar acımamız ve düşünmemiz lazımdır.

    Hiç bir milletin münevver zümresi, halkının fazilet ve fedakârlığı karşısında bu kadar dejenere olmamıştır.

    Gençler, en yakın tarihimizin en göze batan iğrenç hadiseleri üzerinde düşününüz Türk milletinin halkı içinde kendinize en büyük ve en yüksek fazilet ve fedakârlık örnekleri bulacaksınız.

    Her şeyden önce ahlakımızın ve seciyenizin kuvvetine istinat ediniz. Her şeyden önce memleketiniz ve milletiniz için çalışınız. Bu yolda yürürken budala, safdil, ***** diyecek veya o gözle bakacak kurnazlara ve züppelere rast geleceksiniz.

    Gençler Aptallığı ve safdilliği, hırsızlık ve ahlaksızlığa tercih ediniz.

    Osmanlı devletini ve meşrutiyet Türkiye'sini lekeleyen çirkefleri Cumhuriyet tarihine bulaştırmamak en büyük mefkûreniz olsun. En küçük memuriyetlerden en büyük makamlara kadar geçeceğiniz yollarda dürüst olunuz. Arkanızda karanlık, çamurlu ve çirkefli dedikodular yerine; berrak, temiz, nurlu ve sitayişli izler bırakmaya çalışınız.

    Atsız Mecmua, 1931, 6. Sayı, 121/122







  2. Harbi @ kız
    Bayan Üye





    GENÇLİK VE AHLAK




    Milletin temeli ahlaktır. Ordu, bilgi, teşkilat, gibi şeyler ahlaktan sonra gelir. Gerek Türk milleti olsun, gerek başka milletler olsun ahlakça yüksek oldukları zaman gelişip büyümüşler, ahlak sağlamlıkları bozulduğu zaman da çürüyüp dağılmışlardır. Roma, İran, Bizans, İspanya'daki Gotlar, Araplar hep ahlaklarının bozukluğu yüzünden battılar. Dünkü Fransa ahlak bozukluğu yüzünden devrildi. Türk tarihinde geçirilen sarsıntıların baş sebebi de ahlakın gevşemesidir. Her ne kadar bu gevşeme Türkümsüler, Dönmeler ve Devşirmeler yüzünden olmuşsa da yine aynı sebepler ve aynı neticeler apaçık görünmektedir.

    Bir millette, bilhassa gençliğin ahlakı mühimdir. Çünkü milletin mukadderatı bahis mevzuu olan yerlerde, onlar iş görecekler, kan dökeceklerdir. Gençlik, kendini saran maddi ve manevi çevrede ahlak disiplini, ahlak örnekleri görürse, ahlaksızlığın daima ezileceğinden emin olursa o zaman kendisi de sağlam ahlaklı olarak yetişir. Fakat gençlik, kendisine sözle ahlaki telkin yapıldığı halde rüşvet, iltimas, dalkavukluk ve hokkabazlığın hâkim olduğunu görürse, işte, o zaman onda ahlaki buhran başlar, Gençler, bilhassa öğretmenlerini örnek diye almalıdırlar. Öğretmen gevşek veya ahlaksız oldu mu, gençte ilk aksülameller başlar ve bu aksülameller her şeyi inkâra kadar gider.

    Öğretmen, ahlak bakımından mükemmel bir insan olmalıdır. Yani seçkin bir zümreden olmalıdır. Hâlbuki bizde herkes öğretmen olmuştur. Ne ilkokul öğretmenleri için ne de ortaokul ve lise öğretmenleri için bir karakter seçimi yapılmıyor. Yalnız icap ettiği zaman bir imtihan yapılıyor, bunda da çok defa haksızlık oluyor. Çünkü kim daha fazla tavsiye mektubu getirmişse imtihanı o kazanıyor, böylelikle öğretmen ordusu yetişiyor. Hâlbuki bu kâfi midir? Bu imtihanlar hakkı ile yapılsa bile bu kadarı yeter mi? Öğretmen olacak gençleri ırk, karakter, aile bakımlarından da gözden geçirmek gerekmez mi? Hatta öğretmen olacak bir gencin ırkı, bilgisinden daha önce gelmez mi? İşte, bu mühim iş tamamiyle ihmal olunmaktadır. Askeri okullara girecek talebelerin nasıl Türk ırkından olması şartsa öğretmenlerin de Türk ırkından olması öylece şart olmalıdır. Bundan başka ahlaki hususiyetleri nedir, bazı zayıf tarafları var mıdır, talebe nazarında gülünç bir tip midir, bütün bunlara da dikkat edilmelidir. Hâlbuki bunlara hiç dikkat olunmuyor ki, neticesinin de ne olduğu meydandadır.

    Gençlik ahlaki bir muhit içinde yaşamalıdır dedim. Gençlik okulda, hayatta, sinemada, kitapta, plajda, sokakta, vapurda, tramvayda daima ahlakın hâkim olduğunu görmelidir. Gevşek bir öğretmen, kötü bir film, zararlı bir kitap, bir plaj kepazeliği, sinsi bir yazı bazen her hangi bir gencin bu cemiyet için kaybolmasına sebebiyet verebilir. Türk gençleri millete kötülük edenlerin tepelendiğini, büyüklere heykel dikildiğini görmelidir. Türk gençliği ata yadigârı olan sebillerde rakı satıldığını, sinemalarda şehvet uyandıran filmler gösterildiğini, sağlık koruma yeri olan plajlarda türlü kepazelikler yapıldığını görmemelidir. Mefahiri inkâr eden, yabancı ülkülerin propagandasını yapan, aileyi baltalayan yazı, roman, makale okumamalıdır. Yoksa yalnız telkin vermekle, öğüt vermekle iş bitmez.

    Milli ahlakın mezbahası olan bar, meyhane, balo gibi şeyler Türkiye'de yasak edilmelidir. Medeniyet bunlar değildir. Bunlar medeniyetin kanalizasyonlarıdır. İstanbul'un seyyah şehri olmasını isteyenler bunun ahlakımızda açacağı yaraları düşünemiyorlar. Seyyah şehri demek, bir alay yabancı ve ahlaksız zenginin keyfini yapmak için açılmış sefahat yuvalan ile dolu şehir demektir. İstanbul'a para yemek, sefahat ve ahlaksızlık yapmak için bir sürü budala milyoner değil, eski tarih eserlerini görmek için ciddi ilim adamları gelmelidir. İstanbul seyyah şehri değil, tarih şehridir. Yabancı milyoner sefahat yaparken kaç tane Türk genci onları kıskanarak kendisini girdaba atacaktır, hiç düşünülüyor mu?

    Sözün kısası: Kendimize dönelim. Ahlak, edebiyat, musiki, giyim, zevk, yemek, eğlence, hukuk, aile, adet, anane ve her şeyde milli olalım.

    Milliyetçi dergiler çıktıktan sonra o paçavra gibi komünist şiirleri (!) ortalıktan kalktı. Bir de şu caz denilen zenci musikisi, balo denilen Avrupa rezaleti, bar denilen Amerika kepazeliği kalksa, hele şu tercüme kanunlar yerine milli örf ve ahlakımızdan alınmış kanunlar yapılsa, yani tam manasıyla milli olsak ne olur, biliyor musunuz?

    Yine dünyanın birinci milleti oluruz.

    Kızıl Elma, Nisan 1948




  3. Harbi @ kız
    Bayan Üye
    TÜRK AHLAKI




    Merhum Ziya Gökalp Türklerin ahlakta birinci olduğunu söylerken, milli bir övünme duygusuna kapılmış değildi. Çok tarih okumuş, milli maziyi öğrenmiş ve düşmanlarımızın bizim hakkımızda söylediklerini belledikten sonra bu hükmü vermişti.

    Burada ahlakın hangi sebepler ve müessirler altında teşekkül ettiğini inceleyecek değiliz. Yalnız şu kadar söyleyeceğiz ki ahlakın teşekkülünde coğrafyanın tesiri yoktur. Bu sözümüzün en büyük delili de aynı coğrafya sahasında yaşamış olan eski Romalılarla yeni İtalyanların ahlakça birbirinin hemen her sahada zıddı olmalarıdır.

    Ahlakın meydana gelmesinde en büyük sebep ırktır. Bir cemiyetin ahlakı ancak ırkının karışmasıyla değişebilir. Türk ahlakı en eski çağlardan beri cemiyetçidir. Yani Türklerde cemiyetin menfaati fertlerinkinden üstün tutulur. Bununla beraber kuvvetli şahsiyetler daima saygı görmüşler ve cemiyete faydalı olmuşlardır. Ferdiyete değer vermeyen Türk ahlakı, şahsiyete hürmet etmiştir.

    Milattan önceki asırlarda Kunlar, çocuklarını cemiyete faydalı olabilecek bir terbiye ile yetiştirirlerdi. Cemiyete faydası dokunmayacak kadar ihtiyarlamış olanlar ise intihar ederlerdi.

    Askeri ruh, hayatın ve cemiyetin her yerinde hâkimdi. Savaşta ölmekten gurur duyarlar, yatakta ölmekten korkarlardı. Bu ihtimalle benizleri sararırdı. İslamiyetten önceki Türklerde İslamlığın cenneti gibi güzel bir vaat yoktu. Böyle olduğu halde, şeref saydıkları için savaşta ölmek isterlerdi.

    Bir milleti yükseltmek için birinci şart olan disiplinde eşleri yoktu. Meşhur Mete (= Motun), sadakatlerini denemek istediği askerlerine, sevgililerine ok atmayı emrettiği zaman hemen hepsi bu buyruğu yerine getirmişlerdi.

    Doğru sözlü idiler. Kunların baş düşmanı olan Çinliler bile onların çok doğru sözlü olduklarını, o kadar ki verdikleri sözün kâfi olduğunu yazarlar.

    Açık sözlü idiler. Dalkavukluğun ne olduğunu bilmezlerdi. Vicdani kanaatlerini hiç çekinmeden söylerlerdi. Hükümdarlar da bu sözleri kızmadan dinlerler ve doğru bulurlarsa tatbik ederlerdi. Milattan önce ikinci asırda bir Kun yabgusu Türkleri Çin medeniyetine sokmak istediği zaman baş vezir buna şiddetle itiraz etmiş ve sözlerini hükümdara kabul ettirmişti. Miladi sekizinci asırda Bilge Kağan, Buda dinini kabul etmek istediği zaman meşhur Bilge Tonyukuk kabul etmemiş, deliller sayarak hükümdarı caydırmıştı. Yine sekizinci asırda Bögü Kağan Manihaizm’i devlet dini olarak kabul etmek istediği zaman tarkanlar yani nazırlar avam dini olarak gördükleri Manihaizm’in kabulüne şiddetle itiraz etmişlerdi. Her ne kadar Böğü Kağan, tarkanları dinlemeyerek millete Manihaizm’i kabul ettirmiş idiyse de tarkanlar vicdani kanaatlerinden dönmemişler, prensip sahibi olduklarını ispat etmişlerdi.

    Mohaç meydan savaşından sonra, savaş alanını gezen Kanuni Sultan Süleyman’ın bir sorgusuna, bir sancak beyinin verdiği cevap da doğru ve açık sözlülüğün güzel bir örneğidir.

    Türk beğleri dalkavukluğun ne olduğunu bilmedikleri için, İkinci Murad çağından sonra memleketin yüksek mevkilerine devşirmeler gelmeğe başlamışlar ve milli ahlakın bozulmasına sebep olmuşlardır.

    Türkler en eski çağlardan beri kımız, şarap veya rakı içerek sarhoş olurlar, fakat ciddiyetlerini, vakarlarını kat'iyen bozmazlardı. Ziya Paşanın on dokuzuncu asırda yazmış olduğu:

    Bed-maye olan anlaşılır meclis-i meyde,

    İşret güher-i âdemi temyize mihenktir.

    beytini sanki hepsi biliyordu. Değil sarhoş olup sululuk etmek sendelemek bile ayıptı.

    Çingiz Hanın oğlu olan Çağatay bir gün küçük kardeşi olup büyük kağanlık mevkiinde bulunan Ögeday'la birlikte çok içerek ciddiyete aykırı sayılabilecek bir harekette bulunmuş, ertesi gün Ögeday'a gidilerek dünkü hareketinden dolayı kendisinin cezalandırılmasını istemiştir.

    Temür'ün günlerce süren toylarda boyuna şarap içtiği olur, fakat ne neşeye kapılır, ne kimsenin gönlünü kırar, ne de devlet işlerinde aksaklık yapacak bir buyruk verirdi.

    Türklerin cinsi ahlakları da yüksekti. Yuva, aile ve zevce muhterem tutulurdu. Evli bir kadına taarruzun cezası idamdı. Kadın hürdü. Kocası uzak yolculuğa gitmiş bile olsa eve gelen yabancı erkeği konuklardı. Kendisine saygı gözü ile bakıldığı için bundan bir kötülük de doğmazdı. Hala Anadolu Yörüklerinde ve Türkmenlerinde, Türkistan göçebelerinde bu adet vardır.

    Eski Türk ahlak ve adetlerinin büyük bir kısmını, aynen saklamış olan Türkistan Kazaklarının bazılarında şöyle bir adet vardır: Bir genç erkek evlenmek istediği kızın çadırına üç gece gizlice girer. Kızla birlikte yatarlar. Kızın babası ve anası sezseler bile ses çıkarmazlar. Üç gecede erkek, kendisiyle evlenmesi için kızı kandırabilirse dördüncü günü ana-babasına giderek kızı ister. Kandıramazsa çekilir, gider. Fakat bu üç gecede en ufak bir uygunsuzluk olmaz. Erkek ve kız birbirine karşı hiçbir kötü düşünce beslemez.

    Bu da gösteriyor ki Türkler hem ahlaklı, hem de iradeli bir millettir. Zaten bu ikisi de çok defa birlikte bulunur. Yaşayıp yükselmek ahlak ve iradesi sağlam olan milletlerin hakkıdır.

    Biz bu Türk ahlakına tam olarak malik bulunduğumuz zamanlarda yükseldik. Yabancıların ahlakını alarak bozulduğumuz zaman düşüp geriledik. Yükseldiğimiz zamanlar bu toprak, büyük milli davalar için kendilerini feda eden, yalan, riya, iki yüzlülük bilmeyen; vicdanını satmayan insanlar dolu idi. Niğbolu'da 60.000 Türk müttefik Avrupalıları yenerken, Yavuz korkunç çölleri aşarken, Kanuni boy ölçüşmek için Şarlken'in ordusunu ararken böyle yıkılmaz ruhlu bir cemiyete dayanıyorlardı.

    Ahlak, millet yapısının temelidir. O olmadan hiçbir şey olmaz.

    Çınaraltı, 20 Eylül 1941, Sayı 7




  4. Harbi @ kız
    Bayan Üye
    MİLLİ MEFKÛRE




    Milletleri yükselten şey milli mefkûrelerdir. Milli mefkûresi olmayan millet gerilemeye, hiç değilse yerinde saymaya mahkûmdur. Milli mefkûresi olmayan milletler medeniyet sahasında yükselmiş olsalar da başka milletlerin gölgesi olmaktan kurtulamazlar. Milli mefkûre her zaman milletin büyükleri tarafından prensip haline getirilmiş olmaz. Mefkûrenin mefkûre olarak millete hız vermesi için o millet fertlerinin beyninde ve gönlünde yaşaması kâfidir. Eski Roma cihana hükmetmek sevdasında idi. Çünkü her Romalının kalbinde kendi milletinin üstünlüğü ve başka milletlere hükmetmek arzusu bir aşk halinde idi. Araplar İslamiyet mefkûresiyle heyecanlanmasaydılar İran'ı bir hamlede yıkıp Bizans’ı sarsan büyük imparatorluğu rüyalarında bile kuramazlardı. Çingiz ve Temür istilalarını sade zamanın uygunluğuna ve bu iki büyük adamın dehasına hamletmek biraz güçtür. Osmanlı İmparatorluğu da kısmen aynı sebeplerle yükselmişti.

    Tarihin bize gösterdiği misallerden alacağımız bir ders vardır: milli mefkûreler taarruzidir.

    Yakın tarihe ve bugüne bakarsak taarruzi mefkûrelerin birçok örneklerini görürüz. Eğer karşısındaki millet Türk Milleti olmasaydı şu küçük Yunanistan bile büyük Yunanistan olacaktı.

    "Hayat için savaş" kaidesince yeryüzünde her soyun arzusu kendi cinsini dünyaya yaymaktır. Buna hiç bir soyun muvaffak olamaması aynı arzuda olan başka soyların mukavemetine maruz kalmasıdır. Yeryüzünün insan soyları olan milletler de aynı arzu ile asırlardır çarpışıyorlar. Ve dünyada durmaksızın meddücezirler oluyor.

    Medeniyet ilerledikçe insani fikirlerin de galebe edeceği, milletlerin kardeş olacağı bir gün geleceği hakkındaki fikirlerin hepsi birer rüyadır. Bunlar ya saf insanların fikirleridir yahut da karşılarındakileri aldatmak isteyen hilekârların sözleridir. Bütün insanların kardeş olması, ihtirasın, kavganın kalkması tabiata muhaliftir, insanlık ve kardeşlik propagandası medeniyette ilerlemiş milletlerin, er meydanında silahla yenemedikleri geri milletlere karşı tatbik ettikleri yeni bir tabiye usulüdür. Bize İsa’nın insanlık düsturlarını propaganda eden İngiliz, Alman, Fransız, Amerikan papazlarının milletleri bir yandan silahları bırakma konferansları açarken bir yandan topu, tüfeği, gazı, mikrobuyla silahlanıyorlar. Mütareke yıllarında, insaniyet namına, Türkiye'nin bazı kültürsüz ve vahşi ekalliyetlerine istiklal vermek isteyen İngiltere, kendi menfaati namına; istiklal isteyen medeni İrlandalıları imha etmekten çekinmiyordu. Suriye'yi Türk zulmünden (? kurtaran Fransızlar daha pek yakın bir zamanda Şam'ı tayyarelerle tahrip ettiler.

    Mefkûreler taarruzidir. Tedafüi mefkûreye mefkûre değil, miskinlik derler. Bir milletin terakki etmek istemesi gayet tabii ve çok basit bir şeydir. Bu mefkûre olamaz Mefkûre; asırlara bakan, içinde doğduğu milleti ruhlandıran ve onları tek kalp haline getiren, biraz da müphem ve esrarlı bir şeydir.

    Yirminci asırda her millet çoğalmağa mecburdur. Üç beş hatta sekiz on milyonluk milletlere millet denemez. Tarihin her devresinde birinci derecede rol oynamış olan Türk milleti bir İsveç veya bir Hollanda olmayı milli mefkûre olarak düşünemez. Yirminci asırda her milletin buharlı veya elektrikli demir yolları, büyük sanayi fabrikaları, tayyareleri, geniş maarifi, kuvvetli ordu ve donanmaları olmak mecburidir. Bu asırda her ferdini okutamayan, âlimler yetiştiremeyen milletler millet değildir; bunlar olsa olsa birer insan topluluğu olur. Kuvvetli bir ordusu olmayan millete hiç bir şey denemez. Ordusu olmayan bir milletin hiç bir şeyi yok demektir.

    Fakat geniş maarif, büyük sanayi ve kuvvetli ordu. Bunlar bir mefkûre midir? Bunlar milli mefkûrenin aletleridir. Milli mefkûreye bunlar sayesinde varılır.

    Biz şimdiye kadar daima mefkûreden bahsettik. Lakin Türk gençliğine: senin mefkûren budur; diye bir şey söylemedik. Hâlbuki gençlik çağı, insanların mefkûreye en susamış olduğu zamandır. Bazı gençlerimizi tanassura, komünizme ve şuna buna sevkeden saik bir mefkûreye sarılmak ihtiyacıdır. Eski Türkler: kanun kötü de olsa kanunsuzluktan iyidir derlerdi. Bugünkü gençlerimiz de mefkûre kötü de olsa mefkûresizlikten iyidir deyip benliğimize zarar veren prensiplere mefkûre diye yapışıyorlar.

    Biz Türk gençliğine geniş ve büyük mefkûresini gösterdiğimiz zaman artık yabancı propagandaların tesiri kalmayacaktır. Mefkûreci bir gençliğe ahlaksızlık sahneleri, mütereddi edebiyat pek de o kadar tesir etmez. O zaman bunlar da ister istemez Türk gençliğinin istediği gibi olmaya mecbur kalacaktır.

    Hayat bir ileriye doğru atılıştır. Atılamayan, yerinde sayan geriliyor demektir. Ve gerileyenler ise ölüme mahkûmdur. Tabiatın kanunlarına uymayan yalancı prensipler nasıl olsa sukut edecektir. Bunları mefkûre diye gençliğe yutturmak çıkmaz bir yoldur.

    Gençlik kanlı canlı, çok yüksek bir mefkûre ister. Gençlik kahramanlık göstermeye çok isteklidir. Onun bu isteğini Türk Irkının istikbali için en doğru olabilecek yola sevketmek lazımdır. Bu sağlam ırkın istikbali açıktır. Ona yalnız hedefini göstermek ve marş marş kumandasını vermek kâfidir.

    Atsız Mecmua, 15 Haziran (1932)

  5. Ziyaretçi
    Bu ne be aradigim metin hariç her şey var

  6. Fatma
    Administrator
    Milli Ahlak, bir toplulukta yaşayan fertlerin ve grupların hayatını düzene koyan yaygın, genel davranış kurallarıdır. Milli terbiye milli ahlakı oluşturmak ve kazandırmak için yapılan milli eğitim ve öğretim faaliyetleri demektir. Kendimize özgü örf ve adetlerimiz, ahlak ve terbiye anlayışlarımız bizi diğer milletlerden ayıran özelliklerimizdir. Bu özelliklere uygun hareket etmek birlik ve beraberliğimizi korur. Her milletin kendisine mahsus örf ve adetleri, kendine göre milli özellikleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin taklitçisi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynısı olabilir ne de kendi milliyeti içinde kalabilir. Atatürk'e göre milli ahlak, bir millet oluşturmanın ilk şartını teşkil etmektedir. Atatürk, bu konudaki görüşünü, "Mükemmel bir millette, milli ahlakın icapları, o milletin fertleri tarafından, hiç tereddüt etmeksizin vicdani ve hissi bir şevkle yapılır. En büyük milli heyecan işte budur." sözleriyle özetlemektedir. (Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, sf. 302) Atatürk, milli ahlak anlayışını "mukaddes" bir değer olarak kabul etmiş ve bu inancını bir çok defa ifade etmiştir. 1930 yılında kendi elyazısıyla yazarak Prof. Dr. Afet İnan'a teslim ettiği notlar arasında "Ahlak mukaddestir; çünkü aynı kıymette eşi yoktur ve başka hiç bir çeşit değerle ölçülemez" şeklindeki sözleri yer almaktadır. (Prof. Dr. Afet İnan, Atatürk'ün El Yazıları, sf.362).

+ Yorum Gönder


milli ahlak ile ilgili kompozisyon,  milli ahlak ile ilgili metin,  Milli ahlak metni,  milli ahlak ile ilgili mektup,  milli. ahlak. la. ilgili. metin,  milli ahlak hakkında bilgi